اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 115. Ayet
Daralt
X
-
"Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?"
Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı... sandınız? Bu beyan (أَفَحَسِبْتُمْ) iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Gerçekten sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız? anlamındadır. İkincisi: Sakın bizim sizi boş yere yarattığımızı, sizin bize döndürülmeyeceğinizi sanmayın! takdirindedir. Buna göre Allah, insanları, ölümden sonra diriltmesini ve mahşerde kendine dönmeleri söz konusu olmaksızın yaratmasını abesle iştigal saymıştır. Buna da iki izah getirilmiştir: Birincisi şudur: Çünkü Allah'ın halkı beklenilen bir akıbet ve kasdedilen bir fayda olmaksızın sırf helâk etmek ve böylece yok olup gitmelerini sağlamak için yaratmış olması anlamsızdır. Bu bir binayı herhangi bir maksada ve kendisinden yararlanmaya yönelik bir amaç olmadan, sırf yıkmak ve yok etmek için yapmak gibi bir eylemdir ve böyle bir fiil dünyada anlamsız olmaktadır. Bu bir başka âyette buyurduğu gibi akla ziyan bir şeydir: "Sakın, ...ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın". Allah, herhangi bir yararlanma amacı olmaksızın ipliğini büküp de sonra onu geri çözen kadının durumunu beyinsizlikle nitelemiş ve bizlere de onun gibi yapmayı yasaklamıştır. Eğer insanların yaratılması belli bir amaca yönelik olmaksızın sadece ölmeleri ve yok olup gitmeleri için olsaydı bu saçma ve anlamsız bir durum olurdu.
İkincisi: Allah bildirdi ki insan dışındaki bütün evreni insan için yaratmış ve hepsini insanın emrine âmâde kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır". İnsan türü dışında kalan cinler, melekler vb. gibi başka varlıkların, beşer için yaratmış olduğu bu nimetlerden yararlanma gibi bir durumları yoktur. Zira onların insanlar gibi güneş, ay ve benzeri nimetlere herhangi bir ihtiyaçları yoktur. Bu nimetler sadece insanlar içindir ve onlar olmaksızın insanın varlığını düşünmek mümkün değildir. Hal böyle iken bütün bu nimetlerin kendisinin emrine âmâde edildiği insanın onlara karşı şükretme ile sınanmayacağı, birtakım emirlerle yükümlü, birtakım yasaklardan da kaçınmasının gerekli olmaması ihtimal dâhilinde değildir. Bütün bu nimetlerin kendisi için yaratılmış ve emrine âmâde kılınmış olması gösteriyor ki insanlar ölümden sonra diriltilecekler ve Allah'ın huzuruna toplanacaklar ki kendileri için yaratılan bu dünyanın hesabını versinler, tümü hesaba çekilsin; iyilik yapanlar iyilik görsün, kötülük yapanlar cezasını bulsun. Zira akıl dost ile düşmanın, iyi ile kötünün, şükreden ile nankörün, mümin ile kâfirin arasında ayırım yapmak gerektiğine hükmeder. Sonra onları bu dünya hayatında görmekteyiz ki kimi varlık ve bolluk içinde yaşamakta kimi de darlık ve yokluk içinde hayatını idame ettirmeye çabalamaktadır. Hal böyle iken dünya hayatında dost ile düşmanı, iyilik yapan ile kötülük yapanı, şükreden ile nankörlük edeni birbirlerinden ayırdedecek bir mekanizma yoktur. Bu da gösteriyor ki bu saydıklarımız arasında bir ayırım yapma mademki dünya hayatında yoktur öyle ise bunun olacağı, herkesin yaptığının karşılığını göreceği mutlaka bir âhiret hayatı olacaktır ve işte orada bu sözünü ettiklerimiz arasındaki fark ortaya konulacaktır. Muvaffakiyet ancak Allah'tandır.
Huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? Ölümden sonra diriltilmeyecek, yapmış olduğunuz amellerinizle bize döndürülmeyeceksiniz mi sandınız? gibi mânalar verilmiştir. Şu âyetlerde de benzer bir durum vardır: "Ey insan! Sen Rabbine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da" ; "Doğruca O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin..."
Yorumu Yorumla
-
E-fe-hasibtum (أَفَحَسِبْتُمْ)
İbn Fâris: Soru edatı (hemze), takib/atıf edatı (fe) ve h-s-b kökünün birleşiminden oluştuğunu saptar. h-s-b kökünün asli manasının "saymak, hesap etmek, oranlamak ve buradan hareketle asılsız bir zanda/kanıda bulunmak" olduğunu belirtir. Fiilin "E fe hasibtum" (Yoksa siz sandınız/hesap ettiniz mi?) formunda gelmesinin, müşriklerin varoluşa dair kurdukları o çürük epistemolojik temeli ve yanlış mantığı (zannı) paramparça eden bir ilahi sorgulama olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Husbân/Hisab" kavramını, insanın elindeki eksik veya yanlış verilere dayanarak, kesin olmayan, temelsiz bir düşünceye (zana) varması olarak açıklar. Ayette bu sorunun kınama (istifham-ı tevbihî) amacıyla kullanılmasının; inkârcıların yaratılışın gayesi hakkında akıllarını kullanmayıp, son derece yüzeysel, bencil ve "yanlış bir hesaplama" içine girdiklerini anlambilimsel olarak vurgular.
Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi dünya görüşündeki felsefi körlüğü analiz eder. O'na göre "hasibtum" (sandınız mı) fiili, evreni sadece yenilip içilen, kabile savaşları yapılan ve sonunda toprak olunan bir "boşluk" olarak kurgulayan o materyalist ve nihilist (hiççi) aklın büyük çöküşüdür. İnsan, kendi varlığını "hesaplarken" evrenin o kusursuz ahlaki dengesini hesaba katmamış ve büyük bir yanılgıya (zanna) düşmüştür.
Ennemâ (أَنَّمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Arapçada pekiştirme bildiren "enne" ile hasr/tahsis (sınırlandırma ve sadece) bildiren "mâ" kâffesi'nin birleşiminden oluşan bir edat olduğunu belirtir. "Sadece ve sadece şöyle olduğunu... (sandınız)" manasına gelerek, müşriklerin o sığ inançlarını dar bir çerçeveye hapseden ve o çerçevenin ne kadar absürt olduğunu gösteren yapısal bir gramer unsuru olduğunu açıklar.
Halaknâkum (خَلَقْنَاكُمْ)
İbn Fâris: Kelimenin h-l-k kökünün temelinde "bir şeyi belirli bir ölçüye/hikmete göre takdir etmek, yoktan pürüzsüz bir şekilde var etmek ve biçim vermek" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin mazi kalıbında ve "Biz sizi yarattık" (ilahi azamet çoğulu) formuyla gelmesinin, insanın varoluşunun kör bir tesadüfün eseri değil, bizzat ölçü, düzen ve kasıt sahibi bir Mutlak İrade'nin (Allah'ın) hassas bir "tasarımı" olduğunu kaydeder.
Abesen (عَبَثًا)
İbn Fâris: Kelimenin a-b-s kökünün asli manasının "bir işi hiçbir fayda ve gaye gözetmeksizin yapmak, oynamak, boş ve anlamsız eylemde bulunmak" olduğunu saptar. Hikmetin ve ciddiyetin tam zıddı olan bu ismin; ayette zarf olarak (boş yere / anlamsızca / oyun olsun diye) kullanılarak, ilahi iradenin her türlü lüzumsuz ve rastgele eylemden (nihilizmden) mutlak surette uzak olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Abes" kavramını, akıl ve irade sahibi bir varlığın, sonucunda hiçbir ahlaki, akli veya somut bir hedef (gaye) bulunmayan hareketlere girişmesi (oyalanması) olarak tanımlar. Allah'ın insanı "abesen" (boş yere) yaratmasının muhal (imkânsız) olduğunu; zira mükemmel bir tasarımın (halkın) kaçınılmaz olarak yüce bir teolojik amaca/sorumluluğa hizmet etmesi gerektiğini vurgular.
Dücane Cündioğlu: Abes kavramının felsefi ağırlığını ve ontolojik eleştirisini tahlil eder. Kur'an'ın bu kelimeyle (abesen), evrenin ve insanın "anlamsızlığına" inanan varoluşçu saçmalığı (absürditeyi/nihilizmi) kökünden reddettiğini belirtir. "Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?" sorusu, yaşamın bir oyun sahası değil, bütünüyle ahlaki sorumluluk, teleoloji (gayelilik) ve hesap verme (ahiret) üzerine inşa edilmiş ciddi ve görkemli bir proje olduğunun ilanıdır. Abes, ancak insanın uydurduğu sahte bir felsefe olabilir, ilahi bir eylem olamaz.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "oyun, eğlence, faydasız ve amaçsız iş, saçma" olduğunu aktarır. Kelâm ilminde bu kavramın, Allah'ın "Hakîm" (her işi hikmetli olan) sıfatının zıddı olduğunu; insanın yaratılışındaki muazzam nizamın, dünyadaki imtihanın ahirette mutlaka bir hesaba (amaca) bağlanmasını zorunlu kılan en büyük teolojik kanıt olduğunu açıklar.
Ve-Ennekum (وَأَنَّكُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Atıf "vav"ı, pekiştirme edatı "enne" ve muhatap çoğul "kum" (siz) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Cümleye "ve şüphesiz sizin, sizin bizzat kendinizin..." manasını katarak, bir önceki yaratılış gayesiyle (abes olmama durumuyla) ahiretteki hesap verme zorunluluğunu birbirine sımsıkı bağlayan, inkârcıları o kaçınılmaz yüzleşmeyle muhatap kılan yapısal bir bağlaç grubu olduğunu açıklar.
İleynâ (إِلَيْنَا)
İbn Fâris: Yönelme ve hedef bildiren "ilâ" (e/a, -e doğru) edatı ile birinci çoğul şahıs "nâ" (bize) zamirinin birleşimidir. "Bize / Bizim huzurumuza" manasına gelen bu yapının, insanın yeryüzündeki serüveninin başıboş bir dağılım olmadığını, aksine başladığı kaynağa, yani mutlak otoritenin (Allah'ın) merkezine doğru çekilen zorunlu ve tek yönlü bir ok/rota olduğunu belirttiğini kaydeder.
Lâ-Turce'ûn (لَا تُرْجَعُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin r-c-a kökünün temelinde "ilk başladığı yere geri dönmek, bir durumdan eski duruma geçmek ve iade olmak" anlamlarının bulunduğunu saptar. Fiilin olumsuzluk edatıyla (lâ), edilgen (meçhul) ve geniş zaman kalıbında (döndürülmeyeceksiniz) gelmesinin; inkârcıların o çarpık "ölümle her şey biter, bir daha iade edilmeyiz" inancını ve zannını (hasibtum) niteleyen kök işleve sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Rucû" kavramını, varlığın çıkış noktasına veya hesabını vereceği asıl makama zorunlu olarak geri yöneltilmesi olarak açıklar. Ayette "Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" (ve ennekum ileynâ lâ turce'ûn) şeklindeki o büyük eskatolojik sorunun; yaratılıştaki ciddiyetin (abes olmamanın) doğrudan doğruya bu "ilahi makama geri dönüş" (hesap/ba's) ilkesine bağlandığını ve ahiretsiz bir dünyanın ahlaki/felsefi açıdan mutlak bir tutarsızlık olacağını anlambilimsel olarak vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "geri götürülmeyeceksiniz, iade edilmeyeceksiniz" manalarına geldiğini aktarır. Akaid ve kelâm ilminde (mebde' ve me'âd / başlangıç ve dönüş inancında), kıyamet koptuktan sonra insanların hesap vermek üzere ilahi mahkemeye "döndürülmelerini/sevk edilmelerini" ifade eden ve materyalist zihniyeti çürüten o nihai ahiret fiili olduğunu açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla