Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 106. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 106. Ayet

    قَالُوا رَبَّـنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَٓالّ۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû rabbenâ ġalebet ‘aleynâ şikvetunâ vekunnâ kavmen dâllîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Derler ki: 'Rabbimiz! Kötü yanımıza yenildik; biz bir sapkınlar topluluğu olduk."

      Derler ki: "Rabbimiz! Kötü yanımıza yenildik... Müfessirlerin "şıkve" (شِقْوَة) ile ilgili "bahtımıza yazılan şekavet hali" şeklindeki izahları pek uygun değildir. Çünkü onlar bu sözlerini kendilerinde bulunan Allah'ın emrine karşı gevşeklikleri ve onu zayi etmeleri sebebiyle özür dileme sadedinde söylemişlerdir. Onların kendilerinden kaynaklanan bir eylemin mazeret olarak görülmesini talep etmeleri muhtemel değildir. Zira eğer onların bahsettikleri durum söz konusu olsaydı o takdirde kendileri için özür talebi olurdu oysa onlar o vakitte kendileri için bir özür beyanında bulunmuyorlar, aksine kendilerinde mevcut bulunan özelliği ikrar ediyorlar; "Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkûmları artık rahmetten mahrumdurlar" meâlindeki âyette olduğu gibi. Ancak iki izah şekli mümkündür. Birincisi: Onlar şöyle diyorlar: Yâ Rabbi! Biz işlemiş olduğumuz amellerimiz yüzünden bedbahtlardan olduk ve kendimize zulmettik. Biz sapıtmış bir kavim olduk. İkincisi: Öyle birtakım ameller işledik ki bu ameller yüzünden cezayı hak ettik. Biz bu cezaya lâyık bir haldeyiz. Bu amellerin karşılığı olan cezalar bize galebe çaldı... Ya da buna benzer açıklamalar. Ancak müfessirlerin "galebet (غَلَبَتْ)" fiiline yazıldı anlamını vermeleri uzak bir ihtimaldir, kabul edilemez. Çünkü yazılan şey kulun yaptığı ve Allah'ın da onu tercih edeceğini bildiği fiildir. Allah'ın, kulun yapacağını ve tercih edeceğini bildiği fiilin dışında başka bir şey yazılmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-v-l kökünün temelinde "söz söylemek, dil ile ifade etmek, itiraf etmek ve beyan etmek" anlamlarının yattığını saptar. Ayette cehennemliklere nispet edilen bu fiilin, dünyadayken ayetleri kibirle yalanlayanların (tukezzibûn), şimdi mutlak azap karşısında bütün kalkanlarını yitirerek acı gerçeği dilleriyle "itiraf etmelerini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kavl" kavramını zihindeki düşüncenin kelimelere dökülmesi olarak açıklar. Dünyada Kur'an'a karşı alaycı sözler (kavl) üretenlerin, hesap gününde karşılaştıkları manzara karşısında artık inkar edemeyip, kendi suçlarını kendi dilleriyle "söylemek/itiraf etmek" (kâlû) zorunda kalmalarının, ilahi mahkemedeki en ağır psikolojik yenilgi olduğunu vurgular.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris: Kelimenin r-b-b kökünün asli manasının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, gözetmek, efendilik yapmak ve onu varoluşsal kemaline ulaştırmak" olduğunu saptar. Hitap (nida) formunda ve birinci çoğul şahıs iyelik ekiyle (Rabbimiz) gelen bu ismin, mutlak otoriteye boyun eğişi ve O'nun şefkatine, sahipliğine sığınma çabasını nitelediğini kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Cehennemliklerin dudaklarından dökülen bu nidada yatan devasa ironiyi ve trajediyi tahlil eder. Dünyadayken Allah'ın "Rububiyetini" (evren üzerindeki mutlak iktidarını ve yönlendiriciliğini) inatla reddeden, putları veya kendi nefislerini kendilerine "Rabb" edinen o kibirli elitlerin; şimdi cehennemin çukurlarında çaresizlik içinde "Rabbenâ" (Ey bizim Rabbimiz/Efendimiz) diye yalvarmalarının, aklın ve kibrin iflasını belgeleyen kusursuz bir edebi tezat (zıtlık sanatı) olduğunu deşifre eder.

        Ğalebet (غَلَبَتْ)

        İbn Fâris: Kelimenin ğ-l-b kökünün temelinde "birine üstün gelmek, mağlup etmek, gücünü kırmak, bastırmak ve tahakküm altına almak" anlamlarının bulunduğunu saptar. Fiilin mazi dişil (müennes) kalıbında (üstün geldi/galip oldu) gelmesinin, insanın fıtratındaki aydınlığın (akıl ve vicdanın), içinden yükselen karanlık bir güç tarafından yenilgiye uğratılıp esir alınmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Ğalebe" eylemini, iki güç arasındaki çatışmada bir tarafın diğerini ezerek kendi hükmünü zorla kabul ettirmesi olarak tanımlar. İnkârcıların "Rabbenâ ğalebet aleynâ" (Rabbimiz... bize galip geldi/bizi alt etti) şeklindeki itiraflarında; suçu dışsal bir nedene (Allah'a veya kadere) atmayıp, kendi içlerindeki kötülüğün iradelerini nasıl zehirleyip mağlup ettiğini çaresizce anlambilimsel olarak itiraf ettiklerini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: İrade ve heva arasındaki ontolojik savaşı inceler. "Ğalebet" fiili, insanın kendi nefsine karşı verdiği savaşı kaybetmesinin adıdır. İnsan, vahyin çağrısına kulak vermek yerine kendi bencil tutkularının (kibrinin) büyümesine izin vermiş ve o tutkular bir canavara dönüşerek insanın aklını ve özgür iradesini "mağlup etmiştir". Cehennemdeki bu feryat, o utanç verici mağlubiyetin itirafıdır.

        Şıkvetunâ (شِقْوَتُنَا)

        İbn Fâris: Kelimenin ş-k-v kökünün asli manasının "mutluluğun ve başarının (saadet) zıddı olmak, bedbahtlık, şiddetli sıkıntı, zorluk ve kötülüğe meyil" olduğunu saptar. İyelik ekiyle (bizim şekavetimiz/bedbahtlığımız) gelen bu ismin, insanın fıtratını bozarak kendi eliyle hazırladığı o karanlık ahlaki çöküşü ve azabı hak etme halini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Şekavet" kavramını, kişinin hem dünyada hem de ahirette huzurdan bütünüyle mahrum kalarak derin bir fiziksel ve ruhsal acı (hüsran) içine düşmesi olarak tanımlar. Ayette inkârcıların "Kendi bedbahtlığımız/kötü tabiatımız bize galip geldi" itirafının; günahın insana dışarıdan bulaşan bir kir olmadığını, aksine insanın kendi iradesiyle besleyip büyüttüğü ve sonunda onu yutan içsel bir hastalık olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Şekavet kavramının felsefi derinliğini tahlil eder. Müşriklerin bu kelimeyi seçmesi, mutlak bir varoluşsal tükeniştir. Onlar "kader bizi böyle yaptı" diyerek Allah'ı suçlayamazlar. "Şıkvetunâ" (kendi bedbahtlığımız) diyerek, kötülüğün (şerrin) bizzat kendi iç dinamiklerinden (kibir, haset, inat) kaynaklandığını kabul ederler. Egonun hakikat karşısındaki körlüğü, nihayetinde kendi üzerine çökerek o kişiyi ebedi bir "şakî" (bedbaht) konumuna hapsetmiştir.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-v-m kökünün temelinde "birlikte ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada bulunmak ve ortak bir dayanışma içinde olmak" anlamlarının yattığını saptar. Ayette "ve biz bir kavim idik" (ve kunnâ kavmen) formunda gelmesinin, inkârcıların sadece bireysel hatalar yapmadıklarını; şirki, zulmü ve yalanlamayı organize bir şekilde, kitle psikolojisiyle (asabiyeyle) ve birbirlerinden güç alarak işleyen sosyolojik bir topluluk (suç örgütü) olduklarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kavm" kavramını, belirli bir inanç, ideoloji veya çıkar etrafında kenetlenmiş insan kümesi olarak tanımlar. Cehennemliklerin bu itirafı, dünyadayken kendilerini "yenilmez bir kavim" (elit Mekke aristokrasisi) olarak görmelerinin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu; o kolektif kibrin onları nasıl topluca cehennem çukuruna sürüklediğini anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.

        Dâllîn (ضَالِّينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin d-l-l kökünün asli manasının "doğru yoldan sapmak, yönünü kaybetmek, kaybolmak, bir şeyin zayi olması ve hidayetin zıddı" olduğunu saptar. İsm-i fâil çoğul kalıbında (sapanlar / yolunu kaybedenler) gelmesinin, inkârcıların hakikati bulamama durumunun masum bir bilgisizlik değil; vahyin (Sırât'ın) gösterdiği ana caddeden kasten, inatla ve kibirle çıkarak karanlık dehlizlerde kaybolmayı seçme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Dalâlet" kavramını, kasten veya bilmeyerek doğru istikametten (Sırât-ı Mustakîm'den) uzaklaşmak ve sapkınlığa düşmek olarak açıklar. İnkârcıların "Biz sapkın bir kavimdik" (ve kunnâ kavmen dâllîn) şeklindeki son sözlerinin; dünyada kendilerini en akıllı, en doğru yolda sanan o müstağni (kendine yeten) zihniyetin, aslında fıtrata ve akla tamamen aykırı, bütünüyle yönünü yitirmiş bir hezeyan içinde olduğunu itiraf etmeleri anlamına geldiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "dalâlet" kavramının eskatolojik (ahiret odaklı) ağırlığını inceler. O'na göre dalâlet, Kur'an'da "hidayet"in (doğru yolu bulmanın) mutlak zıddıdır. Bedevi Araplar için uçsuz bucaksız, izsiz ve tehlikeli çölde yolunu kaybedip (dâll) ölüme terk edilmek en büyük korkudur. Kur'an bu korkunç coğrafi tecrübeyi alır ve teolojik bir düzleme taşır: "Dâllîn" (sapanlar), evrensel hakikat çölünde vahyin pusulasını (Ayetleri) kırdıkları için ebedi ateşte yollarını bütünüyle kaybedenlerin o trajik itirafıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X