يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mücâdele Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mücadele 18, diriliş, yalancılık, mücadele suresi, mücadele suresi 18. ayet, insanlara yemin, allah'a yemin, gerçek zannı, gün, hesap
-
"O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir."
Allah Teâlâ, O gün Allah onların hepsini diriltecek, (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler diye buyurarak, onların dünyada size karşı yemin ettikleri gibi ahirette de yemin edeceklerini haber vermekte ve böylece aptallıklarının boyutunu göstermektedir. Bu âyet, Allah'ın hiç kimseyi kendisine iman etmeye ve tevhidi benimsemeye zorlamadığını da ifade etmektedir. Çünkü kıyametin kopmasından daha büyük bir mücize bulunmamasına rağmen, bu bile onları yalan söylediklerini inkâr etmelerine engel olmamıştır. Fakat Allah, yine de yahudileri imana zorlamamıştır. "Sonra onların mazeretleri, 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşmadık!' demekten başka bir şey olmadı" meâlindeki âyet de böyledir. Yani onlar âhirette, biz dünyada Allah'a ortak koşmadık diyecekler. Durum söylediğimiz gibi olunca, "Biz istesek, onlara gökten bir mûcize indiririz de, ona boyun eğerler" meâlindeki ilâhî beyan ile "Eğer onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi" anlamındaki âyet şöyle yorumlanır: Onlar, ancak Allah'ın dilediği takdirde iman ederler, bunun dışında âyette zikredilen mûcizeler gelse de iman etmezler. Ayrıca, aslında Resûlullah'ın (s.a.) davet ettiği Kur'ân, melekleri göndermek, ölüleri diriltmek ve bunları yahudilerin yanlış yolda oldukları hakkında konuşturmaktan daha büyük bir mücizedir. Bütün bunlar múcizenin onları iman etmeye zorlamadığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, y-v-m kökünün güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi veya mutlak bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an bağlamında bu kelimenin genellikle sıradan bir günden ziyade "Hesap Günü" gibi kozmik ve ilahi bir vakti, varoluşun yeni ve nihai bir safhasını nitelemek için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu terimin Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) dünya görüşünde zamanın sıradan akışının durduğu, mutlak adaletin ve ilahi yargının tecelli ettiği o dehşetli anı sembolize ettiğini analiz eder.
Yeb'asühümü (يَبْعَثُهُمُ)
İbn Fâris, b-a-s kökünün bir şeyi harekete geçirmek, uykudan uyandırmak ve bir amaç için göndermek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bağlam içerisinde "ba'sü'l-mevtâ", yani ölülerin hesap vermek üzere mahşer alanına sevk edilmek için diriltilmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin insanın dünya hayatındaki durağanlığının veya kabirdeki ölüm uykusunun mutlak bir ilahi iradeyle sonlandırılarak, hakikatle yüzleşme sürecinin başlatılmasını simgelediğini tahlil eder.
Allah (اللَّهُ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün kulluk, ibadet ve hayretle yönelinen yüce varlık anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her şeyin kendisine muhtaç olduğu, mutlak hükümranlığı elinde bulunduran yegane mabudu nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin tarihsel ve etimolojik kökeninde Süryanice "Alaha" ve Aramice "Elah" formlarıyla olan dilsel akrabalığa dikkat çeker.
Cemî'an (جَمِيعًا)
İbn Fâris, c-m-a kökünün dağınık ve parçalı haldeki nesneleri veya fertleri bir araya getirmek, toplamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hiçbir istisna, rütbe veya sınıf farkı kalmaksızın tüm insanların mahşerde bir bütün halinde toplanmasını (haşr) ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki vurgunun ilahi hesaptan kimsenin kaçamayacağına ve bu büyük dirilişin evrensel kapsamlılığına işaret ettiğini belirtir.
Yahlifûne (يَحْلِفُونَ)
İbn Fâris, h-l-f kökünün yemin etmek, söylenen sözü pekiştirmek ve bir iddiayı sağlama bağlamak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yeminin normalde sözü doğrulamak için mukaddes bir değeri aracı kılmak olduğunu, ancak burada münafıkların dünyadaki alışkanlıklarını ahirete taşıyarak, her şeyi bilen Allah'ın huzurunda bile yalan yere yemin etme cüretini gösterdiklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların dünyada yalan yere yemin etme eylemini o kadar köklü bir siyasi ve sosyal savunma mekanizması haline getirdiklerini; bu ahlaki bozulmanın, ahiretteki mutlak gerçeklik karşısında dahi refleksif bir karakter bozukluğu olarak ortaya çıktığını analiz eder.
Yahsebûne (وَيَحْسَبُونَ)
İbn Fâris, h-s-b kökünün saymak, hesap etmek ve kesin olmayan bir bilgiyle bir şeyi zannetmek, var saymak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husbân" kelimesinin sağlam bir delile dayanmaksızın bir kanaat beslemek, yanılgı ve asılsız bir inanç içinde olmak manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin münafıkların içinde bulunduğu derin epistemolojik körlüğü temsil ettiğini, dünyadaki sahte yeminlerinin ahirette de işe yarayacağını düşünecek kadar hakikat algısından koptuklarını analiz eder.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün aslen irade etmek ve dilemek manasından türediğini, varlık kazanan ve üzerine konuşulabilen her nesne veya olay için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin varlık hiyerarşisindeki en genel ifade olduğunu; ayette ise münafıkların o sahte yeminlerinin kendilerine tutunacak "değerli ve geçerli bir dayanak, sağlam bir zemin" sağlayacağını zannetmelerini nitelemek için kullanıldığını açıklar.
El-Kâzibûn (الْكَاذِبُونَ)
İbn Fâris, k-z-b kökünün bir haberin, iddianın veya sözün gerçeğe bütünüyle aykırı olması, doğru olmama durumu anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yalanın insanın dili ile inancı veya dışa vurduğu eylem ile hakikat arasındaki keskin uyumsuzluk olduğunu, münafıkların varoluşlarının tamamen bu sahtelik üzerine inşa edildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın ayetin sonundaki vurgulu ve tahsis edici yapısıyla (hümül kâzibûn), münafıkların Kur'an'ın ahlaki dünyasında sıradan günahkarlar değil, sahteliğin ve kötülüğün mutlak temsilcileri olarak damgalandıklarını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kesin kapanış cümlesinin, münafıkların hem dünyada hem de ahirette ürettikleri tüm illüzyonları ilahi mahkemede tamamen çürüten nihai ve sarsılmaz bir ahlaki teşhis olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla