Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 71. Ayet

    وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velevi-ttebe’a-lhakku ehvâehum lefesedeti-ssemâvâtu vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) bel eteynâhum biżikrihim fehum ‘an żikrihim mu’ridûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Eğer hak (hukuk ve düzen) onların keyfi arzularına uysaydı muhakkak ki gökler, yer ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu. Hayır! Biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirmektedirler."

      Hak

      Eğer hak (hukuk ve düzen) onların keyfi arzularına uysaydı. Müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle söylemiştir: Burada Hak'tan maksat Allah'tır. Yani eğer Allah, küfürleri ve şirklerine bağlı olarak onların keyfi arzularına uyacak olsaydı o takdirde gökler, yer ve bunlar arasındaki her şey fesada gider, düzen bozulurdu. Bunun yorumu şöyledir: Küfür ve şirk sonucu olmayan bir şeydir. Akıbeti olmayan şey de akıl ve hikmete göre boş, bozuk ve hoş görülmeyen şeylerdir. Bazıları şöyle demiştir: Burada Hak'tan maksat Allah'ın kitabıdır ki o da Kur'ân'dır. Mâna şöyle olur: Eğer bu Kur'ân, onların hevâ ve hevesleri doğrultusunda gelseydi o takdirde sözü edilen yer ve gökler tümüyle fesada giderdi. Çünkü o takdirde bilgece olmaz, hikmetten uzak olurdu. Eğer hak (hukuk ve düzen) onların keyfi arzularına uysaydı. Bu ilâhî beyanın sözü edilen Hak ile bağlantılı olması da mümkündür ki o da şu beyandır: "Bilakis o, kendilerine gerçeği getirmiştir, ama onların çoğu gerçeği sevmiyorlar". Yani sözü edilen Hak, risâlet yahut Kur'ân, ya da her türlü hayır ise -çünkü Hak her türlü hayrın, akıl ve hikmetçe güzel görülen şeyin adıdır- ve sözü edilen Hak, onların arzu ve heveslerine tâbi olursa ve onların keyfî arzuları istikametinde düzenlemelere gidip, Allah'tan başkasına ibadet etmeleri, bu taptıkları şeyleri ilâhlar diye isimlendirmeleri, ölümden sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını yalanlamaları, tevhide yanaşmamaları ve benzeri ihtiyar ettikleri ve yaptıkları fiilleri tasvip edecek olsaydı o takdirde gökler, yer ve sözü edilen diğer varlıklar helâk olur, düzen bozulurdu. Zira onların ve bahsedilen göklerin, yerin ve bunlar arasında olan nesnelerin yaratılışı hikmetin ve aklın gereği olarak yaratılmamış olurdu. Çünkü onları ve andığı nesneleri onların yapmakta olduğu fiillerine bağlı olarak yaratmıştır. Eğer onların fiilleri hikmet ve aklın gereği olmaktan çıkar, aksine sefihlik ve cehalet üzere olursa o takdirde kendileri için yaratılmış ve inşa edilmiş olan şeyler de aynı şekilde hikmet ve aklın gereği olmaktan çıkar. Zira Allah'ın bir şeyi yaratması ve yapması, belli bir amaca dayanmıyorsa o takdirde hikmetten uzak olur. En doğrusunu Allah bilir. Hak'tan maksadın Resûlullah olması da mümkündür. Yani Allah'ın peygamberi onların hevâ ve heveslerine uyacak olursa o takdirde bahsedilen varlıklar fesada uğrar ve bozulur demektir.

      Zikir; Şan ve Şeref

      Hayır! Biz onlara şan ve şereflerini getirdik. Müfessirler şöyle demişlerdir: Buradaki "zikr (ذِكْر)" kelimesinden maksat şerefleri, ünleri demektir. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Ve muhakkak ki o, hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride ondan mesul olacaksınız".

      Fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirmektedirler. Buradaki "zikr (ذِكْر)" şeref anlamındadır. Zikrin az yukarıda sözü edilen Hak olması da mümkündür. Yani eğer onlar sözü edilen Hakkı kabul etselerdi ve ona yönelselerdi, o takdirde Hz. Peygamber'in ashabının ölümleri ardından hayırla yad edilmeleri gibi ölüp gittikten sonra arkalarından hayırla yad edilirler ve bu onlar için bir şeref olurdu. Görmez misin ki çocuklar, atalarının adlarıyla yaşamaktadırlar ve "Ben falanca oğullarındanım!" demektedirler. İnsanlar da bundan ötürü o kimseye iyilik etmekte, saygı göstermektedirler. Ama onlara (kâfirlere) gelince onlar hiçbir zaman bu şekilde anılmayacaklardır. Bu da bizim dediğimizin doğruluğuna delil olur. Biz onlara şan ve şereflerini getirdik. Bunun, şayet inanmış olsalardı onlar için bir övgü olması da muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda olduğu gibi: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" ; "İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık..." ; "Muhacirlerin ve ensarın ilkleri ile (onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan razıdırlar)". Bu ve benzeri ilâhî beyanlarda olduğu gibi Allah iman edenleri övmektedir. Eğer onlar da inanacak olurlarsa, onlar da övgüye hak kazanacaklardır. Biz onlara şan ve şereflerini getirdik. Şu anlamı vermek de mümkündür: Yani onlar için hayır dua ile. O da müminler için melekler ve Allah'ın peygamberi tarafından yapılmış olan dualardır. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "[Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: "Ey Rabbimiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!)]"; "Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah'tan af dile!" ve Nuh'un duası: "Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla, zâlimleri ise daima helåk et". Keza İbrahim peygamberin sözü ve duası gibi. Eğer onlar inanmış olsalardı o takdirde tüm meleklerin ve resüllerin duasını hak edeceklerdi. Yahut onlar iman ve tasdik etmiş olsalardı o takdirde diğer iman edenler gibi onların da ünlerini kıyamet gününe kadar baki kılacaktık. Bütün bunlar, müfessirlerin de dediği gibi onlar için şeref ve şan olarak yazılmış olacaktı. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İttebea (اتَّبَعَ)

        İbn Fâris: Kelimenin t-b-a kökünün asli manasının "bir şeyin izinden gitmek, peşine takılmak, bir nesneyi diğerinin ardına eklemek ve ona uymak" olduğunu saptar. Fiilin İftial babında (uydu/tâbi oldu) gelmesinin, körü körüne bir taklitten ziyade, iradi bir yönelişi ve bir otoriteyi rehber edinerek onun peşinden gitme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Tebîa" kavramını, bir kimsenin mekân, zaman veya rütbe olarak diğerinin hemen arkasında konumlanması, onun adımlarını izlemesi olarak açıklar. Ayette "Şayet Hak onların hevalarına uysaydı" (ve levittebe'al hakku ehvâehum) şeklinde zikredilmesinin; evrensel gerçeğin ve ilahi iradenin, insanların değişken arzularına boyun eğmesinin (tâbi olmasının) ontolojik bir imkânsızlık olduğunu anlambilimsel olarak vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "tâbi olmak, uymak, izinden gitmek" manalarına geldiğini aktarır. Kelâm ilminde bu eylemin, insanın ilahi yasalara uyması gerekirken, tam tersine ilahi yasaların insanın şahsi tutkularına (hevasına) göre şekillenmesi (tâbi olması) yönündeki o kibirli müşrik beklentisini reddetmek için kullanıldığını açıklar.

        El-Hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-k-k kökünün temelinde "bir şeyin sabit, kesin, sarsılmaz, doğru ve değişmez bir gerçeklik olması" anlamlarının yattığını saptar. Ayette harf-i tarifle (El-Hak) gelmesinin, insanın zihnindeki sübjektif doğrulardan bağımsız, mutlak, ilahi ve evrenin işleyişini sağlayan o sarsılmaz nesnel gerçekliği nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ontolojisinde "Hak" kavramının taşıdığı felsefi ağırlığa dikkat çeker. "Hak" kelimesinin burada "hevâ" (temelsiz arzu) kelimesinin tam zıddı olarak konumlandırıldığını belirtir. Hak, evrendeki ilahi nizamı, adaleti ve ahlaki yasaları temsil ederken; heva, kaosu ve bencilliği temsil eder. "Hak"kın hevalara uyması, evrenin rasyonel ve ahlaki temelinin çökmesi anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "gerçek, doğru, sabit olan, adalet" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, Allah'ın zatını, Kur'an'ı, İslam'ı ve evrendeki kusursuz matematiksel/fiziksel düzeni kapsayan şemsiye bir hakikat terimi olduğunu açıklar.

        Ehvâehum (أَهْوَاءَهُمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-v-y kökünün asli manasının "yukarıdan aşağıya düşmek, boşluk, hava ve nefsin asılsız, temelsiz arzulara meyil etmesi" olduğunu saptar. Çoğul iyelik ekiyle (onların hevaları) gelen bu kelimenin, akli bir temeli olmayan, tamamen şahsi çıkarlardan ve anlık tutkulardan doğan, insanı boşluğa (helake) düşüren o tehlikeli hevesleri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Hevâ" kavramını, aklın kontrolünden çıkmış, ilahi veya rasyonel hiçbir kural tanımayan şiddetli nefsani arzu olarak tanımlar. Ayette çoğul (ehvâ) formunda kullanılmasının; hakikatin tek (Hak) olmasına karşılık, her insanın veya grubun kendine has farklı, çelişkili ve kaotik tutkuları (hevaları) bulunduğunu, bunların hiçbir zaman evrensel bir doğru etrafında birleşemeyeceğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Heva kavramının felsefi ve psikolojik boyutunu tahlil eder. Müşrik aklın en büyük krizinin, kendi "sübjektif yanılgılarını ve tutkularını" (ehvâehum) evrensel gerçekliğe (Hak'ka) dayatması olduğunu belirtir. Hakikat, bu çoğul ve bencil tutkulara boyun eğdiğinde, evrenin o muazzam uyumu yerini kaçınılmaz bir yıkıma bırakacaktır. Bu kelime, hakikati kendi çıkarlarına göre eğip bükmek isteyen kibrin dilbilimsel adıdır.

        Lefesedeti (لَفَسَدَتِ)

        İbn Fâris: Kelimenin f-s-d kökünün temelinde "bir şeyin doğruluk ve istikamet halinden çıkması, bozulması, çürümesi ve haddi aşması" anlamlarının bulunduğunu saptar. Fiilin başındaki tekit (pekiştirme) "lâm"ı ile birlikte (kesinlikle fesada uğrardı/bozulurdu) gelmesinin, Hakk'ın hevalara uyması durumunda ortaya çıkacak olan yıkımın ihtimal dâhilinde değil, mutlak ve kaçınılmaz bir son olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Fesad" kavramını, az veya çok olsun, bir şeyin itidalden (dengeden) sapması ve "salâh"ın (düzenin/iyiliğin) zıddı olması şeklinde tanımlar. Ayette fesada uğrayacak olan şeyin "gökler ve yer" olarak zikredilmesinin, ahlaki yozlaşmanın (hevalara uymanın) sadece toplumsal bir kaosa değil, evrenin (kozmosun) tüm fiziksel ve ontolojik dengesini paramparça edecek kozmik bir çöküşe yol açacağını anlambilimsel olarak vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Fesad kavramının Kur'an'daki kozmolojik işlevini analiz eder. İnsan iradesinin (hevasının) evrensel yasalara (Hakk'a) müdahale etmesinin, evrendeki o hassas ekolojik ve ahlaki ahengi (mizanı) nasıl yok ettiğini belirtir. Bu eylemin, kâinatı bir düzen (kozmos) olmaktan çıkarıp bütünüyle çürümüş bir kaosa (fesada) sürükleyeceğini felsefi bir dille tescil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "bozulmak, çürümek, dengesi sarsılmak, yozlaşmak" olduğunu aktarır. Tefsir ilminde bu fiilin, Allah'ın tek ve mutlak iradesi yerine, insanların birbirleriyle çelişen tutkularının evrene egemen olması durumunda kâinatın derhal yok olacağını ispatlayan kelâmî bir delil (burhân-ı temânü') bağlamında kullanıldığını açıklar.

        Es-Semâvâtu (السَّمَاوَاتُ)

        İbn Fâris: Kelimenin s-m-v kökünün asli manasının "yükseklik, ulu olmak ve yukarıya doğru kalkmak" olduğunu saptar. Çoğul formda (gökler) gelen bu kelimenin, yeryüzünün üzerinde yükselen, uzayı ve gök cisimlerini barındıran o muazzam fiziksel ve kozmik yapıların tamamını ifade ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "gökler, yüksek tabakalar" manalarına geldiğini aktarır. Ayetin bağlamında "yer" (arz) kelimesiyle birlikte zikredilerek, evrenin bütününe işaret eden kapsayıcı bir kozmolojik terim olduğunu; Hakk'ın hevalara uyması durumunda bu muazzam sistemin anında çökeceğini (fesada uğrayacağını) açıklar.

        El-Ardu (وَالْأَرْضُ)

        İbn Fâris: Kelimenin e-r-d kökünün temelinde "aşağıda olan şey, ayak basılan yer ve taban" anlamlarının bulunduğunu saptar. Semâ (gök) kelimesinin ontolojik zıddı olarak kullanılan bu ismin, insanların üzerinde yaşadığı, rızıklandığı ve medeniyetler kurduğu yeryüzünü (dünyayı) nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Arz" kelimesini yeryüzü ve dünya tabakası olarak tanımlar. "Gökler ve yer" tamlamasının Kur'an'da makro ve mikro evreni, varlık âleminin bütününü temsil ettiğini; insanın şahsi tutkularının (hevasının) bu devasa yapının varoluşsal yasalarıyla (Hak ile) asla boy ölçüşemeyeceğini vurgular.

        Zikrihim (بِذِكْرِهِمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin z-k-r kökünün asli manasının "bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak, dile getirmek, şan, şeref ve itibar" olduğunu saptar. Ayette iyelik ekiyle (onların zikriyle/öğüdüyle) gelmesinin iki yönlü bir kök işleve sahip olduğunu belirtir: Birincisi "onlara yöneltilmiş uyarı", ikincisi ise "onların onurunu ve şerefini yüceltecek olan ilahi mesaj".

        Angelika Neuwirth: Kur'an'ın retorik ve edebi formunu incelerken "zikr" kelimesinin bu bağlamdaki çok katmanlı yapısına dikkat çeker. "Biz onlara zikirlerini getirdik" (âteynâhum bi zikrihim) ifadesinin, Kur'an'ın sadece ahlaki bir öğüt olmadığını; aynı zamanda Arap toplumunu tarihin dışına itilmişlikten kurtarıp onlara yeryüzünde asil bir kimlik, tarihi bir misyon ve "itibar" (şan/şeref) kazandıran bir belge olduğunu metin dilbilimi açısından tahlil eder. İnkârcılar aslında kendi itibar belgelerinden yüz çevirmektedirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "hatırlamak, anmak, öğüt, şeref, şan" olduğunu belirtir. Tefsir literatüründe bu kelimenin, Kur'an'ın evrensel isimlerinden biri olduğunu; onun insan fıtratındaki unuttuğu hakikatleri ona hatırlatan ve ona uyanları dünyada ve ahirette şereflendiren ilahi bir mesaj olduğunu açıklar.

        Mu'ridûn (مُّعْرِضُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin a-r-d kökünün temelinde "bir şeyin eni, genişliği, yan tarafı ve bir şeyin karşısına çıkmak" anlamlarının yattığını saptar. İf'âl babından ism-i fâil çoğul yapısında (yüz çevirenler) gelen bu kelimenin, bir konuya doğrudan (yüz yüze) bakmaktan kaçınıp, ona yanını/omzunu dönerek kasten ilgisiz kalmak ve ondan uzaklaşmak eylemini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "İ'râz" kavramını, bir şeye yüz çevirmek, ondan nefretle veya kibirle yüzünü başka bir tarafa döndürmek olarak tanımlar. Ayette inkârcıların "kendi zikirlerinden (şereflerinden/öğütlerinden) yüz çevirenler" olarak nitelenmelerinin; onların kendilerini yüceltecek olan ilahi lütfa karşı sergiledikleri o nankörce, kaskatı ve ahmakça ilgisizliği anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Müşriklerin tebliğ karşısındaki psikolojik reflekslerini tahlil eder. "İ'râz" kelimesinin, fikri bir tartışmadan ziyade fiziksel ve zihinsel bir "ambargoyu" ifade ettiğini belirtir. Vahyin sarsıcı gerçekleriyle yüzleşmekten korkan seçkinlerin, hakikati duymamak için ona kasten "yan çizmeleri" ve ilgisiz görünmeye çalışmaları, onların en belirgin savunma mekanizmasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat manasının "sırt dönenler, yüz çevirenler, ilgisiz kalanlar" olduğunu aktarır. Kelâm ilminde bu sıfatın, inat, taassup veya kibir yüzünden Allah'ın ayetlerini dinlemeyi, anlamayı ve onlarla amel etmeyi reddeden inkârcı aklın karakteristik bir tutumu olduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X