Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 76. Ayet

    وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad eḣażnâhum bil’ażâbi femâ-stekânû lirabbihim vemâ yetedarra’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      76. "Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rab'lerine boyun eğmediler, hâlâ da O'na yakarmıyorlar."

      77. "En sonunda üzerlerine çok şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de görürsün ki onlar bu durumda tam bir şaşkınlık ve ümitsizlik içine düşmüşlerdir."

      Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rab'lerine boyun eğmediler, hâlâ da O'na yakarmıyorlar. Allah onların beyinsizliklerini, Allah'ı bilmemelerini, kalplerinin katı, inatçı ve şirret olduklarını bildirmektedir. Çünkü onlar başlarına azap gelse bile tazarru ve niyaz ile Allah'a yönelmezler, O'na boyun eğmezler. Zira Allah'ın azabından gaflet ve cehalet üzeredirler.

      En sonunda üzerlerine çok şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de görürsün ki onlar bu durumda tam bir şaşkınlık ve ümitsizlik içine düşmüşlerdir. "Mublisûn (مُبْلِسُونَ)" kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları "müblis"i, her türlü hayırdan umudu kesilmiş kimse diye açıklamışlardır. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir"; "İnsan, iyi şeyleri istemekten usanmaz; başına bir kötülük geldiğinde ise büsbütün ümitsiz ve karamsardır". Zeccâc şöyle demiştir: "Müblis", ne yapacağını bilmeksizin şaşkın bir halde nutku duran kimsedir. Buna göre onlar kendilerine indirilen azap sebebiyle şaşkın halde ve onu savmaya dair ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette idiler. Kisâî ise "el-Müblis", suizan sahibi ve umudu kesilmiş kimsedir, demiştir. İblise İblis denilmesi de bu mâna ile irtibatlıdır. Çünkü o Allah'ın rahmetinden umudunu kesmiş ve O'ndan hiçbir beklentisi kalmamıştır. Ebû Avsece şöyle demiştir: "el-Müblis", umutsuz ve üzgün kimse demektir. Kişi umudunu yitirip üzüldüğü zaman "Eblese'r-racül" (أَبْلَسَالرَّجُلُ) denilir. Geçişli olmak üzere "Eblese gayrahû" (أَبْلَسَغَيْرَهُ) da denilir. İblise "İblis" denilmesi Allah'ın rahmetinden ümidini kesmesi ve bundan dolayı üzgün olması sebebiyledir.

      Rab'lerine boyun eğmediler. Rab'lerine, itaat etmek ve teslim olmak suretiyle boyun eğmediler, demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehaznâhum (أَخَذْنَاهُم)

        İbn Fâris: Kelimenin e-h-z kökünün asli manasının "bir şeyi zorla, aniden, kuvvetle ve sıkıca tutmak, ele geçirmek" olduğunu saptar. Fiilin tekit (pekiştirme) edatlarıyla (ve lekad ehaznâhum / andolsun ki biz onları yakaladık) ve mazi kalıbında gelmesinin, Allah'ın o inatçı ve azgın kitleyi kaçışa, mazerete veya savunmaya hiçbir fırsat bırakmayacak şekilde kıskıvrak yakalayıp cezalandırmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Ahz" eylemini, bir varlığın iradesini sıfırlayarak onu güç ve baskı altında hapsetmek, şiddetle cezalandırmak olarak tanımlar. Ayette ilahi adaletin tecellisinin bu fiille ifade edilmesinin, müşriklerin dünyevi güçlerinin, kabile dayanışmalarının ve zenginliklerinin, Allah'ın o mutlak "yakalaması" karşısında ne kadar kırılgan, zayıf ve işlevsiz olduğunu anlambilimsel olarak vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "tutmak, yakalamak, ansızın cezalandırmak, hesaba çekmek" olduğunu aktarır. Kur'an terminolojisinde bu kelimenin, ilahi uyarıları dikkate almayan ve şımarıklıklarına (tuğyan) devam eden toplumların, hiç beklemedikleri bir anda, kıtlık, yenilgi veya helak gibi acı verici bir azapla (Sünnetullah gereği) kuşatılmasını ifade ettiğini açıklar.

        El-Azâbi (بِالْعَذَابِ)

        İbn Fâris: Kelimenin a-z-b kökünün temelinde "bir şeyi alıkoymak, engellemek, uyku veya yemekten kesmek, acı vermek ve tatlılıktan uzaklaşmak" anlamlarının bulunduğunu saptar. Harf-i cer ile (azap ile / azapla) gelen bu ismin, inkârcıların azgınlık (tuğyan) içinde yaşadıkları o "tatlı ve şımarık" hayatın, aniden dayanılmaz bir elem, acı ve tinsel/fiziksel bir yıkımla (azap) kesintiye uğratılmasını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Azap" kavramını, insanın fıtratına aykırı olan, ona derin bir ızdırap veren ve onu konforundan alıkoyan her türlü bedensel ve ruhsal ceza olarak tanımlar. "Biz onları azapla yakaladık" cümlesindeki bu kelimenin, Mekke müşriklerinin maruz kaldığı şiddetli açlık/kıtlık yıllarını (veya Bedir'deki mağlubiyeti) nitelediğini ve kibrin zorunlu faturası olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "elem, acı, şiddetli ceza, eziyet" olduğunu aktarır. Kelâm ilminde bu kavramın, ilahi uyarıları reddedip inat eden (lıcâc) zalimlere adaletin tesisini sağlamak üzere dünyada verilen caydırıcı ve sarsıcı ilahi yaptırımları (musibetleri) ifade ettiğini açıklar.

        İstekânû (اسْتَكَانُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin kökü hakkında iki farklı etimolojik yaklaşımı aktarır. Birincisi k-y-n (veya k-v-n) kökünden (kiyan) geldiği ve "küçülmek, boyun eğmek, zillet ve acziyet göstermek" anlamı taşıdığıdır. İkincisi ise s-k-n kökünden (sükûnet/meskenet) geldiği ve "hareketsiz kalmak, zayıflığından dolayı sinmek" manasına ulaştığıdır. Her iki durumda da fiilin olumsuzluk edatıyla (fe mestekânû / boyun eğmediler) gelmesinin, müşriklerin yediği ağır darbeye (azaba) rağmen o hastalıklı kibirlerini bir türlü kırmamalarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "İstekâne" eylemini, insanın karşılaştığı şiddetli bir bela veya ezici bir güç karşısında kendi acziyetini kabul ederek tevazu göstermesi, başını eğmesi olarak tanımlar. Ayette azapla sarsılan Mekke aristokrasisinin bu eylemi gerçekleştirmemesinin (boyun eğmemesinin), aklın değil, katılaşmış kalplerin ve putlaşmış egonun trajik bir direnişi olduğunu anlambilimsel olarak vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Müşrik kibrinin psikolojik dayanıklılığını (veya körlüğünü) inceler. "İstekâne" kelimesinin, yenilgiyi kabullenip boyun bükme erdemi olduğunu belirtir. Kur'an'ın "azapla yakalanmalarına rağmen yine de boyun eğmediler" tespitiyle, Cahiliye elitlerinin statülerini ve sahte onurlarını, kendi canlarından ve gerçek kurtuluşlarından daha üstün tuttukları o akıl dışı kibri felsefi bir dille tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "boyun eğmek, zillet göstermek, acziyetini kabul etmek, teslim olmak" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, felaket anında bile Allah'a karşı müstağni (kendi kendine yeterli) görünmeye çalışan, gururlarından taviz vermeyen ve tövbe kapısına gitmekten nefretle kaçınan o inatçı müşrik karakterini özetlediğini açıklar.

        Rabbihim (لِرَبِّهِمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin r-b-b kökünün asli manasının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, terbiye etmek, efendilik yapmak ve onu aşama aşama olgunluğa ulaştırmak" olduğunu saptar. Aidiyet zamiri ve yönelme edatıyla (Rablerine / Onların Rabbine) gelen bu ismin, boyun eğilmesi ve yalvarılması gereken yegâne otoritenin, aslında onları var eden ve terbiye eden gerçek "Efendi" olduğunu belirttiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Rabb" kavramının, bir nesneyi yavaş yavaş geliştirerek olgunlaştıran varlık demek olduğunu açıklar. İnkârcıların şahsiyetini analiz ederken; onların zalim bir despota değil, "kendi Rablerine" (rabbihim) boyun eğmekten kaçınmalarının, Yaratıcı ile kul arasındaki o varoluşsal şefkat ve bağı bütünüyle kopardıklarını, rabliği kendi egolarına (hevalarına) verdiklerini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin "malik, sahip, terbiye eden" anlamlarına geldiğini aktarır. Ayetin bağlamında bu ismin, insanın musibetler karşısında acziyetini sunacağı (istekâne) ve sığınacağı mutlak sığınağın sadece "Rububiyet" (mutlak terbiye edicilik ve sahiplik) makamı olduğunu belgelediğini açıklar.

        Yetedarra'ûn (يَتَضَرَّعُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin d-r-a kökünün asli manasının "koyun, inek gibi hayvanların süt verdiği organ, meme (dar') ve yavrunun memeyi emmek için ağzını yaklaştırması, sığınması" olduğunu saptar. Tefa'ul babında (tadarru) geniş zaman kipiyle ve olumsuzluk edatıyla (ve mâ yetedarra'ûn / ve yalvarmıyorlar) gelen bu fiilin; zayıf bir yavrunun anasının şefkatine muhtaç olması gibi, insanın da Yaratıcı'nın rahmetine mutlak bir ihtiyaç, zillet, yakarış ve alçakgönüllülükle sığınma eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Tadarru" kavramını, insanın acziyetini, fakrını (muhtaçlığını) ve küçüklüğünü bütünüyle idrak ederek Allah'a boyun büküp O'na zelil bir şekilde yalvarması olarak tanımlar. Müşriklerin azapla sarsılmalarına rağmen "yalvarmamalarının" (mâ yetedarra'ûn), onların içlerindeki o taşlaşmış kibrin, fıtrattaki sığınma güdüsünü bile yok edecek kadar tehlikeli bir boyuta ulaştığını anlambilimsel olarak vurgular.

        Dücane Cündioğlu: İnsanın ontolojik çaresizliği ile tadarru (yakarış) arasındaki estetik ve felsefi bağı tahlil eder. Bu kelimenin, Kur'an'daki en dokunaklı teslimiyet (boyun büküş) ifadelerinden biri olduğunu belirtir. Azabın pençesindeki insanın "tadarru" etmemesinin (yavrunun memeye koşması gibi Rabbine koşmamasının), insanın kendi fıtratına ihanetini, egosunun büyüklüğü altında ezilmesini ve mutlak iyiliğe (şefkate) karşı gösterdiği o akıl almaz ve intiharvari direnci resmettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "boyun bükerek yalvarmak, acziyet içinde dua etmek, sızlanmak" olduğunu belirtir. Tefsir ve tasavvuf ilminde bu eylemin, insanın kibrini (istikbar) kırarak ilahi rahmeti celbeden en ihlaslı dua (münacat) hali olduğunu; inkârcıların ise azap anında dahi bu erdemi (tadarruu) gösteremedikleri için ebedi bir yıkıma doğru sürüklenişlerini özetlediğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X