نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
55-56. "Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar."
Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Bu kâfirler sandılar ki kendilerine verilmiş olan evlatlar, mallar ve daha başka şeyler şer olarak değil sadece iyiliklerine ve hayırlarına olmak üzere verilmiştir. Allah Teâlâ onları yalanladı ve bu zanlarının yanlış olduğunu onlara bildirdi ve şöyle buyurdu: Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Aksine Allah bunları iyiliklerine değil, kötülüklerine ve günah olacak şekilde onlara vermiş bulunmaktadır. Oysa bu kâfirlerin kuruntularına göre kendilerine verilmiş olan mallar ve oğullar kendilerine iyilik olarak verilmişti.
Mûtezile ve Aslah Teorisi
Mûtezile, Allah kullarından hiçbir kimse için dini hakkında onlara aslah olan şeyin dışında başka bir şey yaratmaz şeklinde bir kanaate sahiptirler. Oysa Allah bu beyanında, yarattığı her şeyin onların dinleri için daha hayırlı ve kendileri için daha yararlı (aslah) olmadığını bildirmiş olmaktadır. O da şu kavl-i celîlinde belirtilen husustur: "[İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar.] Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. [Onlar için alçaltıcı azap vardır.]" Buna mukabil Mûtezile şöyle diyorlar: "Biz onlara hayır ve iyiliklerini artırmaları için fırsat/mühlet veriyoruz!" Şu kavl-i celîl hakkında da aynı şeyi söylemektedirler. "O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi (ve canlarının da kâfır olarak çıkmasını) murat ediyor" . Onlar ise şunu diyorlar: Hayır, aksine Allah kendilerine bu şekilde rahmet etmek istemiştir. Onlara denilir ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah Teâlânın bu kafirlere şöyle hitap ettiği gibi: Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yâkup ve torunların yahudi yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?"
Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar! meâlindeki beyana dair inatçılık yapmaları müstesna. Çünkü onlar bu görüşlerini ilme dayalı olarak değil sadece zan ve tahmin üzere söylemişlerdi. Allah şöyle buyurmaktadır: Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz. Onlar sözlerini zanna ve tahmine dayalı olarak söylemeleri üzerine de Allah Teâlâ hayır, onlar işin farkına varamıyorlar buyuruyor. Oysa onların yapması gereken şey tavırlarını, kuşatıcı ve kesin/yakînî bir bilgi üzerine kurmaları ve ona göre hareket etmeleriydi.
Buna şöyle cevap verilir: Onlara göre bu kendilerine hayır ve iyilik olsun diye verilmiş ve bir mühlet tanınmıştır. Bu onlara göre kesindi ve kendilerince ihata edilmiş bir durumdu. Aslında bu, Allah nezdinde bulunan bilgi hakkında onların sözleri bir zan ve tahminden ibaretti. Oysa onlar kendilerine verilenlerin ve tanınan mühletin hayırlarına olduğu hakkında kesin bir bilgi sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Allah onları yalanladı ve onların kendilerine verilen nimetleri sözünü ettikleri düşünceden dolayı vermiş olduğuna dair sözlerini reddetti ve aksine onların zan ve tahminlerinin tam zıddı bir amaç için verildiğini bildirmiş oldu.
Yorumu Yorumla
-
Nusâri'u (نُسَارِعُ)
İbn Fâris: Kelimenin s-r-a kökünün asli manasının "hızlanmak, ivme kazanmak, bir işi gecikmeden ve vakit kaybetmeden derhal yapmak" olduğunu saptar. Fiilin Müfâale babında (sâra'a) ve birinci çoğul şahıs formunda (Biz acele ediyoruz/yarışıyoruz) gelmesinin, Allah'ın inkârcılara dünyevi nimetleri verirken gösterdiği o kesintisiz, cömert ve adeta zamanla yarışırcasına akan ilahi hızı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Müsâra'a" eylemini, iyi veya kötü bir amaca ulaşmak için var gücüyle koşmak, öne geçmeye çalışmak olarak tanımlar. Ayette inkârcılara mal ve evlat verilmesinin "iyiliklerde onlara acele mi davranıyoruz?" şeklinde soru formuyla (istifham-ı inkârî) zikredilmesinin; onlara sunulan bu nimet akışının aslında bir sevgi göstergesi (iyilikte yarışma) değil, onların kibrini besleyen ilahi bir mühlet (istidrac) olduğunu anlambilimsel olarak vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "acele etmek, yarışmak, çabuk davranmak" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, müşriklerin dünyevi refahı bütünüyle yanlış okuyarak, "Allah bizi seviyor ki bize nimetleri ardı ardına ve hızla ulaştırıyor" şeklindeki o çarpık ve materyalist teolojilerini deşifre eden merkezi bir fiil olduğunu açıklar.
El-Hayrâti (الْخَيْرَاتِ)
İbn Fâris: Kelimenin h-y-r kökünün temelinde "bir şeye yönelmek, onu diğerlerine tercih etmek, üstünlük ve menfaat" anlamlarının yattığını saptar. Çoğul ve harf-i tarifli olarak (El-Hayrât) gelen bu kelimenin, insanın doğası gereği arzuladığı, fayda umduğu ve elde etmek için çabaladığı tüm dünyevi ve uhrevi güzellikleri, serveti ve imkânları kapsadığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Hayr" kavramını, akıl, adalet ve fayda gibi herkes tarafından istenen mutlak iyilik olarak tanımlar. Ayette müşriklerin mal ve çocukları "el-hayrât" (mutlak iyilikler/nimetler) olarak görmelerinin, onların değer yargılarının bütünüyle yatay (dünyevi) bir düzlemde kilitlendiğini; asıl hayrın (ahiretin) idrakinden yoksun olduklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ahlak ve değerler sisteminde "hayr" kelimesinin Cahiliye dönemi ile İslam sonrası geçirdiği anlamsal evrimi analiz eder. Müşrik aklın "hayr" kelimesini sadece maddi servet, altın, sürü ve kabile gücü olarak algıladığını belirtir. Ayette "Biz onlara hayırlarda acele mi ediyoruz?" sorusunun, müşriklerin bu sığ ve materyalist "iyilik" algısını kendi dilleriyle vurarak tersyüz eden muazzam bir edebi ironi barındırdığını tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "iyilikler, güzellikler, nimetler, faydalı şeyler" olduğunu belirtir. Kelâm ilminde bu kavramın, Allah'ın inkârcılara verdiği zenginliklerin hakikatte birer "hayr" (iyilik) değil, onların azabını artıracak birer "şer" (imtihan) aracı olduğunu belgeleyen ontolojik bir illüzyonu ifade ettiğini açıklar.
Yeş'urûn (يَشْعُرُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin ş-a-r kökünün asli manasının "kıl, tüy, incecik bir şeyi hissetmek, gizli ve ince bir manayı zekâ ile kavramak" olduğunu saptar. İnsanın duyularıyla algılayamadığı çok ince bir gerçeği (tıpkı bir tüyün teması gibi) içsel bir idrakle sezmesine "şuur" denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Şuur" kavramını, aklın ve hislerin birleşimiyle elde edilen derin, keskin ve anlık farkındalık hali olarak açıklar. Ayetin sonunda "bel lâ yeş'urûn" (hayır, onlar şuurunda değiller / fark etmiyorlar) formunda gelen bu olumsuz fiilin; inkârcıların sadece bilgi eksikliği yaşamadıklarını, etraflarını saran ilahi tuzağı (istidracı) ve varoluşsal tehlikeyi sezebilecek o ince içsel antenlerini (basiretlerini) tamamen kaybettiklerini vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Şuur kavramının epistemolojik (bilgi felsefesi) boyutuna dikkat çeker. Dünyevi nimetlerin (mal ve çocukların) hızla akışının müşriklerde bir güç zehirlenmesi yarattığını; bu zehirlenmenin insanın hakikati algılama yetisini (şuurunu) bütünüyle felç ettiğini belirtir. Onların kibrinin, kendi çöküşlerini görmelerini engelleyen bir körlüğe dönüştüğünü tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "ince bir şekilde hissetmek, idrak etmek, farkında olmak" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, materyalist aklın en büyük trajedisini özetlediğini; dünyevi konforun içinde yüzen seçkinlerin, aslında ilahi adaletin ince ve görünmez mekanizması tarafından yavaş yavaş helake sürüklendiklerini hissetmeyecek kadar derin bir "gaflet" uykusunda olduklarını açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla