Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mücâdele Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mücâdele Sûresi, 1. Ayet

    قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّت۪ي تُجَادِلُكَ ف۪ي زَوْجِهَا وَتَشْتَك۪ٓي اِلَى اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad semi’a(A)llâhu kavle-lletî tucâdiluke fî zevcihâ ve teştekî ila(A)llâhi va(A)llâhu yesme’u tehâvurakumâ(c) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin karşılıklı konuşmanızı işitiyordu. Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir."

      Zıhâr

      Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir. Tefsircilerden bir grup; bu âyet, Ubâde b. Sâmit'in kardeşi Evs b. Sâmit ve karısı hakkında nâzil oldu, demiştir. Yalnız onlar, kadının ismi konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. İbn Abbas, adının Havle’dir. Hz. Aişe’den (r.a.) gelen bir rivayete göre ise ismi Cemîledir. Bazıları da adının Havle kelimesinin küçültme (ism-i tasğîr) kipi olan Have olduğunu belirtmiştir. Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre, Evs'in kendi eşine yönelik sözünün sebebi şudur: Evs bir gece karısını yatağına çağırmış, fakat o sırada kadın, kocası ile birlikte olması helâl olmayan bir konumda (âdet görme hali) imiş. Bu yüzden kadın gitmemiş ve evden çıkmak istemiş. Bunun üzerine kocası ona, "eğer evden çıkarsan artık sen bana anamın sırtı gibisin" demişti. Buna rağmen kadın evden çıkmış. Sabah olunca kocası, ben artık senin bana haram olduğunu zannediyorum, demiş. Kadın ise vallahi sen benim hakkımda talâk (boşama) kelimesini hiç zikretmedin, diye itiraz etmiş. Bunun üzerine kocası sen Resûlullah'a git (s.a.) ve bu durumu kendisine sor, çünkü ben ona böyle bir şeyi sormaktan utanıyorum, demişti. Kadın da Resûlullah'ın (s.a.) yanına vardı ve durumu kendisine anlattı. İşte bu âyet onun üzerine nâzil olmuştur. Bazı rivayetlerde karısına ilk zıhår yapan kişinin Evs olduğu kaydedilir. Hatta ravi, Evs'in akıl sağlığı biraz bozulmuştu, bu sözü de canının çok sıkkın olduğu bir sırada söylemişti, der. Bunu rivayet eden Muhammed b. Ka'b el-Kurazî’dir. Ancak buradaki "lemem" )المم( kelimesi ile Evs'in aklını kaybettiğini kastetmemiş olmalıdır, çünkü aklını kaybeden kişi karısını boşayacak olsa bile talak vaki olmaz. Kaldı ki onun, sırt benzetmesi ile yaptığı yemin zıhârdı. Buna göre 'onun akıl sağlığı bozulmuştu, cümlesinin yorumu, o aşırı derecede kızmıştı, sanki hiç yumuşak bir hali yoktu, şeklinde olmalıdır.

      Kadın ve kocası hakkında da farklı rivayetler vardır. Muhammed b. Ka'b gibi bazıları, kadın Resûlullah'a (s.a.) geldi ve çocuklarımın babası, amcamın oğlu ve benim en çok sevdiğim kişi olan Evs, bir kelimecik söylemişti; şu Kitab'ı sana indiren Allah adına yemin ederim ki, o bu sözcük ile talakı kastetmedi; sadece, sen bana annemin sırtı gibisin, diye konuştu, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) cevaben, "senin ona haram olduğunu zannediyorum" buyurdu. Kadın, böyle söyleme ey Allah'ın resûlü, o talâk sözcüğünü hiç kullanmadı, diye ısrar etti ise de, Resûlullah (s.a.) yine; "senin ona haram olduğunu zannediyorum" buyurdu. Kadın itirazını birkaç kez tekrarladı ise de, Resûlullah (s.a.) her seferinde aynı cevabı verdi. Sonra kadın, "Allah'ım! Yaşadığım bu şiddetli sıkıntıyı ve kocamdan ayrılmaktan duyduğum zorluk konusundaki şikâyetimi sana arz ediyorum. Allah'ım; peygamberine bir çözüm yolu indir" diye dua etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; Allah işitmiştir meâlindeki âyeti, Altmış fakiri doyurur meâlindeki kısmına kadar indirdi.

      Kelbî'nin rivayet ettiği bazı haberlere göre kadın Resûlullah'a geldi ve, ey Allah'ın resûlü, kocam Evs b. Sâmit benimle evlendiği sırada, zengin ve büyük aileye sahiptim. Sonra o malımı yedi, gençliğimi de bitirdi. Ben onun yanında ihtiyarladım, ailem öldü gitti, malım-mülküm dağıldı ve zayıf düştüm. Şimdi de beni annesinin sırtına benzetti (zıhâr yemini yaptı), sonra da beni ortada bıraktı. Aslında o da pişman oldu, ben de pişman oldum. Beni tekrar kocamla birleştirecek bir çare var mı ey Allah'ın resûlü?' dedi. Resûlullah (a.s.) kadına, "Seni boşadı mı?" diye sordu. Kadın hayır, dedi. O zaman Resûlullah (s.a.) "Senin durumun hakkında bana bir emir gelmedi, şayet durumunla ilgili bir emir nazil olursa sana söylerim" buyurdu. Bunun üzerine kadın ellerini göğe doğru kaldırdı ve durumunu açıklayan bir vahyi peygamberine göndermesi için Allah'a yakardı ve niyazda bulundu, oradan çıkıp kocasının yanına gitti. Arkasından Cibrîl aleyhisselâm bu âyetlerle geldi.

      Başka bir rivayette ise olay şöyle anlatılır: Kadın Resûlullah'a (s.a.) geldi ve; kocam Evs b. Sâmit, genç, varlıklı ve aile efradımın da hayatta bulunduğu sırada benimle evlenmişti. Nihayet malımı yiyip bitirdiği, gençliğimi tükettiği, yaşımın ilerlediği, gücümün zayıfladığı ve ailemden kimse kalmadığında beni, annesinin sırtına benzetti. Üstelik benim küçük çocuklarım da var. Eğer bunları onun eline bırakırsam zarar görürler, yanıma alsam aç kalırlar, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) "Haydi git! Belki de sen kocana haksızlık etmişsin!" dedi. Kadın heyecanla, ey yeryüzünde Allahın emîni olan Resûl, asıl kocam bana haksızlık etti, diye karşılık verdi. Hz. Peygamber (s.a.); "Sen şimdi git, çünkü siz kadınların bazı zayıf tarafları vardır" buyurdu. Buna rağmen kadın Hz. Peygamber'le (s.a.) tartışmaya devam etti. Resûlullah'ın kendisiyle ilgilenmediğini ve bir çıkış yolu göstermeyeceğini anlayınca, başını göğe doğru kaldırarak, kocasının kendisine yaptıklarını Allah'a şikâyet etti: Allah'ım! Ben, yeryüzünde senin emînin olan peygamberine geldim, başını kaldırıp bana bir çare göstermedi. Bugün benim ihtiyacıma sen çare ol yâ Rabbi! Zayıflığıma ve çaresizliğime acı! diye dua etti. Kadın daha evine gitmemişti ki Cibril (s.a.) geldi ve, Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir meâlindeki âyeti getirdi. Hz. Peygamber hemen kadının kocası Evs'i çağırdı, kendisine: "Havle'ye reva gördüğün işi yapmanın sebebi neydi ki, Allah onun hakkında vahiy gönderdi?" diye buyurdu. Kadına da haber gönderdi ve bu âyetle onu rahatlattı. Evs, Resûlullah'ın sorusuna “şeytanın işi ey Allah'ın resûlü" dedi ve "acaba bizi tekrar birleştirecek bir yol var mı? diye sordu. Resûlullah "Evet" buyurdu, sonra da onlara kefâret âyetini sonuna kadar okudus.

      Görüldüğü üzere bu rivayetler arasında farklılıklar vardır. Kurazî'nin rivayetinde Hz. Peygamber (a.s.) kadına; "senin kocana haram olduğunu zannediyorum" demiş, başka bir rivayette ise; "senin durumun hakkında bana bir emir gelmedi" buyurmuş. Ancak bu iki rivayeti şöylece uzlaştırmak mümkündür: Senin kocana haram olduğunu zannediyorum; yani Câhiliye devri insanları bunu haram sayıyordu. Buna dayanarak ben de kocana haram olduğunu zannediyorum. Ancak bu konuda henüz bana bir vahiy gelmedi. Şayet bu konuda bir emir nâzil olursa onu sana söylerim. İkinci olarak "mâuraki" )ما أراك( lafzı, yani "öyle zannediyorum" meâlindeki cümle, onun haram kılındığını göstermez. Aksine bu, o dönemde insanların haram olduğunu düşünmeleri sebebiyle söylenen zanna dayalı bir beyandı. Dolayısıyla bu ifade ya mevcut uygulamanın kabul edilmesi anlamına gelir veya bu olayda haram kılmanın vahiy yoluyla gerçekleştiği anlamına gelir. Buna dayanarak kesin cevap vermeyip sadece kocasından sakınmak gerektiğine işaretle yetinmesi, haram olma ihtimalini göz önüne alan bir ihtiyatı gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazı fakihler, âyet nazil olmadan önce zıhârın hükmü konusunda Selef arasındaki ihtilafı da zikretmiştir. İkrime'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hak, zthâr âyetini gönderene kadar, kadınlar zıhâr (الظهار) yoluyla kocalarına haram sayılırdı, zıhâr âyetten önce talâk kabul edilirdi. Allah Teâlâ bu ayeti göndererek onun talák değil zıhâr olduğunu hükme bağladı. Ebů Kılâbe ve diğer bazılarının da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onların Câhiliye dönemindeki talakları îlâ ve zıhârdı. İslâmiyet gelince Cenâb-ı Hak, zıhâr ve îlå konusundaki hükmünü verdi. Zührî'nin de, Câhiliye ehlinin talakı zıhârdı dediği rivayet edilmiştir. Ebû Hureyre'nin (r.a.) de, Cahiliye ehlinin talakı zıhârdı, sonra Allah, zıhârı bu ümmet için kefaretini mutlaka ödemek suretiyle kalkan ve haram olmaktan çıkan bir statüye kavuşturduğu bir harama dönüştürdü, dediği nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî de şöyle demiştir: Zıhâr, talâkın en ağırı ve eşi haram kılmanın son noktasıydı, çünkü erkek karısına zıhâr yaptığında artık ona ebediyen dönemezdi.

      Gerçeğe en yakın olan şudur ki zıhâr, Câhiliye döneminde talâk sayılsa bile, İslâm'da talâk değildir. Hasan-ı Basrî'nin söylediği gibi haramlığı gerektiren ve hükmü asla kaldırılmayan bir şey de değildir; çünkü Havle hadisinde, kocasının kendisine: Senin artık bana haram olduğunu zannediyorum, demesine Havle, 'vallahi sen, benim hakkımda talåk kelimesini söylemedin, karşılığını vermişti. Eğer zıhâr talâk olsaydı Havle de bunu bilirdi. Bunun gibi Havle meseleyi Resûlullah'a (s.a.) anlatırken, kocam sen bana annemin sırtı gibisin dedi, diye konuşmuştu. Resûlullah (a.s.) da "senin ona haram olduğunu zannediyorum" karşılığını vermişti. Havle ise, böyle söyleme ey Allah'ın resûlü, kocam talâk kelimesini kullanmadı, karşılığını vermişti. Bu söze Hz. Peygamber (s.a.), zıhârın da talâktan ibaret olduğuna inanıyorum, şeklinde bir cevap vermemişti. Bu konuda uzun bir hadis rivayetinin içinde geçen başka bir metinde Havle şöyle der: Kocam beni annesinin sırtına benzetti (zıhâr yemini yaptı), sonra da beni ortada bıraktı. Beni tekrar kocamla birleştirecek bir çare yok mu ey Allah'ın resûlü? Resûlullah (a.s.), "Kocan seni boşadı mı?" diye sordu. Kadın, hayır, dedi. O zaman Resûlullah (a.s.); "senin durumun hakkında bana bir emir gelmedi" buyurdu. Buna göre İslâmiyet'ten sonra ve fakat bu âyet henüz nâzil olmadan önce, şayet zıhâr talâk kabul edilmiş olsaydı Allah'ın elçisi (s.a.), kadına, "kocan seni boşadı mı?" diye sormazdı. Üstelik kadın, kocam beni annesinin sırtına benzetti, dedikten sonra bu soruyu sormuştu. Bu durumda Hz. Peygamber (s.a.); "senin durumunla ilgili bana bir emir gelmedi" demeyecekti ve onun getirdiği şeriatin hükmüne göre zıhâr, mülkiyeti yok eden bir talâk olacaktı. Bu şekilde anlamak daha doğru olsa gerektir. Bu, bizim şu sözümüzü doğrulamaktadır: Havle ve Evs'le ilgili hadiste, onun İslâmda ilk zıhâr yapan kişi olduğu belirtilmektedir; bu durumda bu iş nasıl talâk olabilir?

      Şayet denilirse ki: Resûlullah (s.a.); "senin ona haram olduğunu zannediyorum" dememiş miydi? Zıhârla nikâhı kaldırmayan haramlık, ancak âyetin nüzülünden sonra sabit bir hüküm haline gelmişti. Âyet ise Evs b. Sâmit hakkında, o sözü telaffuz ettikten sonra nâzil olmuştu. Onun maksadı da talâkın doğurduğu haramlıktı. Dolayısıyla bu hüküm, Hz. Peygamber'in (s.a.) şeriatında, zıhâr âyetinin nüzülünden önce de "gayr-ı metluv" vahiy (okunmayan, yani Kur'ân dışı vahiy) ile sabitti, her ne kadar daha önce Câhiliye devri geleneğinde mevcut ise de. İşte bundan dolayı koca, karısına, senin bana haram olduğunu zannediyorum, demişti. Bu söz, belirtilen âyetin nüzülünden önce de onun talâk sayıldığına işaret etmektedir.

      Buna şöyle cevap verilir: Bu, sizin aleyhinizde bir delil oluşturur. Çünkü Resûlullah (a.s.); "Senin ona haram olduğunu zannediyorum sözü ile zıhâr talâk olduğu için onunla nikâhın haram hale geldiğini kastetmiş olsaydı, nasıl olur da onun talâk hükmünde olduğunu bildiği halde aynı söz ve aynı şahıs hakkında zıhârla haramlığına hükmederdi? Sahih bir hadiste belirtildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Evs'i çağırdı, ona kefâret vermesini emretti ve karısı ile arasındaki nikâhı devam ettirdi. Şayet o talâk sayılsaydı ve böyle bir hüküm de mevcut olsaydı, bu hüküm ancak âyetle yürürlükten kaldırılarak (nesh) yerine başka bir hüküm getirilirdi. Bu ise geçmişte olan bir olaya değil, ancak gelecekte gerçekleşecek bir olaya uygulanabilirdi. Dolayısıyla bu, aleyhte bir delildir. Resûlullah'ın (s.a.), "Senin ona haram olduğunu zannediyorum" anlamındaki sözü ise belirttiğimiz iki sebep dolayısıyla söylenmiş olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şayet denilirse ki: Zıhâr kesin olarak talâk sayılmakla birlikte Resûlullah (s.a.) o kadın hakkında talâkla hükmetmedi; bilakis, "senin ona haram olduğunu zannediyorum" diye zanna dayanan bir hüküm verdi. Çünkü Cenâb- Hak, bu söze dayanan hükmü neshedeceğini kendisine bildirmiş ve onu talâktan ayırıp, kadından faydalanmanın haram kılınmasına yönlendirmiş olabilir. Zihâr âyeti nazil olana kadar o sözle, kesin bir hüküm vermeyi kastetmemiştir.

      Buna şöyle cevap verilir: Şayet bu, Allah'ın şeriatında karara bağlanmış mevcut bir hüküm olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.) onu nesheden bir ayet nåzil olmadıkça, neshedileceğini bilse dahi, kendisiyle amel etmekten ve o hükmü uygulamaktan çekinmezdi, çünkü Resûlullah nazil olan hükmü yerine getirmek zorundaydı. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet!" Başka bir âyette de şöyle buyurdu: "Ey resûl! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et!" Şayet uygulamanın aksine bir nâsih gelecek olursa, onu geçmiş bir olaya değil, gelecekte vuků bulacak olaya uygulamak gerekir. Bunun doğruluğu daha önce söylediğimiz şu hususa bağlıdır: Hakkında belirtilen âyetin nüzülünden önce zıhâra dair İslâm'da herhangi bir hüküm yoktu, Câhiliye devrinde ise zıhârla karı-koca birlikteliği haram sayılıyordu. Söz konusu sebep ortada olup olay da vuků bulunca, Hz. Peygamber (s.a.) onlara ihtiyaten karı-koca ilişkisinden sakınmalarını emretti, tâ ki âyet gelip de olayın hükmünün ne olduğu anlaşılmış olsun. Zira Cenâb-ı Hak -zıhâr yapanın mevcudiyeti henüz bilinmese de- onu uygulamaya ihtiyaç ortaya çıktığında o bilgiye ulaşma imkânı varsa, bununla o hükmü kastetmiş olabilir. Hüküm, onun farz olması konusunda mücmel (المجمل) olarak inen, sonra açıklaması arkadan gelen bir nas gibi ve zâhirinin hilafına açıklaması sonradan gelen ve umûm ifade eden (العام) nas gibidir. Bu mesele de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kadının Mücadelesi

      Kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir. Yani kadının sözünü ve kocası hakkındaki mücadelesini, kocasının kendisine söylediği "Sen bana annemin sırtı gibisin sözünden dolayı başına gelen sıkıntılar üzerine çeşitli sorular sorarak Allah'ın elçisiyle giriştiği mücadelesini Cenâb-ı Hak işitti. Mücadele tartışmak ve karşılıklı konuşmaktır. Kadının kocasına karşı mücadelesi, kocası kendisine, "eğer evden çıkarsan sen bana annemin sırtı gibisin" demesine rağmen evden çıkması, sonra kocasının, "artık senin bana haram olduğunu zannediyorum" demesi üzerine de "vallahi sen talâk kelimesini kullanmadın" diyerek kendini savunmasıdır. Kadının Hz. Peygamber'le mücadelesi ve konuşması ise Resûlullah'ın (s.a.) "senin ona haram olduğunu zannediyorum" sözüne karşı, böyle söyleme ey Allah'ın resûlü, demesidir. Bu, onların karşılıklı konuşmasıdır (muhāvere). Bazıları 'muhavere sözün tekrar edilmesidir' demiştir. Yani ikisi de birbirine cevap veriyor ve bu cevaplarını da tekrar ediyorlardı. Nitekim Hz. Peygamber "senin ona haram olduğunu zannediyorum" sözünü tekrar ediyor, kadın da "böyle söyleme ey Allah'ın resûlü, çünkü o, talák sözcüğünü hiç kullanmadı" cümlesini tekrar ediyordu. Bu yorum, ilkinden daha uygun gözükmektedir.

      Allah'a yakınan kadın. Bu meâldeki beyan iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, kadın Resûlullah'a (s.a.) yakınmıştı, ama Allah bunu kendi zatına nispet etti. Çünkü kadının maksadı, kendisini rahatlatacak bir âyetin, Cenâb-ı Hak'tan resûlüne gelmesiydi. İkincisi, kadın şikâyetini Allah'a arz etmiş, O'na yakarışta bulunmuştu. Çünkü Resûlullah'ın kendisine söylediği; "senin, kocana haram olduğunu zannediyorum" sözü üzerine başka bir çıkış yolu ve çare bulamamıştı. Bundan dolayı şikâyetini Allaha arz etmiş, O'na dua etmiş ve yalvarmıştı. Sonunda Allah, o kadın hakkındaki âyeti indirmiş ve rivayetlerde belirtildiği üzere zıhâr için gerekli olan kefâret verildikten sonra karı-kocanın tekrar birleşmelerine izin verildiğini Resûl'üne bildirmişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah sizin karşılıklı konuşmanızı işitiyordu. Yani kadını işitmesi, şikâyet ettiği sıkıntıdan kurtulma ve çıkış yolunu göstermekle ona icabet etmesidir. Yine Resûlullah'n (s.a.) işitmesi de hükmü kendisine karmaşık gelen bu olayı karmaşıklığı gidererek beyan etmesidir. Bazı dilciler "tehâvuraküma❞ (تحاوركما) kelimesine sizin sözleriniz anlamını vermiştir, çünkü tehâvur; iki kişi arasında karşılıklı olarak söylenen sözdür.

      Evs ile Havle'nin durumu konusunda farklı rivayetler vardır. Bir rivayete göre Resûlullah (s.a.) kadını çağırdı ve kendisi hakkında nâzil olan âyeti ona haber verdi. Kurazî'nin hadisinde anlatıldığına göre âyet nâzil olunca, Hz. Peygamber (s.a.) kadının kocası Evs'i çağırıp kendisine, "Bir köle âzat et!" buyurmuş. Evs, âzat edebileceğim bir kölem yok, deyince, "Öyleyse ara vermeden iki ay oruç tut!" buyurmuş. Evs, bir gün oruç tutmaya bile gücüm yetmiyor, ey Allah'ın elçisi, çok zorlanıyorum, ara vermeden iki ay oruç nasıl tutarım? diye karşılık verince, Hz. Peygamber de "Öyleyse altmış fakiri doyur!" buyurmuş. Bunun üzerine Evs, bunu yapabilirim, demiş. Altmış fakiri doyurmuş ve böylece karısını nikâhında tutmuştur. Kelbî'nin naklettiği başka bir rivayete göre, onların birleşmelerine izin veren âyet gelince Resûlullah (s.a.) Have'nin kocası Evs b. Sâmite haber göndermiş, geldiğinde kendisine, "Yazıklar olsun sana! Seni bu yaptığına ve söylediğine seni sevk eden şey neydi?" diye sormuş. o da, şeytandı, ey Allah'ın elçisi, acaba bizi tekrar birleştirecek bir çare var mıdır? diye karşılık vermiş. Hz. Peygamber de, "var" buyurmuş ve kendisine dört âyeti okumuş. Sonra da, "Bir köle âzat etmeye gücün var mı?" diye sormuş. O da, "vallahi yok, ey Allah'ın elçisi, benim malım az, aile efradım kalabalıktır. köle de pahalıdır, diye karşılık vermiş. Bu sefer, "Peki, ara vermeden iki ay oruç tutabilir misin?" diye sormuş; yine "vallahi tutamam, ey Allah'ın resûlü, ben günde bir veya iki defa yemek yemezsem, gözlerim kararıyor, öleceğimi zannediyorum" demiş. "Peki, altış fakiri doyurabilir misin?" diye sorunca, "vallahi doyuramam, ey Allah'ın resûlü, ama sen bana yardım edersen yapabilirim" demiş. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, kendisine on beş ölçek (1 sâ‘= 2,917 kg.) erzak vererek yardımcı oldu. Evs, Resûlullah'tan on beş ölçek erzakı alarak çıktı ve onu altmış fakire dağıttı. Böylece Allah Teâlâ onu ailesiyle tekrar birleştirdi.

      Başka bir rivayete göre de bir adam karısına zıhâr yapmıştı ve bundan dolayı oruç tutuyordu. Oruçlu iken karısı ile cinsel ilişkide bulunmuş, hemen Resûlullah'a (s.a.) gelip durumu anlatmış, Resûl-i Ekrem (s.a.) bu yaptığından dolayı onu ayıplamış, sonra da az önce belirtilen kefâretlerden birini vermesini emretmişti. Ancak adam, her kefåret teklifine, "buna gücüm yetmez" karşılığını vermişti. O zaman Resûlullah (s.a.) kendisine, falan yerdeki Ebû Zurayk’a gitmesini, ondan bir vesk (200 kg.lık bir ölçek) hurma almasını ve her birine bir ölçek (sâ‘) vermek suretiyle hurmayı altmış fakire dağıtmasını, kalanını da ailesine harcamasını emretmişti. Kefaret olarak verilmesi gereken yiyecek konusunda da Evs, bir rivayete göre, "buna gücüm yetmez demiş, başka bir rivayete göre de, "tamam, bunu yapabilirim" demiş. Diğer bir rivayete göre ise, "yapamam, ancak sen yardım edersen mümkündür demiş. Bu farklı rivayetlerden anlaşılan odur ki Hz. Peygamber erzakın temini konusunda kendisine yardım edeceğini veya gerekli bütün erzakı vereceğini vådettikten sonra adam, "tamam şimdi oldu demiştir. Böylece bu rivayet farklılıkları da uzlaştırılmış olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu rivayetler, erzak cinsinden kefåret verilirken buğdaydan yarım sâ‘ verilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Keza yarım sâ (صاع) buğdayında bir yoksulun günlük yiyeceği olduğuna ve fıtır sadakası için bu miktarın uygun düştüğüne işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir. Yani sizin konuşmalarınızı işitmekte, durumunuzu ve hakkınızda verilen hükmü görmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Semi'a / Yesme'u / Semî' (سَمِعَ / يَسْمَعُ / سَمِيعٌ)

        İbn Fâris, s-m-a kökünün temelde bir sesi kulak vasıtasıyla algılamak, idrak etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî ise bu bağlamda kelimenin sadece fiziksel bir işitmeyi değil, aynı zamanda işitilen şeye icabet etmeyi, duayı kabul etmeyi ifade ettiğini vurgular; kadının yakarışının Allah tarafından karşılık bulması bu anlama dayanır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu sıfatın, kullarının en mahrem şikayetlerine kulak veren ve onlarla aktif bir şekilde etkileşime giren kişisel bir ilah tasavvuru ile doğrudan bağlantılı olduğunu analiz eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün kulluk ve ibadet etmek kavramlarıyla ilişkili olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin nihai mabud anlamına gelen "ilâh" kelimesinden türediğini belirtir. Arthur Jeffery, bu ismin kökeninin Süryanicedeki "Alaha" kelimesine dayandığını ve İslam öncesi Arabistan'daki kitabelerde de uzun bir geçmişe sahip kültürel bir altyapısının bulunduğunu dilbilimsel bir perspektifle aktarır.

        Kavl (قَوْلَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün ağızdan çıkan seslerin eklemlenerek manalı bir söze dönüşmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın iç dünyasında şekillenen düşüncelerin dışa vurulmuş, dile dökülmüş hali olduğunu ifade ederek bağlam içerisinde kadının derdini kelimelere dökme eylemine dikkat çeker.

        Tücâdilüke (تُجَادِلُكَ)

        İbn Fâris, c-d-l kökünün asıl anlamının bir ipi sıkıca bükmek veya örmek olduğunu, bu fiziksel eylemin mecazi olarak kelimeleri "bükmek", sert ve yoğun bir şekilde tartışmak, fikri bir mücadeleye girmek anlamına evrildiğini analiz eder. Râgıb el-İsfahânî, "cidal" kavramının bir konuyu savunmak veya karşı tarafı ikna etmek için girişilen sözlü çaba olduğunu, bu bağlamda kadının Peygamber'e karşı kendi çaresiz durumunu savunurken gösterdiği ısrarlı ve haklı gerekçelendirme çabasını ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman, kelimedeki "müfâale" vezninin, tek taraflı bir soru sormadan ziyade, kadın ile Peygamber arasında geçen son derece dinamik, duygusal yükü ağır ve karşılıklı bir diyaloğun yaşandığına işaret ettiğini vurgular.

        Zevcihâ (زَوْجِهَا)

        İbn Fâris, z-v-c kökünün iki şeyin birleşmesi, eşleşmesi veya birbirinin dengi/tamamlayıcısı olması anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir çiftin her bir teki için kullanıldığını, buradaki spesifik bağlamında ise zıhar yaparak aileyi parçalanma noktasına getiren kocayı işaret ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "zawga" kelimesinden Arapçaya geçtiğini ve "çift, eş" anlamını kazandığını filolojik bir temele dayandırır.

        Teştekî (وَتَشْتَكِي)

        İbn Fâris, ş-k-v kökünün bir sıkıntıyı, kederi veya yarayı açığa vurmak, iç dökmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, şikayet etmenin aslında gizli bir ıstırabı ortaya sermek olduğunu belirterek, beşeri yolların tükendiği noktada kadının doğrudan Allah'a yönelerek çaresizliğini O'na arz etmesini simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin sıradan bir sızlanma olmadığını; aksine, dönemin haksız bir sosyal âdetine karşı ilahi müdahaleyi talep eden, son derece deruni ve dini bir sığınma eylemi olduğunu analiz eder.

        Tehâvurakumâ (تَحَاوُرَكُمَا)

        İbn Fâris, h-v-r kökünün bir şeyin gidip gelmesi, geri dönmesi temel anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hivar" kelimesinin sözün iki kişi arasında karşılıklı olarak gidip gelmesi, yani diyalog anlamına geldiğini, Peygamber ile kadının meseleyi enine boyuna konuştuklarını anlamsal olarak ortaya koyduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimedeki kalıbın, iletişimin tek yönlü bir dayatma değil; akli ve hissi bir boyutta, tam bir katılımla gerçekleşen karşılıklı bir müzakere ve dertleşme süreci olduğunu gösterdiğini vurgular.

        Basîr (بَصِيرٌ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün gözle veya akıl gözüyle görmek, bir şeyin hakikatini idrak etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin keskin bir görüşü ve derin bir içgörüyü ifade ettiğini, Allah'ın basîr olmasının sadece fiziksel eylemi değil, kadının içindeki o derin ıstırabı bütün çıplaklığıyla gördüğü anlamına geldiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi değerlendirerek, her şeyi kuşatan ilahi görüşün aynı zamanda ilahi merhamet ve adaletin tecellisi olan empatik bir gözetimi de ifade ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X