Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 55. Ayet

    اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eyahsebûne ennemâ numidduhum bihi min mâlin vebenîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      55-56. "Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar."

      Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Bu kâfirler sandılar ki kendilerine verilmiş olan evlatlar, mallar ve daha başka şeyler şer olarak değil sadece iyiliklerine ve hayırlarına olmak üzere verilmiştir. Allah Teâlâ onları yalanladı ve bu zanlarının yanlış olduğunu onlara bildirdi ve şöyle buyurdu: Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Aksine Allah bunları iyiliklerine değil, kötülüklerine ve günah olacak şekilde onlara vermiş bulunmaktadır. Oysa bu kâfirlerin kuruntularına göre kendilerine verilmiş olan mallar ve oğullar kendilerine iyilik olarak verilmişti.

      Mûtezile ve Aslah Teorisi

      Mûtezile, Allah kullarından hiçbir kimse için dini hakkında onlara aslah olan şeyin dışında başka bir şey yaratmaz şeklinde bir kanaate sahiptirler. Oysa Allah bu beyanında, yarattığı her şeyin onların dinleri için daha hayırlı ve kendileri için daha yararlı (aslah) olmadığını bildirmiş olmaktadır. O da şu kavl-i celîlinde belirtilen husustur: "[İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar.] Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. [Onlar için alçaltıcı azap vardır.]" Buna mukabil Mûtezile şöyle diyorlar: "Biz onlara hayır ve iyiliklerini artırmaları için fırsat/mühlet veriyoruz!" Şu kavl-i celîl hakkında da aynı şeyi söylemektedirler. "O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi (ve canlarının da kâfır olarak çıkmasını) murat ediyor" . Onlar ise şunu diyorlar: Hayır, aksine Allah kendilerine bu şekilde rahmet etmek istemiştir. Onlara denilir ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah Teâlânın bu kafirlere şöyle hitap ettiği gibi: Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yâkup ve torunların yahudi yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?"

      Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar! meâlindeki beyana dair inatçılık yapmaları müstesna. Çünkü onlar bu görüşlerini ilme dayalı olarak değil sadece zan ve tahmin üzere söylemişlerdi. Allah şöyle buyurmaktadır: Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz. Onlar sözlerini zanna ve tahmine dayalı olarak söylemeleri üzerine de Allah Teâlâ hayır, onlar işin farkına varamıyorlar buyuruyor. Oysa onların yapması gereken şey tavırlarını, kuşatıcı ve kesin/yakînî bir bilgi üzerine kurmaları ve ona göre hareket etmeleriydi.

      Buna şöyle cevap verilir: Onlara göre bu kendilerine hayır ve iyilik olsun diye verilmiş ve bir mühlet tanınmıştır. Bu onlara göre kesindi ve kendilerince ihata edilmiş bir durumdu. Aslında bu, Allah nezdinde bulunan bilgi hakkında onların sözleri bir zan ve tahminden ibaretti. Oysa onlar kendilerine verilenlerin ve tanınan mühletin hayırlarına olduğu hakkında kesin bir bilgi sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Allah onları yalanladı ve onların kendilerine verilen nimetleri sözünü ettikleri düşünceden dolayı vermiş olduğuna dair sözlerini reddetti ve aksine onların zan ve tahminlerinin tam zıddı bir amaç için verildiğini bildirmiş oldu.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yahsebûne (يَحْسَبُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-s-b kökünün temelinde "saymak, hesap etmek, oranlamak ve buradan hareketle bir zanda/kanıda bulunmak" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin geniş zaman kipiyle (e yahsebûne / sanıyorlar mı?) ve soru formunda gelmesinin, müşriklerin sahip oldukları serveti yanlış bir "hesaba/mantığa" oturtarak, ilahi adaleti bütünüyle yanlış okuduklarını ifade eden kök işleve sahip olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Husbân" kavramını, kişinin elindeki eksik veya yanlış verilere dayanarak asılsız bir düşünceye (zana) varması olarak tanımlar. Ayette varlıklı fırkaların/elitlerin, Allah'ın onlara verdiği nimetleri kendi üstünlüklerinin bir kanıtı "sanmaları" (hesap etmeleri) eyleminin, ahlaki bir körlükten ve kibrin ürettiği sakat bir rasyonaliteden kaynaklandığını vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Zannın ve yanlış aklın varoluşsal krizini analiz eder. "Yahsebûne" fiilinin, insanın sadece matematiksel bir hesap hatası yapmasını değil; varlık, mülk ve Yaratıcı arasındaki ontolojik ilişkiyi kökünden yanlış "hesaplamasını" (kurgulamasını) ifade ettiğini belirtir. Sahip olunan malı, Allah'ın sevgisinin bir kanıtı sanmak, materyalist aklın en büyük teolojik yanılgısıdır.

        Numidduhum (نُمِدُّهُم)

        İbn Fâris: Kelimenin m-d-d kökünün asli manasının "bir şeyi uzatmak, çekmek, kesintisiz bir şekilde ardı ardına vermek ve desteklemek" olduğunu saptar. Nehrin suyunu çoğaltan sellere veya kalemin mürekkebine "meded" denildiğini hatırlatarak; ayette birinci çoğul şahıs ve geniş zamanla (Biz onlara peş peşe/kesintisiz veriyoruz) gelen bu fiilin, dünyevi nimetlerin zalimlere adeta bir nehir gibi aralıksız akıtılmasını nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Kur'an'daki "istidrac" (derece derece helake sürükleme) yasası bağlamında bu fiili tahlil eder. "Numidduhum" (onlara uzatıyoruz/veriyoruz) eyleminin, ilahi bir lütuf veya sevgi göstergesi değil, aksine zalimlerin azgınlıklarını artırmaları için onlara bilerek tanınan o tehlikeli, uzun ve aldatıcı dünyevi "krediyi/mühleti" ifade eden son derece sarsıcı bir ilahi tuzak (mekr) olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "uzatmak, mühlet vermek, peş peşe ihsan etmek" manalarına geldiğini aktarır. Kelâm ilminde bu kelimenin, inançsızlara verilen servet ve gücün, onların hidayetine değil, kibirlerinin ve dolayısıyla ahiretteki cezalarının "uzamasına/katlanmasına" (medd) hizmet eden ontolojik bir araç olduğunu açıklar.

        Mâlin (مَّالٍ)

        İbn Fâris: Kelimenin m-v-l kökünden geldiğini ve asli manasının "insan nefsinin arzuladığı, elde etmek için yöneldiği, meyil gösterdiği her türlü dünyevi değer ve servet" olduğunu saptar. (Arapçada meyil kelimesiyle aynı köktendir). Ayette inkârcılara uzatılan sahte güvenliğin ilk unsuru olarak zikredilen bu kelimenin, insanın güç zehirlenmesi yaşamasındaki en temel maddi argümanı nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Mekke aristokrasisinin zihin yapısında "mâl" (servet) kavramının teolojik statüsünü inceler. Müşrik aklın, insanın değerini sadece biriktirdiği servetle ölçtüğünü; servetin (mâlin) onlar için hem dünyevi bir bağımsızlık ilanı (istiğna) hem de "Allah bizi seviyor ki bize veriyor" şeklindeki o çarpık din algısının yegâne kanıtı olduğunu tahlil eder.

        Benîne (وَبَنِينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin b-n-y kökünün temelinde "bina etmek, yapı kurmak, üst üste koyarak geleceğe doğru bir nesil inşa etmek" anlamlarının bulunduğunu saptar. "Oğullar/Erkek çocuklar" anlamına gelen bu kelimenin, o dönem toplumunda gücün, soyun, askeriyenin ve gelecekteki teminatın (binanın) ana unsuru sayıldığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "oğullar, çocuklar, nesiller" manalarına geldiğini aktarır. Ayetin bağlamında bu kelimenin, mal (servet) ile birlikte zikredilerek, Cahiliye döneminde insanın siyasi, sosyal ve demografik gücünü temsil eden "dokunulmazlık ve yenilmezlik" kalkanını; müşriklerin ilahi otoriteye karşı en çok güvendikleri o iki temel dayanağı (para ve insan gücünü) özetlediğini açıklar.
        ​​​

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X