Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mücâdele Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mücâdele Sûresi, 20. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne yuhâddûna(A)llâhe ve rasûlehu ulâ-ike fî-l-eżellîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'a ve peygamberine düşmanca davrananlar, işte onlar en büyük zillete uğrayanlar arasında olacaklar!"

      Bu âyetin son kısmına, "onlar en aşağıdadırlar" anlamı verilmiştir. Bozguna uğrayanlar arasındadır, son seviyede olanlar içindedir şeklinde anlam verenler de olmuştur. "Ama Allah'tan korkanlar kıyamet gününde onlardan üstün olacaklardır" meâlindeki âyete dayanarak bunun âhirette olacağı da söylenmiştir. Dünyada ise onlar zaman zaman galip ve üstün gelebilirler. Bazıları ise, onlar dünyada da âhirette de zelil olacaklar anlamını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        20-21: “İyi biliniz ki, Allah ile onun Peygamberine karşı gelenler yok mu, işte onlar en zelil mahlûklar sırasındadır. Ben de, Peygamberlerim de mutlak onları mağlub edeceğiz, diye Allah ezelde yazdı; Allah ise muradından, kābil değil, döndürülemeyen bir Kādir-i Zü’lcelâl’dir.”

        EĞER, EĞER, EĞER...

        -Balkan Harbi Başlangıç Günleri-

        Sûre-i Mücâdele’ye mensub olan şu iki âyet-i celîle, Kitâbullah’ın en müdhiş parçalarındandır.

        Titreten, müdhiş ilâhî tehdit

        Ancak, aslındaki ruh-ı şiddete dair ufacık bir fikir verecek kadar olsun, tercümesine elimizdeki lisanın şivesi müsaade etmiyor. Yoksa, edebiyatıyla uğraşmak sayesinde Arabın selîka-i beyânına ülfet peyda edenler için, bu müeyyed, bu müekked tehdîd-i ilâhî karşısında tir tir titrememek kābil olamaz.

        Evet, nazarımızı mâzîye doğru çevirirsek: Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yolu tutmayan, peygamberlerin sözüne kulak vermeyen milletlerin, sonunda, ne ağır bir zillete mahkum olduklarını, ne acıklı bir sefalet içinde çalkanıp gittiklerini görürüz.

        Bulgarlar bile...

        Hayır Hayır! Mâzîleri karıştırmaya, uzaklara gitmeye hacet yok. İşte hal de bize nâmütenâhi ibret levhaları gösterip duruyor: Hani Müslümanların eski şevketi, eski saadeti? Hani onların eski sâmânı, eski izzeti.

        Bir zamanlar merkez-i hilâfet dünyanın mültecâsı iken, ne zillettir ki, bugün adeta mülteci mevkiinde bulunuyor! Bir zamanlar sıyt-ı şevketimiz cihanı titretirken, ne rezalettir ki, şimdi Bulgarlar bile bizi korkutmak ümidine düşüyor!

        Eğer!.....

        Eğer aklımızı başımıza almazsak;

        Eğer Kitâbullah’a dört elle sarılmazsak;

        Eğer aramızdaki nifaklara, şikaklara hâtime vermezsek;

        Eğer Türkü Arnavuda, Arabı Kürde düşman tanıtmak siyâset-i mecnûnânesinden vaz geçmezsek;

        Eğer Müslümanlıkta atâletin, meskenetin haram olduğunu hâlâ anlamak istemezsek;

        Eğer bu dîn-i mübînin cehl ile pâyidar olamayacağına ‘an samîmi’1-kalb iman etmezsek;

        Eğer bütün kuvvetimizle düşmanlarımızdan daha kuvvetli olmaya çalışmazsak;

        Eğer memleketimize garbın rezâil-i medeniyeti yerine fennini, san’atını sokamazsak...

        Ne olacağız bilir misiniz?

        El ‘iyâzü billâh milletlerin maskarası, Müslümanlığın yüz karası!

        İlâhî “Karayazı”...

        Kahhâr-ı Zülcelâl’in dest-i intikamı –hamd olsun– alnımıza (ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ) nişânesini, o esâret-i ebediye, o mahkûmiyet-i sermediye damgasını henüz vurmadı. Lâkin kavânîn-i fıtrata karşı biraz daha isyan edecek olursak, o alâmet-i hizlan nâsıyelerimize vurulacak; hem ferdâ-yı mahşere kadar silinmemek üzere vurulacak!

        Evet, cebheleri o dâğ-ı hizlan ile kararan millet, ne kadar çalışsa, bir daha âsûde bir çehre ile insâniyetin huzuruna çıkamıyor. Biz pek kat’î, pek sarîh olan bu vaîd-i ilâhînin başkaları hakkında tahakkukunu gördük.

        Kitâbullah’ın en açık mu’cizelerinden biri şudur ki: Başkaları dediğimiz o zavallı millet eski hatalarını ta’mir, eski günahlarını tathîr için sonradan alabildiğine çalışmış, alabildiğine uğraşmış iken, kābil değil mahkûm olduğu hüsran-ı müebbedden kurtulamadı; hem imkânı yok kurtulamayacak.

        Yekpâre olalım, dünya deviremez!

        Şarktan, garbdan, şimalden, cenubdan hâsılı her taraftan hücuma hazırlanan tehlike-i sarîhaya karşı sabrını, metânetini ele alması; cümlesinin birden (...رَبَّنَا اْفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا...) terâne-i lâhûtî-i hamâsetiyle hudud boyuna koşması, cemaat-i İslâmiyedeki rûh-ı ilâhînin ye’s-fersâ bir tecellîsidir.

        Eğer yaşamak istiyorsak bu ruhu öldürmeyelim. Yani vahdet-i İslâmiyeyi târumâr edecek hareketler şöyle dursun, tahriklerden bile Allah’a sığınalım.

        Şu son hükûmet-i İslâmiye ağyâra karşı yekpâre bir kitle, mersûs bir bünyan halinde kaldıkça, bütün dünya bir araya gelse devrilmek değil kımıldanmaz bile!

        Herhangi bir ırktan değil, ancak müslümansınız...

        Ey cemaat-i Müslimîn, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürtsünüz, ne Lâzsınız, ne Çerkessiniz! Siz ancak bir milletin efradısınız ki o millet-i muazzama da İslâmdır.

        Müslümanlığa veda etmedikçe kavmiyet da’vasında bulunamazsınız.

        Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimizin bin üçyüz bu kadar sene evvel ümmetine bildirdiği bu hakikati hatırınızdan çıkardığınız gibi, dünyanız azab, ahiretiniz ise büsbütün harabdır.

        (وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا...)

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Yuhâddûne (يُحَادُّونَ)

          İbn Fâris, h-d-d kökünün temel olarak iki nesne arasındaki engel, ayırıcı sınır ve bir şeyin uç/son noktası anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muhâdde" kavramının, bir tarafın kendi sınırını çizerek karşı tarafın sınırını ihlal etmesi veya onun tam karşısında düşmanca bir pozisyon alması olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamında, Allah'ın koyduğu dini ve hukuki sınırlara (hududullah) karşı örgütlü ve bilinçli bir meydan okumayı nitelemektedir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik dünyasında bu fiilin sıradan bir itaatsizliği değil; ilahi otoritenin egemenlik alanına tecavüz etmeye yeltenen ontolojik ve kibirli bir başkaldırıyı sembolize ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin müfâale (karşılıklılık) kalıbında olmasının, bu düşmanlığın pasif bir reddediş değil, sistematik ve eyleme dönüşmüş aktif bir muhalefet olduğunu vurgular.

          Allah (اللَّهَ)

          İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen, kulluk sunulan ve hayretle yönelinen yüce varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin her şeyi var eden, evrensel nizamı kuran ve sınırları belirleyen mutlak otoriteyi nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki Süryanice "Alaha" ve Aramice "Elah" formlarıyla olan dilsel akrabalığına işaret ederek, Kur'an'ın bu ismi mutlak bir vahdet içerisinde, hiçbir muhalefetin veya sınır aşımının sarsamayacağı yegane güç olarak yeniden konumlandırdığını analiz eder.

          Resûlehu (وَرَسُولَهُ)

          İbn Fâris, r-s-l kökünün bir mesajı ulaştırmak üzere gönderilmek, elçilik yapmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, resulün sadece bir haber taşıyıcısı değil, Allah'ın iradesini yeryüzünde fiili olarak temsil eden makam olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Resul'e muhalefet etmenin Allah'a muhalefet etmekle eş tutulduğunu, zira ilahi sınırların (hudud) beşeri düzleme ancak onun elçiliği vasıtasıyla aktarıldığını ve korunduğunu vurgular.

          El-Ezellîn (الْأَذَلِّينَ)

          İbn Fâris, z-l-l kökünün zayıflık, yumuşaklık, boyun eğmek ve haysiyetini yitirerek aşağılanmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zillet" kavramının insanın kendi iradesi dışında bir güç tarafından ezilmesi, hakir ve değersiz duruma düşürülmesi olduğunu ifade eder. Buradaki "el-ezellîn" (en aşağılık olanlar/en zelil olanlar) ism-i tafdili, kibirle ilahi otoriteye sınır çizenlerin uğrayacağı mutlak sosyal ve ontolojik çöküşü nitelemektedir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu kelimenin "izzet" (güç, şeref ve onur) kavramının tam zıddı olarak konumlandığını; Allah'a başkaldıranların dünyevi veya uhrevi hiçbir güç elde edemeyeceklerini, aksine varoluşsal hiyerarşinin en alt tabakasına (zillet) mahkum edileceklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatın sadece fiziki bir mağlubiyeti değil, münafıkların ve inkarcıların tarih sahnesinde ve eskatolojik boyutta yaşayacakları geri döndürülemez psikolojik yıkımı ve onursuzluğu temsil ettiğini belirtir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X