Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 112. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 112. Ayet

    قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle kem lebiśtum fî-l-ardi ‘adede sinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      112. "Allah, 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' diye sorar."

      113. "'Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor' derler."

      Kabir Azabı

      Allah, "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar. "Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık" derler. Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Mukātil b. Süleyman bu kalmanın kabirlerde olduğunu söylemiştir. Ebû Muâz ise, "Mukātil, hata etmiştir. Bu görüş kabir azabını inkâr eden Cehmiyye'nin görüşü olmaktadır. Çünkü Cehmiyye'ye göre şiddetli azap ve sıkıntı içinde olan bir kimsenin bu kadarcık bir zaman için orada eğleştiğini ve "Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldığını" söylemesi söz konusu olamaz. Aksine öylesi birinin azap içinde geçireceği bir günlük süre, ona bir sene ve daha fazla gibi gelir. Ancak o (Mukātil) iki nefha (sura üfleyiş) arasında olanı, ruhlara izin verilip onların da uykuya geçmesini kasdediyorsa o başka. Yeniden diriltildiklerinde ise onlar kabirlerinde uyumadan önce görmüş oldukları azabı hâlihazırdakine nispetle bir kıyaslama yaparak sözü edilen uyku halini süre itibariyle azımsarlar. Bazı müfessirler âyeti işte bu şekilde yorumlamışlardır.

      Mukātil ve Muhammed b. İshak'm bunun kabirde olduğu şeklindeki izahları bizce de mümkün olabilir ve bu "az bir süre" ifadesi, kabir azabının inkârına götürmez. Çünkü onlar kabirlerde, âhirette görecekleri azabı görmemektedirler. Onların, âhiret azabını görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında ona nispetle kabirde gördükleri azabın çok az ve kısa olduğunu söylemeleri mümkündür. Tecrübî olarak bilinir ki bir belâ ve musibet içinde olan kimse, o belâ ve musibetin artması sonucu, an itibariyle katlanmak durumunda olan belâ ve sıkıntıların şiddeti karşısında daha önce gördüklerini küçük görmeye başlar. İşte onların durumu da böyledir. Hal böyle olunca onların kabirlerinde iken azap görmeleri, ancak âhiret azabını bizzat görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında kabir azabını hafif saymaları ve azımsamaları mümkündür.

      Yahut kabir azabının hissedilmesi, uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhanîye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde görmesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkında bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur.

      Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu dünya hayatındadır. Onlar âhiret hayatına nispetle dünya hayatını az görürler. Şu ilâhî beyanda belirtilen husus bunun gibidir. "Halbuki dünya hayatının sağladığı fayda âhiretinkine göre pek azdır". Dikkat edilecek olursa "saymakla görevli olanlara sor" (فَاسْأَلِالْعَادِّينَ) denilmiştir. Bu da göstermektedir ki âyetteki ifadelerin dünya hayatı diye yorumlanması daha uygun gözükmektedir. Çünkü "sayı sayanlara sorulması" emredilmiştir. Bu ise âhirette değil, dünyada olur.

      Sonra da saymakla görevli olanlar meâlindeki "âddîn (الْعَادِّينَ)" kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onlar, bu dünyada iken insanların amellerini yazan ve onları hep kontrol altında tutup gözeten yazıcı meleklerdir, demişlerdir. Bazıları da onların Ölüm Meleği ve yardımcıları olduğunu söylemişlerdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris: Kelimenin k-v-l kökünün asli manasının "söz söylemek, dudaklardan dökülen anlamlı ses, bir hükmü veya düşünceyi dil ile beyan etmek" olduğunu saptar. Ayetin başındaki bu fiilin (O/Allah dedi ki), hesap gününün dehşeti içinde inkârcılara yöneltilen sarsıcı, sorgulayıcı ve zaman algısını paramparça edici o ilahi fermanın (hitabın) başlangıcını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kavl" kavramını zihindeki iradenin sözlü beyana dönüşmesi olarak açıklar. Allah'ın onlara doğrudan "Kâle" fiiliyle hitap etmesinin (veya azap melekleri aracılığıyla bu soruyu sormasının), cehennemliklere dünyadaki ömürlerinin ne kadar değersiz ve kısa olduğunu bizzat kendi dilleriyle itiraf ettirmeye yönelik bir teolojik yüzleşme (ilzam) mahkemesi kurduğunu vurgular.

        Kem (كَمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Arapçada nicelik, miktar ve sayı sormak için kullanılan "ne kadar, kaç" manalarındaki soru (istifham) edatı olduğunu belirtir. Ayette bu edatın, zamanın uzunluğunu ölçmek için değil; aksine sonsuz ahiret hayatıyla kıyaslandığında dünya hayatının o akıl almaz derecedeki kısalığını ve "hiçliğini" cehennemliklerin yüzüne vurmak için tahkir (kınama) amacıyla kullanıldığını açıklar.

        Lebistum (لَبِثْتُمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin l-b-s kökünün temelinde "bir yerde beklemek, duraklamak, ikamet etmek, kalmak ve gecikmek" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) muhatap çoğul kalıbında (kaldınız / beklediniz) gelmesinin, dünya hayatının ebedi bir yurt olmadığını; ruhların sadece belirli bir süreliğine (imtihan için) orada "konakladıklarını/bekletildiklerini" nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Lübs" eylemini, bir mekânda veya durumda belirli bir müddet zaman geçirmek olarak tanımlar. Allah'ın inkârcılara "Yeryüzünde ne kadar kaldınız?" diye sormasının; onların dünyadayken hiç bitmeyecekmiş gibi sımsıkı sarıldıkları, uğruna ahireti sattıkları ve kibirlendikleri o "kalış süresinin" (ömrün), ebediyet perspektifinden bakıldığında ne kadar yanıltıcı ve küçücük bir an olduğunu onlara anlambilimsel olarak itiraf ettirdiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "kaldınız, eğleştiniz, ikamet ettiniz" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu eylemin, insanın ana rahminden kabre kadar olan o sınırlı biyolojik yaşam süresini (dünya hayatını) veya kabirde kıyameti bekledikleri o berzah süresini eskatolojik bir sorgulama kalıbı içinde ifade ettiğini açıklar.

        Fîl-Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris: Kelimenin e-r-d kökünün asli manasının "aşağıda olan şey, ayak basılan yer, taban, zemin" olduğunu saptar. "Fî" (içinde/üzerinde) harf-i ceriyle gelmesinin, insanın o çok övündüğü, üzerine kaleler diktiği ve ebedi kalacağını sandığı o dar, maddi ve geçici gezegeni (dünyayı / toprak tabakasını) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Arz" kavramını yeryüzü ve imtihan sahnesi olarak tanımlar. Ayette ahiret (es-semâvât) boyutundan yeryüzüne (el-ard) bakıldığında, dünyanın sadece dar ve geçici bir "bekleme salonu" (lebistum fîl-ardı) olduğunun; mekânın bu şekilde zikredilerek dünyevi hırsların ve şirk düzeninin ne kadar sığ bir "toprak" parçasında yaşandığının vurgulandığını ifade eder.

        Adede (عَدَدَ)

        İbn Fâris: Kelimenin a-d-d kökünün temelinde "bir şeyi saymak, hesaplamak, birbiri ardına ekleyerek miktarı belirlemek" anlamlarının bulunduğunu saptar. Ayette isim tamlamasının ilk öğesi olarak (sayısınca / adedince) gelmesinin, zamanın akışkanlığını dondurarak onu matematiksel, sayılabilir ve bütünüyle sınırları belli somut bir "niceliğe" (kavrama) dönüştürdüğünü kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Add" kavramını, nesneleri veya zaman birimlerini zihinsel bir işlemle sayarak toplamını bulmak olarak açıklar. Sorusunun "kem lebistum" (ne kadar kaldınız) şeklinde bitmeyip "adede sinîn" (yılların sayısı olarak) formunda detaylandırılmasının, onlardan tahmini bir süre değil, kesin ve somut bir rakam isteyerek zihinlerindeki o "uzun yaşama" (tûl-i emel) yanılgısını yıkmayı hedeflediğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Sayı (aded) kavramının felsefi ve ontolojik boyutuna dikkat çeker. Sonsuzluğun (ahiretin) yanında dünyanın "sayılabilir" (aded) bir forma indirgenmesi, insanın acımasız ve trajik bir hiçlikle yüzleşmesidir. İnkârcılar dünyada mallarını ve yıllarını durmadan "saymışlar", onunla var olmuşlardır. Şimdi ilahi mahkemede, o "saydıkları" (aded) yılların ebediyet terazisinde hiçbir ontolojik ağırlığının bulunmadığını sarsıcı bir matematikle idrak edeceklerdir.

        Sinîn (سِنِينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin s-n-v (veya s-n-h) kökünden geldiğini, asli manasının "bir halden diğerine geçiş, değişmek, dönmek ve yaşlanmak" olduğunu saptar. Senenin (yılın) mevsimlerin dönmesiyle kendini yenilediğini, ancak içindeki canlıları eskitip değiştirdiğini belirterek; çoğul olarak (sinîn / yıllar) gelen bu ismin, dünyanın o oyalayıcı, öğütücü ve hızla geçip giden zaman birimini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Sene" kelimesinin (çoğulu sinîn), Arap dilinde genellikle "kıtlık, zorluk ve şiddet" barındıran yıllar için kullanıldığını; buna mukabil "âm" kelimesinin bolluk ve rahatlık yılları için tercih edildiğini (örneğin Yusuf suresinde) açıklar. Ayette "adede sinîn" (yılların sayısı olarak) formunun, müşriklerin dünyada peşinden koştukları ve kalıcı sandıkları o sürenin aslında zahmetli, aşındırıcı ve çürütücü bir takvimden ibaret olduğunu anlambilimsel olarak hissettirdiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat manasının "yıllar, seneler, takvim döngüleri" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu sorunun (Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?), ahiretin dehşeti ve kalıcılığı karşısında, 70-80 yıllık bir insan ömrünün veya binlerce yıllık dünya tarihinin, cehennemliklerin gözünde sadece "birkaç saat veya bir gün" gibi büzüşüp anlamsızlaşacağını kanıtlayan o sarsıcı psikolojik zaman kırılmasının (izafiyetinin) giriş cümlesi olduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X