ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: müminun 44, helak, müminun suresi, müminun suresi 44. ayet, yalanlama, elçiler, kavim, topluluk, halk, ümmet, resul
-
44. "Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük, onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var!"
45-46. "Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârun'u, âyetlerimizle ve apaçık bir delil ile Firavun'a ve onun önde gelen adamlarına gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu."
Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bazıları şöyle demişlerdir: "Tetrâ (تَتْرَا)" peş peşe, birbirinin ardı sıra anlamındadır. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük. Yani helâk olmaları bakımından birbirinin ardı sıra hepsini helâk ettik demektir. Kendilerinden sonra gelenler ve kendilerinden geride kalanlar için onları, yani helâk edilenleri ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var!
Mûsâ - Firavun Mücadelesi
Sonra Mûsâ'yı gönderdik. Daha önce bunu anlatmıştık. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu. "Âlîn" (عَالِينَ) kelimesi yerine "ğâlibîn" (غالِبِينَ) galebe çalanlar da denilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: "Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı". Bazıları bunun, mütekebbir ve zorba idiler anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebû Avsece şöyle demiştir: "Âlîn" (عَالِينَ) kelimesinin yüksek mânasına gelen "ulüv"den türetilmiştir, yücelik ve kutsallık bildiren "teâlî"den (التَّعَالِي) türemiş değildir, zira yaratılmış olanlar bu kökten türemiş bir sıfatla nitelenemez.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Tetrá" (تَتْرَا) her iki resülün, aralarında bir süre ile birbirlerini takip etmeleri anlamındadır ve "tevâtür (تَوَاتُر)" kökündendir. Aslı (وَتْر) şeklindedir, aynen "tiklan (التِّكْلَان), tühame (التُّهْمَة), takvá (التُّقَاة)" kelimelerinde olduğu gibi bu örnekte de "vav" "tâ" harfine dönüştürülmüştür. Ebû Avsece şöyle demiştir: "Tetrâ" birbirlerini takip etmek, "mütâbaat", yani peş peşe gelmek demektir.
Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bu beyanda fetret ehli ve peygamberlerin gönderilmesinden önce gelmiş kimselerin hiçbir mazeretleri bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, yani bir peygamber göndermeden önceki resûllerin getirmiş olduğu kanıtlar ve kesin deliller devam etmektedir. Yine resûllerin ve eserlerinin izleri ve getirdikleri esaslar da mevcudiyetini sürdürmüştür. Zira Allah her ne kadar aralarında bir süre olsa da peygamberleri birbirlerinin ardı sıra, izlerini takip edecek şekilde gönderdiğini, peygamberlerin izlerini ve kanıtlarının devam ettiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Tetrâ (تَتْرَىٰ)
İbn Fâris: Kelimenin aslının v-t-r (vetr) kökünden geldiğini, baştaki "vav" harfinin dilbilgisel bir dönüşümle "te" harfine çevrildiğini saptar. Kökün temelinde "birlik, tek olmak ve aralıklı olarak peş peşe gelmek" anlamlarının bulunduğunu belirtir. Ayette elçilerin gönderilişini niteleyen bu kelimenin, peygamberlerin aynı anda kalabalık bir grup halinde değil; aralarında belirli tarihsel boşluklar, fetret devirleri bırakılarak tek tek, art arda gönderildiklerini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin "mütevâtir" (kesintisiz peş peşe gelen) kavramıyla ince bir anlamsal fark taşıdığını açıklar. "Tetrâ" kelimesinin, iki geliş arasında mutlaka bir zaman aralığının (mühletin) bulunduğunu ifade ettiğini; her bir ümmetin kendi elçisiyle baş başa bırakılıp sınanması için ilahi mesajın tarihe belirli fasılalarla (aralıklarla) müdahale ettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "birbiri ardınca, peş peşe, aralıklı olarak" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu zarfın, insanlık tarihi boyunca vahiy zincirinin hiç kopmadığını, ancak her dönemin sosyolojik ihtiyacına göre yeni bir şeriatla ve yeni bir elçiyle ilahi rahmetin (risaletin) sürekli olarak tazelendiğini anlambilimsel olarak çerçevelediğini açıklar.
Kezzebûhu (كَذَّبُوهُ)
İbn Fâris: Kelimenin k-z-b kökünün asli manasının "doğrunun zıddı olmak, asılsız söylemek, bir haberi veya durumu hakikate aykırı biçimde reddetmek" olduğunu saptar. Fiilin Tef'il babında (tekzib) ve çoğul formda gelmesinin, elçiyi yalanlamanın bireysel bir şüpheden ziyade, toplumun bütününe yayılan aktif, inatçı ve organize bir reddediş olduğunu nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Kizb" kavramını gerçeği gizlemek, "tekzib" eylemini ise apaçık doğru olan bir ilahi mesajı bilinçli olarak yalan saymak ve elçiyi sahtekârlıkla suçlamak olarak tanımlar. Ayette her ümmetin kendi elçisine karşı aynı "yalanlama" (kezzebûhu) refleksini göstermesinin, şirkin ve kibrin tarihsel olarak hiç değişmeyen o karanlık psikolojisine işaret ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın kavramsal haritasında "tekzib" eylemini, vahyin otoritesine karşı yürütülen toplumsal bir isyan olarak analiz eder. Her yeni gelen peygamberin kendi kavmi tarafından istisnasız bir biçimde yalanlanmasının, peygamberlik kurumunun doğasındaki o trajik çatışmayı ve insanın ilahi otoriteye boyun eğmeme yönündeki o köklü kibrini (Cahiliye ruhunu) dilbilimsel olarak resmettiğini tahlil eder.
Etba'nâ (فَأَتْبَعْنَا)
İbn Fâris: Kelimenin t-b-a kökünün temelinde "bir şeyin izinden gitmek, peşine takılmak, bir nesneyi diğerinin ardına eklemek" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin if'âl babında (etba'nâ / Biz peş peşe ekledik/tâbi kıldık) kullanılmasının, fail olan Allah'ın, yalanlayan toplumları helak ederken onların akıbetlerini tıpkı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağladığını ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Tebîa" kavramını, bir varlığın mekân, zaman veya rütbe olarak diğerinin hemen arkasında konumlanması olarak açıklar. Ayette "Biz onların bazısını bazısına tâbi kıldık" (yıkımda peş peşe getirdik) şeklindeki kullanımın; elçilerini yalanlamakta öncekileri taklit eden (izleyen) toplumların, yıkımda da öncekilerin kaderini birebir "izlemeye" mahkûm edildiklerini vurgulayan sarsıcı bir ilahi adalet formülü olduğunu tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "tâbi kılmak, ardına düşürmek, izletmek" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir ilminde bu fiilin, isyanda birleşen milletlerin, helak olma (tarih sahnesinden silinme) konusunda da aynı ontolojik yasaya (Sünnetullah) boyun eğdirilerek peş peşe yok edildiklerini belgelediğini açıklar.
Ehâdîse (أَحَادِيثَ)
İbn Fâris: Kelimenin h-d-s kökünün asli manasının "bir şeyin sonradan var olması, yenilik, yeni bir durum ve dilden dile aktarılan söz" olduğunu saptar. "Uhdûse" veya "hadîs" kelimesinin çoğulu olan bu ismin; bir zamanlar yeryüzünde güç ve kudret sahibi olan gerçek kavimlerin, helak edildikten sonra dillerde dolaşan asılsız veya ibretlik birer "söze/masala" dönüştüklerini ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Hadis" kavramının sadece konuşulan söz olmadığını, aynı zamanda hayret uyandıran olaylar için de kullanıldığını belirtir. İnkârcı kavimlerin yeryüzünden silinip sadece "ehâdîse" (hikayelere/efsanelere) dönüştürülmelerinin, onların varoluşsal ağırlıklarını tamamen kaybettiklerini; geriye sadece sonraki nesillerin gece sohbetlerinde anlattıkları ibretlik bir "hatıra" bıraktıklarını vurgular.
Dücane Cündioğlu: Kelimenin barındırdığı felsefi ve ontolojik yıkıma dikkat çeker. "Hikayelere/masallara dönüştürme" eyleminin, ilahi gazabın en estetik ve en sarsıcı tasvirlerinden biri olduğunu belirtir. Dağları delen, saraylar kuran ve elçilere meydan okuyan o kibirli medeniyetlerin, somut gerçeklikten koparılıp sadece bir kelimeye, bir anlamsız "hikayeye" (ehâdîse) indirgenmesinin, gücün ve kibrin mutlak hiçlikle sonuçlanmasını anlambilimsel olarak kanıtladığını tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "sözler, haberler, hikayeler, efsaneler" olduğunu aktarır. Kur'an'da geçmiş kavimlerin akıbetini niteleyen bu kavramın, medeniyetlerin çöküşünün ardından geriye kalan tek şeyin rüzgârın savurduğu harabeler ve dillerde dolaşan trajik öyküler olduğu gerçeğini ifade ettiğini açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla