فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِياًّ حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْر۪ي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 110. Ayet
Daralt
X
-
109. "Kullarım arasında, 'Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün' diyen bir kesim de şüphesiz vardı."
110. "Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara."
Kullarım arasında, 'Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün' diyen bir kesim de şüphesiz vardı. Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara. Allah Teâlâ, kendilerini ateşten çıkarmasını isteyen o kâfirlere bildiriyor ki: Siz kullarımdan bana iman etmiş bir grubu alaya alıyordunuz ve onlara gülüyordunuz. Allah bunu onlara hasret ve nedâmetlerinin daha da artması ve ilâve bir azap olması için söyledi.
"Sihriyyen" (سِخْرِيًّا) kelimenin kırâati ve yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları "sin" harfinin kesri ile (سِخْرِيًّا) şeklinde okumuşlardır. Bazıları da ref'i ile "suhriyyen (سُخْرِيًّا)" şeklinde okumuşlardır. Ebû Muâz şöyle demiştir: Kim "sin" harfinin ref'i ile okursa kelime kulluk, kölelik anlamındadır, Yani "Onları kul, köle yapıyordunuz!" demek olur. "sin"" harfinin kesri ile okunması halinde ise alay etme ve aşağılama anlamında olur. Kisâî ise gerek "sin" harfinin kesri ile gerekse ref'i ile olsun her ikisi de istihza, yani alaya alma anlamındadır, demiştir. Kulluk, kölelik anlamında sadece "sin" harfinin ref'i ile olan "suhriyyen (سُخْرِيًّا)" şekli kullanılır. Bazıları da her ikisi de aynı anlamdadır, demişlerdir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Sin" harfinin kesri ile "sihriyyen (سِخْرِيًّا)" onlarla alay ediyorsunuz demektir. Ref'i ile "suhriyyen (سُخْرِيًّا)" şekli ise onları boyunduruğunuz altına alıyor, kul köle ediyorsunuz anlamındadır. Sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Yani onların durumları sizi beni anmaktan alıkoydu. İzahı daha önce belirttiğimiz şekildedir.
Sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlarla alay ile meşgul olmanız, bana itaat ile amel etmeyi size unutturdu. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: "Unutturma" fiili, zikre isnat edilmiştir. Çünkü onlar Allah'ı anmaya çağrılmaları yüzünden onlarla alay etmekteydiler. Bu yüzden isnat zikre yönelik olarak yapılmıştır. Bu aynen pisliğin artışının sûreye isnat edilmesi gibidir. Çünkü onların pislik ve çirkeflikleri yanlarında sûre okunduğu zaman artmaktaydı. Onların pisliklerinin artışına sebep olan sûrenin okunuşu olduğu için nispet sûreye yönelik olmuştur. Yoksa sûre ile pisliğin artışı arasında bir ilişki düşünülemez. İşte aynen onun gibi burada da unutturma O'nu zikretmeye yönelik olarak belirtilmiştir. Çünkü onlar, O'nun zikredildiği ve O'nun zikrine davet edildikleri anda zıvanadan çıkmaktaydılar. Sebep oluşu yüzünden - En doğrusunu Allah bilir- böyle bir isnat yapılmıştır.
Yorumu Yorumla
-
Fettehaztumûhum (فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ)
İbn Fâris: Kelimenin e-h-z kökünün asli manasının "bir şeyi elde etmek, tutmak, kendine mal etmek ve benimsemek" olduğunu saptar. Fiilin iftiâl babında, geçmiş zaman kalıbında ve çoğul muhatap/nesne zamirleriyle (Siz onları edindiniz) gelmesinin; inkârcıların, inananları rastgele değil, bilinçli, planlı ve kasti bir şekilde alay konusu olarak "seçtiklerini ve benimsediklerini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "İttihaz" eylemini, bir nesneyi, durumu veya kişiyi kendi iradesiyle yapay olarak belirli bir konuma yerleştirmek olarak açıklar. Ayette müşriklerin müminleri bir eğlence aracı "edinmelerinin", inananların gerçekte öyle olmasından değil; kâfirlerin kendi kibirlerini tatmin etmek için onları haksız yere o alçaltıcı konuma (sihriyye) zorla oturttuklarını anlambilimsel olarak vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "tuttunuz, edindiniz, o hale getirdiniz" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu eylemin, Mekke aristokrasisinin, sayıca az ve yoksul olan müminleri ezmek için kullandıkları o sistematik psikolojik şiddet ve ötekileştirme politikasını özetlediğini açıklar.
Sıhriyyen (سِخْرِيًّا)
İbn Fâris: Kelimenin s-h-r kökünün iki temel manası olduğunu saptar: Birincisi "birini zorla, bedelsiz olarak ve aşağılayarak çalıştırmak, angarya"; ikincisi ise "birini küçümsemek, onunla alay etmek ve onu gülünç duruma düşürmek". Ayetteki kullanımının, müminlerin şahsiyetlerini ezerek onları meclislerde bir eğlence ve "alay nesnesine" (sıhriyye) dönüştürmeyi nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Suhriyye" kavramını, bir kimsenin değerini, inancını ve onurunu hiçe sayarak, onu diğer insanların gözünde değersiz, komik ve hakir bir varlık olarak sunma çabası olarak tanımlar. Bu eylemin, aklın değil, bütünüyle şımarıklığın ve muhatabı insani seviyenin altına indirme (şeyleşitirme) kibrinin bir ürünü olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Arap toplumunda zayıflara yönelik uygulanan "istihza" (alay) kültürünü analiz eder. Müşrik elitlerin, tevhid inancına akli bir delil getiremediklerinde, inananları (özellikle köle ve fakirleri) "sıhriyye" (alay konusu) yaparak toplumsal baskı oluşturduklarını belirtir. Alay etmek, Cahiliye kibrinin hakikat karşısında kurduğu en acımasız ve en ilkel psikolojik savunma hattıdır.
Dücane Cündioğlu: Kelimenin barındırdığı felsefi şiddete ve ontolojik yıkıma dikkat çeker. İnsanı "sıhriyyen" (alay nesnesi) kılmanın, onun varoluşsal ağırlığını, acısını ve inancını bir "şakaya" indirgeyerek yok etme teşebbüsü olduğunu tahlil eder. Müşrikler müminlere sadece işkence etmemişler, aynı zamanda onların trajedisine gülerek onları insanlık dairesinden (muhatap alınma statüsünden) dışarı atmışlardır.
Hattâ (حَتَّىٰ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Arapçada gaye, sonuç ve sınır bildiren (ta ki, -e kadar, sonucunda) bir edat olduğunu belirtir. Ayetteki sözdiziminde bu bağlacın, müşriklerin alay etme eylemindeki o hastalıklı saplantının, nihayetinde onların kendi zihinlerini felç eden ve onları asıl hakikatten (zikirden) bütünüyle koparan o korkunç sonuca/sınıra ulaştığını gösteren yapısal bir köprü olduğunu açıklar.
Ensevkum (أَنسَوْكُمْ)
İbn Fâris: Kelimenin n-s-y kökünün asli manasının "bir şeyi terk etmek, geride bırakmak, zihinden silinmesine göz yummak ve unutmak" olduğunu saptar. Fiilin if'âl babında (onlar size unutturdular) gelmesinin, müminlerle alay etme çabasının (o meşguliyetin) müşriklerde öylesine büyük bir zihinsel tutulma yarattığını ve sonuçta asıl hatırlamaları gereken ilahi uyarıyı onlara "unutturduğunu" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Nisyan" kavramını, insanın hafızasındaki bir bilginin zayıflığı veya kişinin o bilgiye kasten ilgisiz kalması (terk etmesi) sebebiyle silinmesi olarak tanımlar. Ayette failin (unutturanların) "müminler" olarak gösterilmesinin muazzam bir ironi olduğunu; müşriklerin müminlerle uğraşmaktan, onlara gülmekten ve onlara odaklanmaktan dolayı Allah'ı düşünmeye vakit bulamadıklarını ve kendi sonlarını hazırladıklarını anlambilimsel olarak vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Unutma (nisyan) eyleminin epistemolojik boyutunu tahlil eder. "Ensevkum" (onlar size unutturdu) fiilinin, nefretin ve alayın insan aklını nasıl kilitlediğini resmettiğini belirtir. Başkalarının inancını aşağılamayı bir saplantı haline getiren zihin, kendi varoluşsal sorumluluğunu (zikri) hatırlama melekelerini bütünüyle yitirir. Kibir, en nihayetinde sahibini kör eden ve unutturan bir hastalıktır.
Zikrî (ذِكْرِي)
İbn Fâris: Kelimenin z-k-r kökünün temelinde "bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak, dile getirmek ve öğüt almak" anlamlarının yattığını saptar. Birinci tekil şahıs iyelik ekiyle (Benim zikrimi / Beni anmayı) gelen bu ismin, mutlak otorite olan Allah'ın varlığını, ahiret uyarısını ve O'nun ayetlerini idrak etme eylemini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Zikir" kavramını, bilginin kalpte diri tutulması ve dil ile telaffuz edilmesi olarak açıklar. Ayette müşriklerin "zikrî"den (Allah'ı anmaktan) kopmalarının, onların sadece dindar bir eylemi terk etmeleri değil, varoluşun asıl merkezinden koparak kendi hiçliklerinde boğulmaları anlamına geldiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "anmak, hatırlamak, öğüt, Kur'an" olduğunu belirtir. Tefsir literatüründe bu kelimenin, insanın fıtratında var olan ilahi sözleşmeyi ve sorumluluk ahlakını temsil ettiğini; alaycıların (kâfirlerin) bu sorumluluğu unuttukları için cehennemi hak ettiklerini açıklar.
Ve-Kuntum (وَكُنتُم)
İbn Fâris: Kelimenin k-v-n kökünden (olmak, bulunmak, bir duruma sahip olmak) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilinin muhatap çoğul kalıbı olduğunu saptar. Ayette "ve siz şöyle idiniz / öyle bir haldeydiniz ki" manasında kullanılarak, müşriklerin müminlere karşı sergiledikleri alaycı tutumun anlık bir sürçme değil, onların karakterine ve meclislerine yerleşmiş kalıcı ve sürekli bir "durum/varoluş hali" olduğunu nitelediğini belirtir.
Minhum (مِّنْهُمْ)
İbn Fâris: Ayrılma/başlangıç bildiren "min" edatı ile çoğul üçüncü şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlardan / onlara bakarak" manasına gelen bu yapının, müşriklerin alay ve gülme eylemlerinin hedef tahtasına doğrudan o ezilen inanan kitleyi oturttuklarını, enerjilerini tamamen onlardan aldıklarını kaydeder.
Tadhakûn (تَضْحَكُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin d-h-k kökünün asli manasının "neşe, şaşkınlık veya alay sebebiyle yüzün açılması, dişlerin görünmesi ve gülmek" olduğunu saptar. Fiilin geniş zaman kipiyle (gülüyordunuz / sürekli gülerdiniz) gelmesinin, müşriklerin inananların yoksulluğu, çaresizliği veya ibadetleriyle eğlenmeyi rutin bir sosyolojik tatmin (alışkanlık) haline getirdiklerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Dahik" kavramını, insanın hoşuna giden veya tuhaf bulduğu bir durum karşısında iradesizce veya kasten sergilediği neşe tepkisi olarak tanımlar. Ayetteki gülme eyleminin masum bir sevinç değil; küçümsemeye, aşağılamaya ve şımarıklığa (feraha) dayalı o şeytani kibrin yüze vurmuş, dişleri gösteren saldırgan bir formu olduğunu anlambilimsel olarak vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Alaycı gülüşün (tadhakûn) psikolojik arka planını inceler. Müşriklerin müminlere gülmesinin aslında kendi içsel korkularını ve çaresizliklerini bastırma çabası olduğunu belirtir. Hakikatin sarsılmaz argümanları karşısında söyleyecek söz (kavl) bulamayan müşrik aristokrasisi, o derin teolojik mağlubiyeti yüzlerindeki o yapay, çirkin ve alaycı gülüşlerle örtbas etmeye çalışmışlardır. Cehennemdeki yargılama, bu sahte neşenin mutlak iflasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla