قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 113. Ayet
Daralt
X
-
112. "Allah, 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' diye sorar."
113. "'Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor' derler."
Kabir Azabı
Allah, "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar. "Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık" derler. Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Mukātil b. Süleyman bu kalmanın kabirlerde olduğunu söylemiştir. Ebû Muâz ise, "Mukātil, hata etmiştir. Bu görüş kabir azabını inkâr eden Cehmiyye'nin görüşü olmaktadır. Çünkü Cehmiyye'ye göre şiddetli azap ve sıkıntı içinde olan bir kimsenin bu kadarcık bir zaman için orada eğleştiğini ve "Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldığını" söylemesi söz konusu olamaz. Aksine öylesi birinin azap içinde geçireceği bir günlük süre, ona bir sene ve daha fazla gibi gelir. Ancak o (Mukātil) iki nefha (sura üfleyiş) arasında olanı, ruhlara izin verilip onların da uykuya geçmesini kasdediyorsa o başka. Yeniden diriltildiklerinde ise onlar kabirlerinde uyumadan önce görmüş oldukları azabı hâlihazırdakine nispetle bir kıyaslama yaparak sözü edilen uyku halini süre itibariyle azımsarlar. Bazı müfessirler âyeti işte bu şekilde yorumlamışlardır.
Mukātil ve Muhammed b. İshak'm bunun kabirde olduğu şeklindeki izahları bizce de mümkün olabilir ve bu "az bir süre" ifadesi, kabir azabının inkârına götürmez. Çünkü onlar kabirlerde, âhirette görecekleri azabı görmemektedirler. Onların, âhiret azabını görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında ona nispetle kabirde gördükleri azabın çok az ve kısa olduğunu söylemeleri mümkündür. Tecrübî olarak bilinir ki bir belâ ve musibet içinde olan kimse, o belâ ve musibetin artması sonucu, an itibariyle katlanmak durumunda olan belâ ve sıkıntıların şiddeti karşısında daha önce gördüklerini küçük görmeye başlar. İşte onların durumu da böyledir. Hal böyle olunca onların kabirlerinde iken azap görmeleri, ancak âhiret azabını bizzat görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında kabir azabını hafif saymaları ve azımsamaları mümkündür.
Yahut kabir azabının hissedilmesi, uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde görmesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkında bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur.
Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu dünya hayatındadır. Onlar âhiret hayatına nispetle dünya hayatını az görürler. Şu ilâhî beyanda belirtilen husus bunun gibidir. "Halbuki dünya hayatının sağladığı fayda âhiretinkine göre pek azdır". Dikkat edilecek olursa "saymakla görevli olanlara sor" (فَاسْأَلِالْعَادِّينَ) denilmiştir. Bu da göstermektedir ki âyetteki ifadelerin dünya hayatı diye yorumlanması daha uygun gözükmektedir. Çünkü "sayı sayanlara sorulması" emredilmiştir. Bu ise âhirette değil, dünyada olur.
Sonra da saymakla görevli olanlar meâlindeki "âddîn (الْعَادِّينَ)" kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onlar, bu dünyada iken insanların amellerini yazan ve onları hep kontrol altında tutup gözeten yazıcı meleklerdir, demişlerdir. Bazıları da onların Ölüm Meleği ve yardımcıları olduğunu söylemişlerdir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris: Kelimenin k-v-l kökünün asli manasının "söz söylemek, dil ile ifade etmek, dudaklardan dökülen anlamlı ses ve düşünceyi beyan etmek" olduğunu saptar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) çoğul kalıbında (dediler / cevap verdiler) gelmesinin, cehennemdeki inkârcıların ilahi mahkemenin o sarsıcı "Dünyada ne kadar kaldınız?" sorusuna karşı, çaresizlik ve şaşkınlık içinde verdikleri o acizane sözlü itirafı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Kavl" kavramını, zihindeki bir kanaatin veya idrak edilen bir gerçeğin sözlü olarak dışa vurulması olarak açıklar. Dünyadayken ahireti inkar etmek için uzun uzun, kibirli nutuklar atan (kavl üreten) müşriklerin; şimdi zamanın o korkunç izafiyeti (göreceliği) karşısında bütün iddialarını yitirerek, kendi zavallılıklarını "itiraf etmelerini" anlambilimsel olarak vurgular.
Lebisnâ (لَبِثْنَا)
İbn Fâris: Kelimenin l-b-s kökünün temelinde "bir yerde beklemek, duraklamak, ikamet etmek, kalmak ve gecikmek" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin birinci çoğul şahıs mazi kalıbında (biz kaldık / bekledik) gelmesinin, inkârcıların dünya hayatını (veya berzahtaki ölümlerini) artık kalıcı bir yurt olarak değil, kısacık bir "bekleme ve duraklama" anı olarak algıladıklarını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Lübs" eylemini, bir mekânda sınırlı bir müddet zaman geçirmek olarak tanımlar. Ahiretin o dehşetli, yoğun ve ebedi gerçekliği karşısında, müşriklerin dünyada geçirdikleri 70-80 yıllık koca bir ömrü sadece basit bir "ikamet/bekleme" (lebisnâ) süresi olarak küçümsemek zorunda kalmalarını, ontolojik bir uyanış olarak tahlil eder.
Yevmen (يَوْمًا)
İbn Fâris: Kelimenin y-v-m kökünün asli manasının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, aydınlık vakit ve belirli bir zaman dilimi" olduğunu saptar. Ayette belirsiz (nekre) ve yalın formda (bir gün) gelmesinin, zamanın matematiksel uzunluğundan ziyade, yaşanan o sürenin hafızada bıraktığı o "kısacık, anlık ve uçucu" hissi nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın zaman (dehr/yevm) felsefesini analiz eder. Cahiliye aklının zamanı mutlak, yok edici ve sonsuz bir tanrı (dehr) olarak gördüğünü belirtir. Ancak ilahi mahkemede, dünyevi zamanın bütün o görkemi çöker. İnkârcıların koca bir ömrü "yevmen" (sadece bir gün) olarak tanımlamaları; sonsuzluğun (ahiretin) yanında dünyanın o büzüşen, eriyen ve bütünüyle izafi (göreceli) hale gelen ontolojik hiçliğinin dilbilimsel bir kanıtıdır.
Ev (أَوْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Arapçada seçenek sunma, şüphe, tereddüt veya belirsizlik bildiren "veya, yahut" manalarında bir bağlaç (atıf harfi) olduğunu belirtir. Ayetteki sözdiziminde bu edatın, inkârcıların yaşadıkları o büyük zaman şoku ve hafıza kaybı sebebiyle, dünyada geçirdikleri süre konusunda düştükleri o derin zihinsel tereddüdü ve bocalama halini yapısal olarak resmettiğini açıklar.
Ba'da (بَعْضَ)
İbn Fâris: Kelimenin b-a-d kökünün asli manasının "bir şeyin tamamı olmayan, bir kısmı, cüzü ve parçası" olduğunu saptar. (Küll/Bütün kelimesinin tam zıddıdır). Ayette "ba'da yevmin" (bir günün bir kısmı / bir parçası) tamlaması içinde gelerek, zaman algısındaki o korkunç küçülmeyi ve büzüşmeyi (bir günden bile daha az bir süreye inmeyi) nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu: Zamanın insan bilincindeki bu trajik çöküşünü felsefi bir dille tahlil eder. "Bir gün veya bir günün sadece bir kısmı" (yevmen ev ba'da yevmin) itirafının, dünyadayken zenginlikle şımaran (mütref) kibrin ebediyet karşısındaki mutlak iflası olduğunu belirtir. Kendi hayatlarını merkeze alanların, o hayatın aslında bir günün kısacık bir "kırpıntısı" (ba'd) olduğunu dehşetle idrak etmeleri, ilahi adaletin en büyük psikolojik cezalarından biridir.
Fes'eli (فَاسْأَلِ)
İbn Fâris: Kelimenin s-e-l kökünün temelinde "birinden bir şey istemek, talep etmek ve soru sormak" anlamlarının bulunduğunu saptar. Fiilin başındaki "fe" (öyleyse/şu halde) edatıyla birleşen emir kipinin (Öyleyse sor), inkârcıların zaman algılarının bütünüyle çökmesi üzerine kendi hafızalarına duydukları güvensizliği ve doğru bilgiyi kendileri dışındaki bir otoriteye (sayanlara) "havale etme" refleksini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Suâl" kavramını, kişinin bilmediği veya şüpheye düştüğü bir konuyu bilenden talep etmesi olarak açıklar. Cehennemliklerin "Öyleyse sayanlara sor" diyerek topu başkasına atmalarının; onların ahiret dehşeti altında aklî melekelerini, muhakeme yeteneklerini ve kesinlik duygularını tamamen yitirdiklerini anlambilimsel olarak vurgular.
El-Âddîn (الْعَادِّينَ)
İbn Fâris: Kelimenin a-d-d kökünün asli manasının "bir şeyi saymak, hesaplamak, birbiri ardına ekleyerek miktarı kesin olarak belirlemek" olduğunu saptar. İsm-i fâil çoğul ve harf-i tarifli olarak (Sayanlar / Hesabını tutanlar) gelmesinin; zamanı, nefesleri ve amelleri hiçbir eksikliğe mahal vermeden matematiksel bir kesinlikle kaydeden o şaşmaz otoriteleri (melekleri veya ilahi kayıt sistemini) nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Sayanlar (el-âddîn) kavramının melekûtî boyutuna dikkat çeker. Dünyadayken mallarını, çocuklarını ve yıllarını büyük bir kibirle "sayan" müşrik aklının, hesap gününde kendi ömrünü bile sayamayıp acizleştiğini belirtir. İnkârcıların "sayanlara sor" diyerek meleklerin veya ilahi hafızanın o mutlak, şaşmaz ve objektif "matematiksel kaydına" teslim olmaları, beşeri bilginin ilahi bilgi karşısındaki felsefi iflasıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "sayanlar, hesaba katanlar, sayım yapanlar" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kavramın, insanların ömür dakikalarını, dünyada geçen yılları veya amelleri zerre şaşmadan kaydeden "Kirâmen Kâtibîn" (kaydedici melekler) ordusunu ifade ettiğini açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla