Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 70. Ayet

    اَمْ يَقُولُونَ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em yekûlûne bihi cinne(tun)(c) bel câehum bilhakki veekśeruhum lilhakki kârihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Veya onda bir çeşit cinnet bulunduğunu mu söylüyorlar? Bilakis o, kendilerine gerçeği getirmiştir, ama onların çoğu gerçeği sevmiyorlar."

      Veya onda bir çeşit cinnet bulunduğunu mu söylüyorlar? Bu beyanın mânası şöyledir: Onlar bilmektedirler ki onda herhangi bir cinnet hali yoktur. "Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" Bunlara atalarına gelmeyen bir şeyin gelmiş olması ve bunların ataları için söz konusu olmayan bir hususiyete sahip olmaları da mümkündür. Nitekim İbn Abbas da bu doğrultuda şöyle demiştir: Yemin olsun ki bunlara önceki atalarına gelmeyen şeyler gelmiştir. Şu da mümkündür: "Onlar bu söz (Kur'an) üzerinde hiç düşünmezler mi?" kavl-i celîlinin onda bir cinnet bulunduğunu mu söylüyorlar meâlindeki beyana kadar devam etmesi de mümkündür. Çünkü bu söz onun üzerinde tefekkür edilmesi, peygamberin tanınması ve onda herhangi bir şekilde cinnet durumu olmadığının görülmesi konusunda emir konumunda gelmiş olmaktadır. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: "Düşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur; o ancak kesin bir uyarıcıdır.]" Onda, onların nitelediği gibi hiçbir şekilde cinnet alâmeti yoktur ya da bahsettiğimiz gibi onlar üzerinde durup düşündüler ve onun hak resûl olduğunu, onda delilik namına hiçbir şeyin bulunmadığını anladılar, fakat makam ve mevkilerini kaybetmemek için kendi tâbilerinin ve ayak takımlarının kafalarını onun hakkında karıştırmak istediler.

      Bazıları şöyle demişlerdir: "Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" meâlindeki beyanda azaptan muaf olmaktan bahsedilmiştir. Bilakis o, kendilerine gerçeği getirmiştir. "Hak (الْحَقَّ)" kelimesinden maksat Allah katından risâleti (peygamberlik) ve Kur'ân'ı getirmesi, tapınmakta oldukları putlara değil sadece Allah'a ibadet yapılması esasını yerleştirmesidir.

      Ama onların çoğu gerçeği sevmiyorlar. Hakkı sevmiyorlar çünkü mutlak Hakkı tanıyıp ona tâbi oldukları zaman ellerinden riyasetin gideceğinden, halk üzerindeki birtakım çıkarlarından mahrum kalacaklarından endişe ediyorlardı. Ya da hakkı bilmeleri sonucunda olacak şeyleri sevmiyorlar. Yoksa akıl sağlığı yerinde olan hiçbir kimsenin Hakk'ı öğrendikten sonra ondan hoşlanmaması ve ona uymaktan kaçınması söz konusu olamaz. Ancak sözünü ettiğimiz bu iki sebepten dolayı olması hali müstesnadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cinnetun (جِنَّةٌ)

        İbn Fâris: Kelimenin c-n-n kökünün asli manasının "bir şeyi örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak ve gözden saklamak" olduğunu saptar. Geceye (cennetül leyl), anne karnındaki yavruya (cenin) ve görünmez varlıklara (cin) bu kökten isimler verildiğini hatırlatarak; "cinnet" kelimesinin, aklın örtülmesi, düşünme yetisinin gizlenmesi/kaybolması (delilik) anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Cinnet" kavramını, aklı örten, kişinin rasyonel düşünmesini ve normal davranmasını engelleyen şiddetli ruhsal bozukluk (delilik) olarak tanımlar. Ayette inkârcıların "Onda bir delilik (cinnet) mi var?" diyerek peygambere iftira atmalarının, vahyin o muazzam entelektüel ve ahlaki meydan okumasına rasyonel bir cevap veremediklerinde başvurdukları en ilkel karakter suikastı olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu: İnkârcı aklın başvurduğu bu "cinnet" iftirasının felsefi ve psikolojik arka planını tahlil eder. Müşriklerin peygamberi "mecnun" (cinnet geçiren) olarak etiketlemelerinin bir savunma mekanizması olduğunu belirtir. Çünkü eğer peygamber akıllıysa, onun getirdiği o sarsıcı hakikatlere (ahirete, eşitliğe) uymak zorunda kalacaklardır. Ancak onu "deli" ilan ederlerse, söylediklerini (Kur'an'ı) mantık dışı sayıp, kendi konforlu hayatlarını değiştirmekten (ahlaki sorumluluktan) kurtulacaklardır. Bu kelime, kibrin ürettiği kurnazca bir kaçış stratejisidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Müşriklerin tebliğ karşısındaki propaganda dilini inceler. "Cinnet" kelimesinin burada kitleleri vahiyden uzak tutmak için üretilmiş kasıtlı bir algı operasyonu olduğunu belirtir. Peygamberin getirdiği tevhid inancı, Cahiliye'nin putperest sistemine o kadar taban tabana zıttır ki, bu yeni sistemi ancak "aklını yitirmiş" birinin savunabileceği algısını (toplumsal baskıyı) yaratarak hakikati boğmaya çalıştıklarını ifade eder.

        Bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-k-k kökünün temelinde "bir şeyin sabit, kesin, sarsılmaz, doğru ve değişmez bir gerçeklik olması" anlamlarının yattığını saptar. Ayette "bel câehum bil hakkı" (hayır, o onlara hak ile geldi) yapısıyla kullanılmasının; peygamberin mesajının bir cinnet/hezeyan hevesi olmadığını, aksine evrenin ve varoluşun o mutlak, objektif ve sarsılmaz "doğrusunu" (hakkı) temsil ettiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kur'an'ın ontolojisinde "Hak" kavramının taşıdığı felsefi ağırlığa dikkat çeker. "Hak" kelimesinin, müşriklerin uydurduğu efsaneleri, putları ve sübjektif arzuları (hevaları) parçalayan, insanın zihinsel kurgularından bağımsız, mutlak ve ilahi gerçeklik olduğunu belirtir. Peygamberin "Hak ile" gelmesi, yalan (batıl) üzerine kurulu o sahte medeniyetin rasyonel ve ahlaki iflasını ilan eden kozmik bir müdahaledir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "gerçek, doğru, sabit olan, adalet" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, vahyin içeriğinin hiçbir asılsız iddiaya (batıla) yer bırakmayan, fıtrata tam uygun, akli ve teolojik kesinliği ifade eden en temel Kur'ani terim olduğunu açıklar.

        Kârihûn (كَارِهُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin k-r-h kökünün asli manasının "bir şeyin insana zor ve ağır gelmesi, tiksinmek, hoşlanmamak ve nefsin bir şeyi şiddetle reddetmesi" olduğunu saptar. İsm-i fâil çoğul kalıbında gelen bu kelimenin, sıradan bir isteksizliği değil; içsel, derin ve bütünüyle duygusal (irrasyonel) bir nefreti, zorlanmayı ve tahammülsüzlüğü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kerh" kavramını, insan doğasının veya aklının kendisine aykırı bulduğu şeyi şiddetle itmesi, ondan kaçınması olarak tanımlar. Ayette inkârcıların çoğunluğunun "Haktan tiksinenler/hoşlanmayanlar" (lil hakkı kârihûn) olarak nitelenmesinin; onların Kur'an'ı mantıksız buldukları için değil, Kur'an'ın getirdiği ahlaki yükümlülükler (adalet, hesap verme) kendi bencil arzularına (hevalarına) ağır ve "tatsız" geldiği için reddettiklerini anlambilimsel olarak vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi psikolojisini incelerken "kerh" (hoşlanmama/nefret) eyleminin ahlaki boyutunu analiz eder. Müşriklerin hakikate karşı duydukları bu "nefretin" (kârihûn), kibrin (istikbarın) en doğal sonucu olduğunu belirtir. Yeryüzünde mutlak özgür olduklarını sanan (müstağni) şımarık elitler, Allah'ın koyduğu sınırlara (Hak'ka) boyun eğmeyi onur kırıcı bir kölelik olarak algıladıkları için, doğrudan o sınırların kendisine (Hak'ka) karşı derin bir tiksinti duyarlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat manasının "tiksinenler, hoşlanmayanlar, zorlananlar, nefret edenler" olduğunu belirtir. Ahlak ve tefsir ilminde bu ifadenin, insanın hakikati idrak etmesine rağmen, salt dünyevi çıkarları, arzuları ve statükosu sarsılmasın diye o hakikati (hakkı) düşman belleme eğilimini (psikolojik direncini) tanımladığını açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X