Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 46. Ayet

    اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İlâ fir’avne vemele-ihi festekberû vekânû kavmen ‘âlîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      44. "Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük, onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var!"

      45-46. "Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârun'u, âyetlerimizle ve apaçık bir delil ile Firavun'a ve onun önde gelen adamlarına gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu."

      Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bazıları şöyle demişlerdir: "Tetrâ (تَتْرَا)" peş peşe, birbirinin ardı sıra anlamındadır. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük. Yani helâk olmaları bakımından birbirinin ardı sıra hepsini helâk ettik demektir. Kendilerinden sonra gelenler ve kendilerinden geride kalanlar için onları, yani helâk edilenleri ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var!

      Mûsâ - Firavun Mücadelesi

      Sonra Mûsâ'yı gönderdik. Daha önce bunu anlatmıştık. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu. "Âlîn" (عَالِينَ) kelimesi yerine "ğâlibîn" (غالِبِينَ) galebe çalanlar da denilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: "Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı". Bazıları bunun, mütekebbir ve zorba idiler anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebû Avsece şöyle demiştir: "Âlîn" (عَالِينَ) kelimesinin yüksek mânasına gelen "ulüv"den türetilmiştir, yücelik ve kutsallık bildiren "teâlî"den (التَّعَالِي) türemiş değildir, zira yaratılmış olanlar bu kökten türemiş bir sıfatla nitelenemez.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Tetrá" (تَتْرَا) her iki resülün, aralarında bir süre ile birbirlerini takip etmeleri anlamındadır ve "tevâtür (تَوَاتُر)" kökündendir. Aslı (وَتْر) şeklindedir, aynen "tiklan (التِّكْلَان), tühame (التُّهْمَة), takvá (التُّقَاة)" kelimelerinde olduğu gibi bu örnekte de "vav" "tâ" harfine dönüştürülmüştür. Ebû Avsece şöyle demiştir: "Tetrâ" birbirlerini takip etmek, "mütâbaat", yani peş peşe gelmek demektir.

      Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bu beyanda fetret ehli ve peygamberlerin gönderilmesinden önce gelmiş kimselerin hiçbir mazeretleri bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, yani bir peygamber göndermeden önceki resûllerin getirmiş olduğu kanıtlar ve kesin deliller devam etmektedir. Yine resûllerin ve eserlerinin izleri ve getirdikleri esaslar da mevcudiyetini sürdürmüştür. Zira Allah her ne kadar aralarında bir süre olsa da peygamberleri birbirlerinin ardı sıra, izlerini takip edecek şekilde gönderdiğini, peygamberlerin izlerini ve kanıtlarının devam ettiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojisinin Mısır dilindeki "Pr-Aa" (Büyük Ev / Büyük Saray) kelimesine dayandığını kesin olarak ortaya koyar. Bu kelimenin başlangıçta kralın yaşadığı sarayı ifade ederken zamanla kralın unvanı haline geldiğini, oradan İbraniceye "Par'oh", Süryaniceye "Pe'raon" ve nihayetinde Arapçaya "Fir'avn" olarak geçtiğini detaylandırır.

        El-Cevâlîkî: Arap dilinde yabancı bir isim olduğunu saptar. Kelimenin Arapça f-r-a kökünden geldiği yönündeki halk etimolojisini reddederek, Kur'an'da doğrudan Mısır krallarının özel bir unvanı olarak kullanıldığını kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ahlak ve isyan felsefesinde Firavun isminin sıradan bir tarihi figürden ziyade, evrensel bir arketip olduğunu analiz eder. Firavun, "tuğyan" (sınırları aşma), kibrin zirvesi (istikbar) ve insanın kendini tanrılaştırması eyleminin Kur'an'daki en mutlak ve en karanlık sembolüdür. Ayette Musa'nın doğrudan ona gönderilmesi, tevhidin en zorlu siyasi ve teolojik hegemonya ile yüzleşmesini ifade eder.

        Meleihi (وَمَلَئِهِ)

        İbn Fâris: Kelimenin m-l-e kökünün asli manasının "doldurmak, bir kabı veya boşluğu tam olarak kaplamak" olduğunu saptar. Toplumun ileri gelenlerine, karar alıcılarına ve yöneticilerine "mele'" denilmesinin, bu kişilerin ihtişamlarıyla gözleri "doldurmalarından" ve toplantı meclislerini bedensel/siyasi ağırlıklarıyla kaplamalarından kaynaklandığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin barındırdığı siyasi sosyolojiye dikkat çeker. Musa'nın sadece Firavun'a değil "ve meleihi" (ve onun seçkinler grubuna) gönderilmesinin; diktatörlüklerin tek bir şahıstan ibaret olmadığını, asıl direncin o zalim sistemi ayakta tutan, ondan beslenen ve bürokrasiyi/ekonomiyi elinde bulunduran "aristokrat oligarşiden" (mele') geldiğini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "topluluk, ileri gelenler, danışma meclisi" anlamlarına geldiğini aktarır. Kur'an kıssalarında peygamberlerin mesajına karşı en büyük direnişi örgütleyen, statükoyu korumak için kitleleri manipüle eden imtiyazlı yönetici sınıfı ifade ettiğini açıklar.

        Festekberû (فَاسْتَكْبَرُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-b-r kökünün temelinde "büyüklük, ulu olmak, yücelik" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin İstif'âl babında (istikbar) gelmesinin, kişinin kendisinde gerçek bir büyüklük olmamasına rağmen "büyüklük taslaması", zorla kendini ulu görmeye çalışması ve ilahi gerçeğe karşı kibre kapılması eylemini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kibr" ve "istikbar" kavramlarını, insanın kendi haddini aşarak kendisinde var olmayan bir yüceliği (tanrısallığı veya mutlak otoriteyi) iddia etmesi olarak tanımlar. Ayette Firavun ve adamlarının Musa'nın mucizeleri karşısındaki ilk tepkisinin bu fiil olmasının; hakikati idrak edememekten değil, kendi dünyevi iktidarlarını sarsacak bir hakikate boyun eğmeyi "onur kırıcı" bulmalarından kaynaklandığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ahlak sisteminde "istikbar" kavramını şirk psikolojisinin merkezine yerleştirir. Bu eylemin sadece sosyal bir böbürlenme değil, ontolojik bir isyan olduğunu belirtir. Yaratıcı'nın mutlak büyüklüğü (Kibriyâ) karşısında kulun kendi hiçliğini kabul etmemesi ve ilahi elçinin getirdiği mesajı siyasi bir aşağılanma olarak algılayıp reddetmesi, Firavun aklının en karakteristik dilbilimsel yansımasıdır.

        Âlîn (عَالِينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin a-l-v kökünün asli manasının "yükseklik, üstünlük, yukarıda olma ve bir şeyin üzerine çıkma" olduğunu saptar. İsm-i fâil çoğul yapısında (âlîn) gelen bu kelimenin, Firavun ve elitlerinin fiziki bir yüksekliği değil; zulümde, şımarıklıkta ve zorbalıkta diğer insanlar üzerinde kurdukları tahakkümü ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Uluvv" kavramının bağlama göre övgü veya yergi ifade edebileceğini açıklar. Burada yergi (kötüleme) bağlamında kullanıldığını; kavmin kendilerini haksız yere yüceltip İsrailoğullarını ezerek, ilahi hukuku çiğneyip sınırı aşan, mütekebbir (kibirli) ve zalim bir sınıf olmalarını nitelediğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "yücelenler, yükselenler, üstünlük taslayanlar" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, iktidar gücüyle insanları köleleştiren ve hakka karşı zorbalıkla direnen (müstebit) kadroları tanımlamak için kullanıldığını açıklar.
        ​​

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X