اَلَّذ۪ينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَٓائِهِمْ مَا هُنَّ اُمَّهَاتِهِمْۜ اِنْ اُمَّهَاتُهُمْ اِلَّا الّٰٓئ۪ وَلَدْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَراً مِنَ الْقَوْلِ وَزُوراًۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mücâdele Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: çirkin söz, zıhar, mücadele suresi 2. ayet, bağışlayıcı, mücadele 2, yalan, mücadele suresi, affedici, anneler, allah, mağfiret
-
"İçinizden karılarına zihâr yapanların karıları asla onların anaları değildir. Onların anaları sadece, kendilerini doğuran kadınlardır. Gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır."
İçinizden karılarına zıhâr yapanların. Bu beyanda geçen "yuzâhırûne" (يظاهرون) kelimesi bir kırâatte "yezzahherûne" (يظَّهَّرون) diye okunmuştur. Bu fiilin aslı "yetezehherûne" (يَتَظَهَّرون) idi, kural gereği te (ت) harfi za (ظ) harfine idğâm edilip harfe şedde konuldu ve "yezzahherûne" (يَظَّهَّرون) oldu. Bu kelime “yezzaherûne" (يَزَّاهَرُونَ) diye de kıraat edilmiştir. Buna göre de kelimenin aslı "yetezaherûne" (يَتَزاهَرُونَ) iken te harfi za’ya idğâm edilerek şedde konulunca “yezzaherûne" (يَزَّاهَرُون) oldu. Bu lafız mufâale bâbının muzari olarak “yutâhirûne” (يُطَاهِرُونَ) diye de kırâat edilmiştir. Kelimenin kırâat tarzında bazı farklılıklar varsa da hepsinin mânası aynıdır. Bir adamın karısına zıhâr yaptığını ifade etmek için (ظَاهَرَ، تَظَاهَرَ، إِظَاهَرَ، إِظْهَرَ، تَطَهِّرَ) kalıpları kullanılabilir, bunların hepsi de aynı anlama gelir; o da, birinin kendi karısına, "sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir. İbn Kuteybe şöyle dedi: "Yuzâhirûne" (يظاهرون) kelimesi, "yuharrimûne" (يُحَرِّمُونَ) yani haram kılıyorlar demektir; annelerin sırtı gibi mahrem kılıyorlar". Ebû Avsece de şöyle dedi: "Yuzâhirûne" (يُظَاهِرُونَ) kelimesi yemin anlamına gelir; bir adamın, karısına, sen bana annemin sırtı gibisin, diyerek yemin etmesidir. Bu kelime "tezâhur" (تظاهر) kalıbından "yezzaherûne" (يَظَّهَّرُونَ) diye okunduğunda, yardımlaşıyorlar anlamına gelir. (تظاهر القوم) adamlar yardımlaştı demektir. Bütün bunlar ayetin İhtiva ettiği hükümlere dayanan farklı açıklamalardır. En doğrusunu Allah bilir.
Asr-ı saadet döneminin bazı topluluklarında zıhår mevcuttu. Bize rivayet edildiğine göre, Evs'in karısı evden çıkmaya niyetlenince, kocasının kendisine, "eğer evden çıkarsan sen bana anamın sırtı gibi olursun" diyerek yaptığı zihår yemini sayılıyordu. Zıhar yapanlar meâlindeki âyet de buna işaret etmektedir. "Zıhar" kelimesi, sırt anlamına gelen "zahr" (الظهر) lafzından türeyen bir isimdir. Müslümanlar kendi aralarında bu lafzı aynı anlamda kullanıyorlardı. "Sen bana annemin sırtı gibisin" cümlesinde de aynı lafız yer almaktadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin záhirine gelince, zihâr lafzının, "sen bana annem gibisin" anlamında kullanılmış olması gerekir. Zira âyetin devamında, o kadınlarsa onların anaları değildir. Onların anaları sadece, kendilerini doğuran kadınlardır diye buyurulmaktadır. Burada analar (أمّهات) lafzı kullanılmış, anaların sırtı denmemiştir. Buna göre âyetin, anayı kastetmiş olması gerekir. Muhammed b. Hasan [eş-Şeybani] bunu delil göstererek bir adamın kendi karısına, zıhâr niyeti olmasa bile "sen bana anam gibisin" demesini zıhår saymıştır. Ebû Hanîfe (r.h.) ise haramlığa niyet etmeden, sadece bu sözle zıhår yapmış sayılmaz, şayet niyet ederse zıhár olur; çünkü âyet o sözü söyleyen kişi hakkında nâzil olmuştur, delil bulunmadan ona başka bir anlam vermek doğru olmaz, demiştir.
İçinizden karılarına zıhâr yapanların karıları asla onların anaları değildir. Yani o kadınlar onların anneleri gibi değildir, çünkü Allah Teâlâ içinizde karılarına zıhâr yapanların karıları diye haber verirken red makamında bu kadınlar asla onların anaları değildir buyurmuştur, yani onlar karılarına, "siz bize karşı annelerimizin sırtı gibisiniz" diyorlardı. Aziz ve Celil olan Allah'ın, o kadınlar, asla onların anaları değildir diye buyurarak, o insanların, karılarına, onlar bizim annelerimiz gibidirler veya annelerimizin sırtı gibidirler, şeklindeki sözü değil 'onlar bizim analarımızdır, şeklindeki sözlerini reddetmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, o kadınlar, asla onların anaları değildir meâlindeki beyan ile anneleri gibi değildirler, demek istemiş olması muhtemeldir. Ancak âyet "onların anaları gibi" diye takdir edildiğinde şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır anlamındaki beyana nasıl anlam verilecektir? Onlar, karıları için kendi annelerine benzetmeyi iddia ediyorlardı. Cenâb- Hak ise böyle bir benzetmeyi reddetmiştir. Bu durumda "onları doğuran anneleri" ifadesinin gerçek anlamı nedir? Zaten insanlar bunu biliyor ve annelerini asla inkâr etmiyorlardı, ayrıca karılarının da kendilerinin gerçek anneleri olduğunu iddia etmiyorlardı ki onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır meâlindeki cümle ile bu iddiaları reddedilmiş olsun?
Burada başka bir problem de şudur: Allah, Gerçek şu ki onlar çirkin laf ve asılsız bir söz söylüyorlar diye buyurmaktadır. Halbuki onların zahirî sözleri ne yalan ne de kötüdür. Çünkü onların, "senin sırtın annemin sırtı gibidir" veya "sen bana annemin sırtı gibisin" yahut da "sen annem gibisin" şeklindeki sözlerinde sadece bir benzetme vardı. Kaldı ki karısı hakikatte annesine de benzeyebilir, çünkü şekil ve yaratılış itibariyle onun sırtı annelerin sırtı gibidir; benzetme ise asla bütünüyle aynı olmayı gerektirmez. Bu durumda onların, karılarını annelerine benzetmeleri nasıl olur da çirkin ve yalan bir söz diye nitelendirilebilir?
Başka bir problem de şudur: Cenâb-ı Hak, onları doğuran kadınlardan başka kadınları da onların anneleri diye zikretmektedir. Zira Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in zevceleri ile ilgili olarak; "onun eşleri, müminlerin anneleridir" buyurmuştur. Keza başkalarının çocuklarını emziren kadınlar için de bu çocukları kendileri doğurmadıkları halde "sizi emziren anneleriniz" buyurmuştur.
Başarı ancak Allah sayesinde mümkündür. Biz şöyle deriz: Onlar -üstlerine vazife olmadığı halde- anneleri hakkında var olan birtakım hak ve hükümleri karıları için de gerekli kılmak istiyorlardı. Onlar kadınları annelere benzetiyorlar, fakat bu teşbihle şekil veya yaratılış benzerliğini kastetmiyor, aksine bununla haramlığı kastediyorlardı. Aslında kadınların haramlığı annelerin haramlığı gibi değildir. Çünkü anne, bir kadın olarak kendisinden cinsel açıdan yararlanılması ebediyen haram olan kadındır. Fakat bir erkeğin annesinin evine girmesi, ona hizmet etmesi, onunla seyahate çıkması mübahtır. Yine ona bakması, dokunması, onu sırtına alması, indirmesi, onunla yalnız kalması ve başbaşa bulunması da mübahtır. Buna karşılık kadın (eş), üç talâkla veya bâin talâkla nikâhtan çıkarıldığı takdirde, artık kocası için bu haklardan hiçbiri caiz olmaz. İki şey arasındaki benzerlik, her ne kadar ikisi arasında bütün noktalarda tam bir eşitliği gerektirmiyorsa da noktalardan birinde tam eşitliği gerekli kılar. Mesela dünyada bir kişi ilim sahibi olduğunda kendisine âlim denir, Cenâb- Hak da alim diye isimlendirilir, ancak iki ilim [insanın ilmiyle Allah'ın ilmi] arasında her açıdan benzerlik ve eşitlik olmadığı için, burada benzerlik oluşmaz. Şüphesiz Allah Teâlâ bundan çok yücedir. İşte bu da göstermektedir ki zıhâr yapanların eşlerine yönelik saygınlığı annelerine saygınlık gibi olmasını istiyorler; anneleri için birtakım haklar ve hükümler olduğu gibi onlar için de bazı hakları ve hükümleri gerekli görüyorlardı. Böylece annelerine karşı mübah olan bazı davranışlar olduğu gibi, karılarına karşı bazı muameleleri de mübah hale gelsin; annelerine yönelik saygınlık, onlara karşı da olsun. Fakat Cenâb-ı Hak bunu meşru kılmayıp yasakladı ve o kadınlar asla onların anaları değildir diye buyurarak onların böyle demesini reddetti. Yani onların varlığını düşündükleri bu haramlık konusunda karıları anneleri gibi değildirler. Bundan dolayı karılarını, annelerinin haram oluşu gibi haram saymadı. Sonra onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır, diye buyurdu. Yani onların karıları hakkında oluştuğunu düşündükleri haramlığı, ancak kendilerini doğuran annelerine tahsis ettik; onlara ne oluyor ki benim emretmediğim ve meşru görmediğim bir şeyi kendi kafalarından uydurup duruyorlar! Böylece Allah, onların yaptıklarını reddetmiştir.
Böylece, gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar, meålindeki âyetin yorumu da anlaşılmış oldu. Eşleriyle ilgili bu hakların ve hükümlerin kendilerine gerekli olduğunu henüz bildirmeden kendi kafalarından söyledikleri için Cenâb-ı Hak sözlerini yalan diye nitelendirmiştir. Yani onlar, kadınlar hakkında bazı hakları, tıpkı anneler hakkında olduğu gibi gerekli görmekle, hükümlerde, haklarda ve haramlıkta kadınları annelerine benzetmekle yalan ve çirkin bir söz söylemiş oluyorlardı. Her ne kadar onların sözleri, teşbihin zahiri açısından çirkin ve yalan olmasa da... Bu aynen Allah Teâlânın münafıkları nitelerken söylediğine benzemektedir: "Münafıklar sana geldiklerinde, şahitlik ederiz ki sen Allah'ın peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun peygamberisin. Allah münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir". Münafıkların söyledikleri görünüşte doğru idi, ancak maksatları başka idi. Söylediklerinden başka şeyleri kalplerinde sakladıkları için Allah onları yalancı diye niteledi. İşte o zıhâr yapanlar da, kendilerine emrolunmayan bir hükmü öngördükleri için Cenâb-ı Hak, onların sözlerini çirkin ve yalan diye niteledi. Münker (المنكر) şeriatın doğru bulmadığı şeydir: "zur" (زور) da yalan sözdür. Yüce Allah onlara bunu yasakladı.
Kendileri doğurmadıkları halde Hz. Peygamber'in (a.s.) zevcelerine ve süt emziren kadınlara, Cenâb- Hakk'ın anaları demesine gelince; bazı âlimler bu âyetin, "sizi emziren anneleriniz" ve "Peygamber'in eşleri müminlerin anneleridir" meâlindeki âyetlerden önce gelmiş olması münasebetiyle bunu caiz görürler. Çünkü o zaman sütanneliği hükmü yoktu, sonradan geldi. Bu, o zamana bağlı olarak haber verilmiş demektir. Bu durum, şu âyetteki ifadeye benzer: "De ki: Bana vahyedilende yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum". O vakit böyle bir hüküm yoktu, ama sonra başka şeylerin de haram kılındığını gördü. İşte anne meselesi de buna benzer. Bu sözün, sütannesi bulunmayan özel bir topluluk veya belli bir kabile için söylenmiş olmasının muhtemel olduğu da ileri sürülmüştür. Bu durumda onların annelerinin sadece kendilerini doğuran kadınlar olduğunun haber verilmesi anlamını taşır. Ancak kabul etmek gerekir ki bu, zorlama bir yorumdur. Çünkü onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır meâlindeki ilâhî beyanın gereği şudur: Onların gerekli gördükleri o haklar ve hükümler, ancak kendilerini doğuran kadınlar hakkında sabittir, anlamına gelir. Yahut da Hz. Peygamber'in (s.a.) zevceleri ve süt yoluyla anne sayılanlar gibi Cenâb-ı Hakk'ın uygun görmesiyle dinî bakımdan anne gibi sayılan kadınlar hakkındadır. Halbuki yüce Allah, onların kadınları için bu hakları vermemiş ve onları anne kavramına ilhåk etmemiştir. Dolayısıyla söz konusu kimselerin, bu haklar konusunda eşlerini onlara benzetmeleri çirkin ve asılsızdı. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır cümlesi ise, açık olup herhangi bir açıklamaya ihtiyacı yoktur.
Yorumu Yorumla
-
Yüzâhirûne (يُظَاهِرُونَ)
İbn Fâris, z-h-r kökünün bir şeyin sırtı, dış yüzeyi, görünen ve belirgin olan kısmı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zıhar" kelimesinin cahiliye döneminde bir adamın karısına "Sen bana annemin sırtı (zahr) gibisin" diyerek onu kendisine haram kılması adetinden geldiğini, bu bağlamda erkeğin eşini annesine benzeterek haksız bir ayrılık ve mahrumiyet icat etme fiilini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Arap örfündeki bu uygulamanın kadını ne evli ne de boşanmış bir halde askıda bırakan, onu mağdur eden ataerkil bir cezalandırma yöntemi olduğunu, Kur'an'ın bu fiili doğrudan isimlendirerek söz konusu sosyolojik yaraya neşter vurduğunu tahlil eder.
Nisâihim (نِسَائِهِمْ)
İbn Fâris, n-s-v kökünün aslen kadınlar topluluğu anlamına geldiğini ve tekili kendi lafzından olmayan (cem'i ism) bir yapıya sahip olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kadınların fıtri ve toplumsal rollerine atıfla kullanıldığını, aile ve toplum içindeki tamamlayıcı mevcudiyetlerini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bağlamında bu kelimenin zıhar muamelesine maruz kalarak haksızlığa uğrayan eşleri nitelediğini ve bu vurguyla aslında eşlik hukukunun ve kadının temel haklarının korunması gerektiğinin altının çizildiğini vurgular.
Ümmehâtihim (أُمَّهَاتِهِمْ)
İbn Fâris, e-m-m kökünün bir şeyin aslı, yönelinen temel merci ve kaynak anlamını taşıdığını; "ümm" (anne) kelimesinin de çocuğun aslı, başlangıcı ve kaynağı olması bakımından bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, anne kelimesinin sadece biyolojik doğurganlığı değil, aynı zamanda şefkat ve koruyuculuğun aslı olma vasfını taşıdığını, zıhar yapan erkeğin eşini bu mukaddes kavrama benzeterek hem eşlik hem de annelik statüsünün sınırlarını tahrif ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye Araplarının zihnindeki o ihlal edilemez "kutsal dokunulmazlık" algısını sembolize ettiğini, Kur'an'ın bu ayetle biyolojik gerçeklik ile içi boş sosyolojik benzetmeleri birbirinden kesin ve rasyonel bir dille ayırdığını semantik bir çerçevede ortaya koyar.
Velednehüm (وَلَدْنَهُمْ)
İbn Fâris, v-l-d kökünün bir canlının kendi cinsinden bir şey dünyaya getirmesi, doğrudan doğurma eylemini gerçekleştirmesi temel anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, veladet (doğurma) eyleminin hakiki anlamda bir annelik bağı kuran yegane unsur olduğunu, zıhar gibi yalan ve asılsız sözlü kullanımların veya mecazların bu somut ontolojik ve biyolojik gerçeği değiştiremeyeceğini, ayetteki bu fiilin doğrudan tabiatın değişmez hakikatine vurgu yaptığını belirtir.
Yekûlûne (لَيَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün ağızdan çıkan seslerin eklemlenerek manalı bir söze, iddiaya veya ifadeye dönüşmesini karşıladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin içsel niyetlerin ve düşüncelerin dışa vurulması olduğunu, ayetin bağlamında ise söylenen sözün sıradan bir ifade değil, kasıtlı olarak sarf edilmiş, hukuki ve ahlaki sonuçları olan tehlikeli bir iddia niteliği taşıdığını ifade eder.
Münkeran (مُنْكَرًا)
İbn Fâris, n-k-r kökünün bilmemek, tanımamak, yadırgamak ve reddetmek anlamlarına geldiğini, doğası gereği akla veya fıtrata ters düşen, inkar edilen şeyler için kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, münker kelimesinin aklen ve şer'an çirkin görülen, kabul edilemez, garipsenen fiil ve sözler olduğunu ifade ederek; bağlamda zıhar eyleminin hiçbir rasyonel, ahlaki veya biyolojik temeli olmayan son derece "çirkin bir iddia" olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki değerler sisteminde bu kelimenin "ma'ruf"un zıttı olarak konumlandığını, İslam'ın inşa ettiği yeni ahlaki düzende onaylanmayan, toplumun sağlıklı yapısını tehdit eden asılsız ve zararlı gelenekleri nitelemek için özel olarak seçildiğini analiz eder.
Zûran (زُورًا)
İbn Fâris, z-v-r kökünün doğrudan sapmak, eğrilmek, haktan ve hakikatten yüz çevirmek demektir; yalan söze "zûr" denmesinin temelinde de doğruluk ekseninden kasti olarak sapılmış olması yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gerçeği tahrif eden, asılsız, aldatıcı ve batıl bir iddia manasına geldiğini, eşini annesine benzeten kişinin apaçık bir yalana ve hakikat dışı bir beyana imza attığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramice ve Süryanicedeki sahtelik ve yalan anlamına gelen "zūrak" kelimelerinden Arap diline geçmiş kültürel bir alıntı olma ihtimalini etimolojik bir veri olarak sunar.
Afüvv (عَفُوٌّ)
İbn Fâris, a-f-v kökünün bir şeyi silmek, izini yok etmek, gidermek veya bağışlamak temel anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, afv eyleminin aslında cezalandırma gücü, kudreti ve hakkı olduğu halde suçun üzerini örtmek ve izini bütünüyle silmek olduğunu, Allah'ın cahiliye döneminden kalma bu çirkin adeti işleyenleri, hatadan dönmeleri halinde affedeceğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu ilahi sıfatın mübalağa sığasında geldiğini, Allah'ın bağışlayıcılığının son derece geniş olduğunu ve ne kadar köklü olursa olsun günahların izlerini tamamen ortadan kaldıran ilahi lütfun büyüklüğünü yansıttığını kaydeder.
Ğafûr (غَفُورٌ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün bir şeyi örtmek, korumak, gizlemek ve üstünü kapatmak anlamına geldiğini, günahların affedilip azaptan korunmasının da bu fiziksel örtme kökünden türediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, mağfiretin Allah'ın kulunu azaptan koruyarak onun ayıplarını ve kusurlarını ilahi bir merhametle örtmesi olduğunu belirtir; "Afüvv" isminden hemen sonra gelerek, günahı silmenin ötesinde kulun o günahtan doğacak utançtan nihai olarak korunmasını ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın merhamet konseptinde bu sıfatın sadece hukuki bir beraati değil, kul ile Yaratıcı arasında zedelenmiş olan ilişkinin ilahi bir şefkat örtüsüyle sarılarak manevi anlamda onarılmasını sembolize ettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla