فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 101. Ayet
Daralt
X
-
"Sûra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!"
Sûra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler! Eğer Artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler ifadesi bütün insanlar ile ilgili ise o takdirde -tefsircilerden İbn Abbâs ve diğerlerinin de ifade cttiği gibi- âyet mekân ve zaman farklılıkları ile ilgilidir. Yani şu mekânda ya da şu zamanda soramazlar, ama başka bir mekân ve zamanda sorabilirler, anlamındadır. Görmez misin ki bir ilâhî beyanda şöyle buyurulmuştur: "Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar". Benzer âyetler de vardır. Eğer âyet özellikle kâfirler ile ilgili ise o takdirde iki farklı izahı söz konusudur: Birincisi şöyledir: Artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler. Çünkü onlar dünyada iken başkalarına karşı birbirleriyle yardımlaşıyorlar, birbirlerinden yardım istiyorlar ve birbirlerine destek oluyorlar, şefaatçi ve yardımcı oluyorlar, arka çıkıyorlardı. Allah bildirdi ki âhirette bu durum kesilecektir ve aralarındaki bu yardımlaşma ve dayanışma orada olmayacaktır. Özellikle Araplar, birbirlerine karşı soy soplarıyla (nesep) öğünürler ve nesebe bağlı olarak birbirleriyle yardımlaşma içinde olurlardı. Allah bildirdi ki âhirette bu durum da olmayacak, soy sop bağları tamamen kopacak.
İkincisi: Aralarında nesep bağı ve bahsedilen diğer hususlar o gün için olmayacak, çünkü o günün dehşetinden ve korkusundan herkes kendi başının derdine düşecek, birbirlerini unutacaklar ve birbirlerinden kaçışacaklar. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar"; "İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün her kişinin işi başından aşkındır"; "Onu göreceğiniz gün, (her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir). Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin...". Bütün bunlar kıyametin şiddeti, dehşeti ve bundan duyulan korkular yüzünden olacaktır. Herkesin kendisiyle ilgili bir derdi olacak, bu nedenle hiç kimse yakını da olsa başkasının durumuyla ilgilenemeyecektir. Eğer bu durum (müslüman - kâfir) bütün insanlar için söz konusu ise o takdirde burada sözü edilen birbirlerine soru sorma belli bir zaman ve mekân itibariyle olacaktır; belli bir zamanda soramayacaklar, başka bir zamanda ise sorabileceklerdir, yine belli bir yerde soramayacaklar, başka bir yerde ise sorabileceklerdir, ya da bir konuyla ilgili sorabilecekler, başka bir konu hakkında ise soramayacaklardır.
Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Mevcut olan her nesep o gün kesilecektir, benim nesebim hariç". Ya da bu mealde bir söz. Buradaki "Benim nesebim hariç" sözü iki şekilde izah edilebilir. Birincisi: Nesebi ile ilgili olarak şefaati, nesebi dışındakiler için olmaz. Eğer bunu murat etmiş ise o takdirde nesebin hakikat mânasında kullanılması söz konusu olmuştur. İkincisi ise "benim nesebim'den maksadın "benim müntesiplerim" anlamında olmasıdır. Çünkü onun dininden olup da ona uyan herkes ona intisap etmiş olmaktadır. O takdirde sanki şöyle demiş gibi olur: Benden başkasına ait her türlü şefaat kesilecek, dinimi kabul etmek suretiyle bana intisap eden ve uyan kimselere olmak üzere sadece benim şefaatim kalacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Nufiha (نُفِخَ)
İbn Fâris: Kelimenin n-f-h kökünün asli manasının "içi boş bir nesneye rüzgâr/hava üflemek, havayı hızla dışarı vermek ve şişirmek" olduğunu saptar. Fiilin edilgen (meçhul) ve mazi (geçmiş zaman) kalıbında gelmesinin; kıyametin kopuş anını veya dirilişi başlatan o kozmik sesin/üflemenin, failin (İsrafil'in) kimliğinden ziyade eylemin bizzat kendisine ve o anın dehşetine odaklanmayı sağlayan bir kök işleve sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Nefh" eylemini, nefes veya hava üfleyerek bir şeyi harekete geçirmek veya tutuşturmak olarak tanımlar. Ayette eskatolojik (ahiret odaklı) bir terim olarak "Sûr'a üflenmesi" formunda kullanılmasının, yeryüzündeki biyolojik yaşamın bütünüyle sona erdirilmesi ve ardından toprağa karışmış bedenlerin (ruhların iadesiyle) yeniden diriltilmesi sürecini başlatan ilahi/kozmik bir komut olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "üflendi, nefes verildi, hava basıldı" olduğunu aktarır. Kelâm ilminde bu fiilin, İsrafil adlı meleğin "Sûr" borusuna üflemesini (Nefha-i ûlâ ve Nefha-i sâniye / ilk ve ikinci üfleyiş) ifade ettiğini; birinci üfleyişin evrenin fiziksel düzenini yıktığını, ikincisinin ise ölüleri hesap için ayağa kaldırdığını açıklar.
Es-Sûri (الصُّورِ)
Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik kökeninde Semitik dillerin dini ritüel ve eskatoloji terminolojisine işaret eder. "Sûr" kelimesinin saf Arapça olmadığını, İbranicedeki "şofar" (koç boynuzundan yapılan boru) kelimesinin Hristiyan Aramicesi ve Süryanice kanalıyla "şîpûrâ" formunda İslam öncesi Arap Yarımadası'na ulaştığını inceler. Kur'an'ın bu kadim "kozmik boru/boynuz" metaforunu alarak, kıyamet anındaki o sarsıcı ve evrensel uyanış çağrısının (nidanın) sembolü haline getirdiğini saptar.
El-Cevâlîkî: Arap dilindeki yabancı menşeli kelimeleri (mu'arreb) incelediği çalışmasında, kelimenin "boynuz, boru" manasında yabancı dillerden Arapçaya geçmiş (mu'arreb) eskatolojik bir isim olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Sûr" kelimesinin boynuz (karn) manasına geldiğini belirtmekle birlikte, bazı kıraat âlimlerinin bunu "sûret" (biçim/şekil) kelimesinin çoğulu olarak (suver) okuduklarını ve bu durumda mananın "ruhların sûretlere (bedenlere) üflenmesi" şekline dönüştüğünü aktarır. Ancak cumhurun (genel kabulün) ilk manayı (kozmik boru) benimsediğini vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ahiret tasvirlerindeki akustik (ses) öğelerini tahlil eder. Sûr'a üflenmesinin, evrenin o sessiz ve ölü sükûnetini yırtan, milyarlarca ölüyü aynı anda sarsarak dirilten mutlak, korkunç ve karşı konulamaz bir "ilahi komut/ses dalgası" olduğunu belirtir. Bu boru sesi, dünyevi zamanın bittiğinin ve ilahi zamanın başladığının kesin ilanıdır.
Ensâbe (أَنْسَابَ)
İbn Fâris: Kelimenin n-s-b kökünün temelinde "bir şeyi bir yere bağlamak, iliştirmek, aidiyet kurmak ve bir kişinin soyu/kökeni" anlamlarının yattığını saptar. Çoğul olarak (soylar / kan bağları) gelen bu ismin, başında cinsini nefyeden (kökünden reddeden) "lâ" edatıyla (lâ ensâbe / hiçbir soy bağı yoktur) kullanılmasının, kıyamet koptuğunda insanların dünyada en çok güvendikleri o kabilevi bağların tamamen kopup buharlaşmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Neseb" kavramını, doğum yoluyla (kan bağıyla) insanlar arasında kurulan fiziksel ve hukuki ilişki olarak tanımlar. Ayette Sûr'a üflendiği gün soyların geçersiz kılınmasının, ilahi mahkemede insanın dünyevi rütbesinin, ailesinin veya ırkının hiçbir şefaat/kurtarma değeri taşımadığını; adaletin bütünüyle bireysel ameller (takva) üzerinden işleyeceğini anlambilimsel olarak vurgular.
Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Arap toplumunda kabilecilik (asabiye) sistemini ve Kur'an'ın buna yönelttiği reddiyeyi analiz eder. Bedevi aklı için varoluşun yegâne güvencesi "neseb" (kan bağı ve kabile dayanışmasıdır). Sûr'a üflendiğinde "aralarında soylar yoktur" (lâ ensâbe beynehum) şeklindeki o sarsıcı ilahi ferman, Cahiliye'nin en kutsal kurumunu (asabiyeyi) ontolojik olarak sıfırlar. Ahirette insan, kabilesinin bir parçası olarak değil, çırılçıplak ve tek başına bir "birey" olarak Allah'ın huzurunda duracaktır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "soylar, sülaleler, kan bağları" olduğunu belirtir. Tefsir literatüründe bu ifadenin, dünyada soylulukla övünen müşrik aristokrasisine karşı, ahiret yargılamasında ırkın ve asaletin hiçbir iltimas (ayrıcalık) sağlamayacağını ilan eden mutlak bir eşitlik ilkesi olduğunu açıklar.
Yetesâelûn (يَتَسَاءَلُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin s-e-l kökünün asli manasının "birinden bir şey istemek, soru sormak ve talepte bulunmak" olduğunu saptar. Fiilin tefâ'ul babında (müşareket/işteşlik bildirerek) ve olumsuzluk edatıyla (ve lâ yetesâelûn / ve birbirlerine soramayacaklar) gelmesinin; insanların aralarındaki o yoğun telaş, dehşet ve varoluşsal kriz sebebiyle dünyadaki gibi yardımlaşma, hal hatır sorma veya birbirlerinden şefaat talep etme melekelerini (iletişim ağlarını) tamamen yitirmelerini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Tesa'ül" eylemini, kişilerin karşılıklı olarak birbirlerinden yardım, bilgi veya şefaat istemesi olarak tanımlar. Kıyamet anında insanların birbirlerine soru dahi soramayacak hale gelmelerinin (iletişimsel çöküşün), o günkü korkunun şiddetinden (herkesin kendi derdine düşmesinden) ve her türlü insani yardım mekanizmasının ilahi kudret karşısında iflas etmesinden kaynaklandığını vurgular.
Dücane Cündioğlu: İletişimin ve bağın kopuşunu felsefi bir dille tahlil eder. Dünyadayken kabile meclislerinde (sâmiren) toplanıp övünen, birbirlerinden güç alan ve gece gündüz konuşan o müşrik aklın; Sûr'un sesiyle birlikte bütünüyle yalnızlaşmasını, dilin (kelamın) donmasını ve insanların birbirine tamamen "yabancılaşmasını" (lâ yetesâelûn) ifade eden kusursuz bir ontolojik trajedi tablosu olduğunu belirtir. O gün ses, sadece mutlak Hâkim'e aittir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla