اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّل۪ينَۘ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
"Onlar bu söz (Kur'ân) üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?"
Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Denildi ki söz anlamına gelen "el-kavl (الْقَوْلَ)" kelimesinden maksat Kur'ân'dır. Şöyle bir anlam vermek de mümkündür: Ahirette dünya için söyleyecekleri söz üzerinde düşünselerdi ya! O söz de şu temenni ve yakarışlarıdır: "Keşke ... (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!" Ve de yakarışlarını ifade eden şu sözdür: "İzâ hüm yec'erûn (إِذَاهُمْيَجْأَرُونَ)" yani "bakarsın ki onlar feryadı basarlar". Şöyle bir yorum da mümkündür: Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Yani onlar elbette söz üzerinde durup düşündüler fakat inatlaştılar, tavır aldılar ve büyüklük tasladılar. Sırf kibir ve inatları yüzünden ona kulak verip de boyun eğmediler. Onların kulaklarına şu ilâhî beyanların çalındığını görmez misin: "Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!": "De ki: 'Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar'". İmdi bu âyetleri duyup da üzerinde düşünmemeleri mümkün değildir. Buradan da anlaşılıyor ki onlar Kur'ân üzerinde düşündüler, onun Allah kelâmı olduğunu anladılar, ne var ki sırf kibirleri ve böbürlenmeleri yüzünden ona tâbi olma ve boyun eğme yolunu tutmayıp ondan yüz çevirdiler inat edip, büyüklük tasladılar ve tavır aldılar.
Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Bahsettiğimiz gibi bunun iki farklı izahı mümkündür: Birincisi onun üzerinde düşünmeyi, tefekkürü terketme ve ondan yüz çevirme mânası, yani onun üzerinde durmadılar ve düşünmediler. İkincisi onun üzerinde durup gerçek bir tefekkürde bulunmanın gerekliliği anlamında olabilir. Yani onlar onun üzerinde durup tefekkür ettiler, düşündüler, onun hak olduğunu ve Allah katından indirilmiş olduğunu anladılar, ancak sırf inatları ve taşkınlıkları yüzünden, riyasetlerini kaybedecekleri endişesinden, ellerindeki söğüşleme imkânlarının sürdürülmesini istediklerinden dolayı ona tâbi olmadılar. Hangi anlam olursa olsun her ikisinde de sırt çevirmek ve üzerinde düşünmeye yanaşmamak suretiyle kavrayamadıkları Allah'ın hüccetleri ve burhanları kendilerini susturucu mâhiyettedir. Bu haliyle onlar, bilgilenme imkânları olduğu halde onları kullanmayarak cehalet içinde kalmaları ve üzerinde tefekkürü terketmeleri yüzünden Allah'ın azabını ve gazabını hak etmişlerdir. Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Bu lafzın zâhiri soru olmaktadır. Ancak hakikat anlamı onun gereklilik bildirmesidir. Zira Allah'ın herhangi bir kimseye bilgilenme için soru sorması caiz değildir, çünkü o Allâmü'l-guyûbdur; her şeyi bilir. O itibarla bu lafız soru için değil gereği yapılması içindir. [Yani "Düşünmezler mi? değil, "Düşünsünler!" şeklinde emir anlamındadır.]
Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Yani onlara daha önceki atalarına gelen peygamber geldi. Onlara gelen her şey atalarına da gelmiştir. Peygamber gelmesi sadece kendilerine özgü bir olay değildir, bu itibarla onu nasıl inkâra kalkışırlar. Görmez misin ki onlar şöyle demişlerdi: "Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. (Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece [haktan] uzaklaşmalarını arttırdı.)" Bu beyanlardan da anlaşılıyor ki onlar daha önceki ümmetlere resûl gönderildiğini itiraf etmekteydiler: Şu âyet de buna göre anlaşılır: 69. ayet.
Yorumu Yorumla
-
Yeddabberû (يَدَّبَّرُوا)
İbn Fâris: Kelimenin d-b-r kökünün asli manasının "bir şeyin arkası, sonu, peşi ve bir eylemin varacağı nihai nokta" olduğunu saptar. Fiilin tefa'ul babında (tedebbür) gelmesinin, sadece yüzeysel bir bakışı değil; sözün veya olayın arkasına, derinliğine ve doğuracağı sonuçlara nüfuz etmeyi gerektiren yoğun ve yorucu bir zihinsel çabayı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Tedebbür" kavramını, bir meselenin sonunu ve arkasında yatan hikmeti (akıbeti) düşünmek olarak tanımlar. Ayette olumsuz soru edatıyla (E fe lem yeddabberû / Onlar hiç derinlemesine düşünmediler mi?) kullanılmasının, inkârcıların Kur'an karşısındaki temel krizini deşifre ettiğini; onların itirazlarının rasyonel bir delile değil, bütünüyle sığ, düşüncesiz ve aceleci bir ön yargıya dayandığını vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin barındırdığı epistemolojik (bilgi felsefesi) eleştiriye dikkat çeker. "Tedebbür" eyleminin terk edilmesinin, müşrik aklın ilahi mesaja karşı sergilediği entelektüel tembelliği resmettiğini belirtir. Kur'an'ın bu fiili kullanarak, hakikatin ancak aklı zorlayarak, metnin ardındaki ilahi kastı (amacı) arayarak bulunabileceğini anlambilimsel olarak şart koştuğunu tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "arkasına bakmak, sonuçlarını hesap etmek, inceden inceye düşünmek" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, Kur'an ayetlerinin sadece lafzen okunmasını değil, manası ve hikmeti üzerinde tefekkür edilmesini zorunlu kılan en temel anlama ve yorumlama (hermeneutik) yöntemi olduğunu açıklar.
El-Kavle (الْقَوْلَ)
İbn Fâris: Kelimenin k-v-l kökünün temelinde "söz söylemek, ağızdan anlamlı sesler çıkarmak ve bir düşünceyi dil ile beyan etmek" anlamlarının yattığını saptar. Ayette harf-i tarifle (El-Kavl / O Söz) gelmesinin, sıradan bir beşer kelamını değil, bilinen, spesifik ve mutlak hakikati barındıran o en yüce kelamı (Kur'an'ı) nitelediğini kaydeder.
Angelika Neuwirth: Kur'an'ın edebi ve yapısal formunu incelerken "kavl" (söz) kelimesinin bağlamına değinir. Vahyin ilk muhatapları için metnin yazılı bir "kitap" (scripture) olmaktan ziyade, canlı, hitap eden ve doğrudan dinlenilmesi gereken aktif bir "söz/ses" (kavl) olduğunu belirtir. Ayette "Kitabı düşünmediler mi?" yerine "Sözü düşünmediler mi?" denilmesinin, o dönemdeki şifahi (sözlü) tebliğ ortamının dinamizmini dilbilimsel olarak yansıttığını tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "söz, lakırdı, ifade" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetin bağlamında bu kelimenin doğrudan Kur'an-ı Kerim'i veya peygamberin tebliğ ettiği evrensel tevhid inancını karşıladığını; "El-Kavl" tamlamasının, vahyin tartışılmaz otoritesini ve sarsılmaz yapısını ifade ettiğini açıklar.
Âbâehum (آبَاءَهُمُ)
İbn Fâris: Kelimenin e-b-v kökünün asli manasının "beslemek, büyütmek, terbiye etmek ve bir şeyin varlık sebebi olmak" olduğunu saptar. Çoğul ve iyelik ekiyle (onların ataları/babaları) gelen bu ismin, biyolojik soy bağının ötesinde, kişinin inançlarını ve kültürel kodlarını "besleyen" o katı sosyolojik otoriteyi nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Arap ahlak sisteminde "ata" (eb) kültünün ontolojik ağırlığını analiz eder. Müşrik zihniyetinde ataların mirasının (sünnetü'l-âbâ), asla sorgulanamaz ve değiştirilemez mutlak bir din (şeriat) statüsünde olduğunu belirtir. Kur'an'ın "atalarına gelmeyen bir şeyin onlara gelmesi" vurgusuyla, zamanın donuklaştığı bu "ata tapıncını" yıkarak, tarihi akışı yeniden başlatan ilahi müdahaleyi resmettiğini tahlil eder.
El-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)
İbn Fâris: Kelimenin e-v-l kökünün temelinde "bir şeyin başlangıcı, ilki, öne geçmek ve kök" anlamlarının bulunduğunu saptar. Çoğul ve harf-i tarifli olarak (El-Evvelîn / ilk öncekiler) gelen bu sıfatın, müşriklerin dayandıkları o efsanevi, kadim ve sorgulanamaz geçmişi (uzak ataları) niteleyen bir kök işleve sahip olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Evvel" kavramını, zaman, mekân veya rütbe bakımından kendisinden sonra gelenlere kıyasla daha önce var olan olarak tanımlar. Ayette inkârcıların "Bu mesaj ilk atalarımıza gelmemişti" şeklindeki gizli itirazlarının; hakikati vahyin içeriğinde değil, sadece eski olma (kadimlik) ve atalar tarafından onaylanma kriterinde arayan o bağnaz (muhafazakâr) mantığı açığa çıkardığını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "öncekiler, ilkler, geçmiş nesiller" olduğunu aktarır. Tefsir ilminde bu kavramın, putperest toplumların hakikate direnmek için arkasına sığındıkları en güçlü kalkanı (gelenekçiliği) temsil ettiğini; atalarının bilmediği her yeni dini mesajı (vahyi) sırf "yeni" olduğu için reddetme refleksini özetlediğini açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla