Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 103. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 103. Ayet

    وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen ḣaffet mevâzînuhu feulâ-ike-lleżîne ḣasirû enfusehum fî cehenneme ḣâlidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      102. "O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse işte bunlar kurtuluşa ermiş olacaklar."

      103. "Tartıları hafif gelenler ise kendilerini ziyan etmişlerdir ve bunlar cehennemde ebedî kalacaklardır."

      O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse işte bunlar kurtuluşa ermiş olacaklar. Tartıları hafif gelenler ise kendilerini ziyan etmişlerdir ve bunlar cehennemde ebedî kalacaklardır. O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse... Bu beyan şöyle yorumlanabilir: Her kim ki, işlemiş olduğu salih ameller ve yaptığı hasenat vesilesiyle Allah katındaki değeri ve şerefi artar ve ağır gelir, o kişi kurtuluşa (felâh) erenlerdendir. Tartıları hafif gelenler. Yani çirkin işler yapmış olması yüzünden kimin de Allah katındaki değeri ve şerefi eksilirse onlar da kendilerine haksızlık edip kaybedenler olacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce tefsircilerin "mevâzîn" tartılar, ölçütler hakkındaki görüşlerini zikretmiş idik.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Haffet (خَفَّتْ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-f-f kökünün temelinde "hafif olmak, ağır olmamak, değeri düşmek ve hızlanmak" anlamlarının yattığını saptar. Ağırlığın (sıklet) tam zıddı olan bu fiilin mazi dişil kalıbında (hafif geldi) gelmesinin; inkârcıların dünyada gösterişli duran ancak tevhid ve samimiyetten yoksun oldukları için ilahi terazide hiçbir yoğunluğu, ahlaki değeri ve ağırlığı bulunmayan o "kof/boş" amellerini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Hiffet" kavramını, terazide kütlenin veya değerin eksik kalması olarak açıklar. Müşriklerin amellerinin "hafif gelmesinin", onların dünyada yaptıkları (Kabe'ye hizmet, misafirperverlik gibi) iyi işlerin, inanç (iman/ihlas) temeli olmadığı için tıpkı rüzgârın savurduğu bir kül (ğusâ/çer çöp) gibi değersizleştiğini ve tartıda yukarı kalktığını vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: İnkârın ontolojik "hafifliğine" ve değersizliğine dikkat çeker. "Haffet" eyleminin, şirk ve kibrin insanı varoluşsal olarak nasıl içi boşalttığını, onu evrenin merkezinden savrulan önemsiz bir toz zerresine indirgediğini belirtir. Terazide hafif gelmek, ahiretteki varoluşsal yoksunluğun ve mutlak anlam kaybının (hiçliğin) dilbilimsel resmidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "hafifledi, değeri kalmadı, tartıda yukarı kalktı" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu eylemin, hesap anında iyilik kefesinin günah kefesi karşısında zayıf kalmasını ve dolayısıyla kişinin hüsrana uğramasını anlatan temel bir ölçüm ifadesi olduğunu açıklar.

        Hasirû (خَسِرُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin h-s-r kökünün asli manasının "ticarette zarar etmek, ana sermayeyi (resmülmal) yitirmek, aldanmak ve noksanlaşmak" olduğunu saptar. Fiilin geçmiş zaman kalıbında ve çoğul olarak (ziyan ettiler / kaybettiler) gelmesinin, terazisi hafif gelenlerin sadece ahiretteki ödülü değil, asıl ontolojik sermayeleri olan "kendi varlıklarını/fıtratlarını" iflas ettirdiklerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Hüsran" kavramını, insanın en değerli sermayesi olan ömrünü, aklını ve iradesini yanlış yolda (şirkte) harcayarak bedbaht olması ve ebedi mutluluğu kaybetmesi olarak tanımlar. Ayette "hasirû enfusehum" (kendi benliklerini/canlarını ziyan ettiler) tamlamasının, en büyük iflasın mal/mülk kaybı değil, insanın kendi ruhunu ebedi bir azaba mahkûm ederek "kendi kendini israf etmesi" olduğunu anlambilimsel olarak vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın tebliğ dilindeki o yoğun "ticari terminolojiyi" (Meccan/Mekke ticaret dili) analiz eder. Kur'an, sürekli kar-zarar hesabı yapan Mekke tüccarlarının (müşriklerin) anlayacağı dilden konuşur. "Hasirû" (iflas ettiler/zarar ettiler) fiili, dünyevi ticarette kazanıp şımaran (mütref) elitlerin, asıl ve en büyük ticarette (ahiret pazarında) en büyük zararı yaparak "öz benliklerini iflas ettirdiklerini" sarsıcı bir ironiyle yüzlerine vurur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Hüsran kavramının varoluşsal krizine temas eder. İnsanın kendini kaybetmesi (hasirû enfusehum), insanın ilahi muhataplık statüsünden düşerek ontolojik bir atığa dönüşmesidir. Tartıları hafif gelenler, sadece cenneti kaybetmekle kalmamış, "insan olma" şerefini ve anlamını bütünüyle "ziyan etmişlerdir".

        Enfusehum (أَنفُسَهُمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin n-f-s kökünün temelinde "canlılık, nefes alıp verme, kan ve bir şeyin bizzat kendisi (zatı)" anlamlarının yattığını saptar. İyelik ekiyle (onların kendi benliklerini/canlarını) gelen bu ismin, zarara uğrayan şeyin dışsal bir nesne değil, doğrudan insanın o en değerli, geri getirilemez "teolojik benliği ve varlık özü" olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Nefs" kavramını, hem biyolojik can hem de insanın eylemlerinden sorumlu tutulan iradi özü (ruhu/benliği) olarak açıklar. "Kendi nefislerini ziyan ettiler" ifadesinin, insanın cehenneme sürüklenişinde hiçbir dışsal gücü (Allah'ı veya şeytanı) suçlayamayacağını, faturanın bütünüyle kendi iradesine ve kendi eliyle işlediği kötülüklere (nefsine) kesildiğini vurgular.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik kökeninin İbranicedeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi - Kudüs'te çocukların putlara kurban edildiği ve daha sonra çöplerin yakıldığı ateşli vadi) tamlamasına dayandığını kesin olarak saptar. Bu ismin Hristiyan Aramicesi ve Süryanice üzerinden "Gêhannâ" formunda Arap Yarımadası'na geçtiğini ve Kur'an'da ahiretteki o mutlak ceza ve ateş yurdunun (azabın) özel ismi olarak "Cehennem" şeklinde yerleştiğini inceler.

        El-Cevâlîkî: Arap dilindeki yabancı menşeli kelimeleri incelediği sözlüğünde, Cehennem isminin Arapça f-a-l-e-l veznine oturtulmuş, ancak köken bakımından Acemî (Arapça dışı/İbranice) mu'arreb bir özel isim olduğunu kaydeder. Arap dilbilimcilerinin bu kelimeyi c-h-m (derin kuyu) köküne bağlama çabalarının zorlama olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "derin kuyu, dibi görünmeyen ateş" gibi halk etimolojisiyle açıklandığını, ancak aslen İbranice kökenli olduğunu belirtir. İslami eskatolojide bu kavramın, dünyada Allah'ı inkâr eden, zulmeden ve tartıları (iyilikleri) hafif gelen kimselerin ebediyen kalacakları azap yurdunu ifade eden ana terim olduğunu açıklar.

        Hâlidûn (خَالِدُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-l-d kökünün asli manasının "bir şeyin bulunduğu yerde sürekli kalması, değişmemesi, bozulmadan durması ve ebediyet" olduğunu saptar. İsm-i fâil çoğul kalıbında (ebedi kalanlar / sürekli duranlar) gelmesinin, terazisi hafif gelip iflas edenlerin Cehennem'deki durumlarının geçici bir arınma süreci değil, geri dönüşü veya çıkışı olmayan o mutlak ve kesintisiz hapis (ceza) halini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Hulûd" kavramını, bir varlığın fıtratına dışarıdan bir bozucu etki girmedikçe kendi durumunu sonsuza dek muhafaza etmesi olarak tanımlar. Ayette inkârcıların "fî cehenneme hâlidûn" (cehennemde ebedi kalıcıdırlar) formunda nitelenmelerinin; dünyadaki kısa ömürlerini kalıcı bir küfür ve şirk inadıyla (lıcâc) tüketenlerin, bu kalıcı niyetlerinin karşılığı olarak ilahi adalette kalıcı (hâlid) bir azaba çarptırıldıklarını anlambilimsel olarak vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "ebedi olanlar, sonsuzluğa erenler, sürekli kalanlar" manalarına geldiğini aktarır. Kelâm ilminde bu sıfatın (cennet ehli için de kullanıldığı gibi), cehennem bağlamında müşriklerin ve kâfirlerin azap yurdundan asla çıkamayacaklarını bildiren ve eskatolojik sürecin o mutlak finalini ilan eden temel bir ahiret terimi olduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X