مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
42. "Sonra onların ardından başka nesiller getirdik."
43. "Hiçbir ümmet kendi ecelinin ne önüne geçebilir ne de (ondan) sonraya kalabilir."
Âd kavminden ve onların ardından sonra başka nesiller getirdik. Hiçbir ümmet kendi ecelinin ne önüne geçebilir ne de (ondan) sonraya kalabilir. Sanki bu âyet şu nedenle belirtilmiştir: Onlar kendilerine uyarı kabilinden söylenen azabı ve helâki istemekte ve acelecilik göstermekte idiler. Allah her ümmetin kendisine ait bir ecelinin olduğunu ve acelecilik göstermekle onu öne almanın mümkün olmadığını ve yine kendileri için belirlenmiş olan ecelin geciktirilmesinin de söz konusu olmadığını bildirmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Tesbiku (تَسْبِقُ)
İbn Fâris: Kelimenin s-b-k kökünün asli manasının "öne geçmek, bir yarışta veya harekette diğerini geride bırakmak, ilerlemek ve varmak istenen hedefe başkasından önce ulaşmak" olduğunu saptar. Ayette geniş zaman kalıbında ve olumsuzluk edatıyla (mâ tesbiku / öne geçemez) kullanılmasının, hiçbir toplumun ilahi iradenin belirlediği tarihsel takvimi delip, kendi yıkımını veya yaşam süresini kendi iradesiyle erkene alamayacağını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Sebk" kavramını, zamansal, mekânsal veya makam olarak başkasından daha ileride olmak şeklinde tanımlar. Ayetteki "hiçbir ümmet ecelini öne alamaz" kuralının, insan aklının tabiat yasalarını ve tarihi süreçleri (Sünnetullah'ı) manipüle etme gücünün tamamen sıfırlandığı o mutlak ilahi otoriteyi anlambilimsel olarak resmettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "öne geçmek, geride bırakmak, daha önce vuku bulmak" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir literatüründe bu kelimenin, ilahi kader planının dışına çıkmanın imkânsızlığını; ne bir bireyin ne de bir medeniyetin kendisi için takdir edilen zamandan önce varlık sahnesinden çekilme veya bir olayı erkene alma gücüne sahip olmadığını açıklar.
Ummetin (أُمَّةٍ)
İbn Fâris: Kelimenin e-m-m kökünün temelinde "bir şeye yönelmek, kastetmek, önder olmak, etrafında toplanılan ana kaynak ve anne" anlamlarının yattığını saptar. Aynı gaye, inanç veya zaman dilimi etrafında kenetlenmiş insan topluluklarına "ümmet" denildiğini, zira hepsinin ortak bir "kasıt" (hedef/yön) etrafında toplandıklarını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ümmet kavramını, ister din, ister zaman, isterse mekân açısından olsun, ortak bir bağ ile bir araya gelmiş cemiyet olarak açıklar. Ayette bu kelimenin nekre (belirsiz) formda "min ummetin" (hiçbir ümmet) şeklinde gelmesinin, kuralın istisnasız bütün medeniyetleri, ırkları, kıtaları ve çağları kapsayan evrensel bir sosyolojik yasa olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'daki ümmet tasavvurunu incelerken, bu kelimenin salt bir nüfus yığınını veya kabileler birliğini değil; kendine has bir başlangıcı, peygamberi, teolojik sınavı ve mutlaka bir "sonu" (eceli) olan organik, şuurlu ve ahlaki bir tarihsel özneyi temsil ettiğini tahlil eder. O'na göre Kur'an, tarihi ümmetlerin yükseliş ve çöküş sahnesi olarak kurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "topluluk, cemaat, nesil, aynı inancı paylaşanlar" anlamlarına geldiğini aktarır. Kelâm ve tefsir ilminde bu kelimenin, kendi iradesiyle tarih sahnesine çıkan ve ilahi mesaja verdikleri tepkiyle kendi varoluşsal akıbetlerini hazırlayan geniş sosyolojik yapıları nitelediğini açıklar.
Ecelehâ (أَجَلَهَا)
İbn Fâris: Kelimenin e-c-l kökünün asli manasının "bir şey için belirlenmiş kesin vakit, mühlet, vade ve son durak" olduğunu saptar. Ayette "hâ" (onun) aidiyet zamiriyle doğrudan ümmete nispet edilmesinin (onun ecelini), her medeniyetin tıpkı biyolojik bir organizma gibi doğuş, yükseliş ve mutlak bir çöküş (ölüm) takvimine sahip olduğunu ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Ecel" kavramını, bir varlığın veya sürecin kendisine tahsis edilen zaman dilimini tüketerek nihayete ermesi olarak tanımlar. Allah'ın her toplum için tayin ettiği bu vadenin ne bir saniye öne alınabileceğini ne de geciktirilebileceğini; zamanın ve tarihin mutlak sahibinin yalnızca Allah olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin barındırdığı tarih felsefesine dikkat çeker. "Ecel" kelimesinin burada bireysel ölümü değil, "toplumsal helaki" veya "medeniyetlerin çöküşünü" nitelediğini belirtir. İnkârcı kavimlerin siyasi ve askeri güçlerine güvenerek yeryüzünde ebediyen yaşayacakları vehminin, Kur'an'ın bu "toplumsal ecel" kavramıyla kökünden yıkıldığını ve tarihte hiçbir hegemonik gücün sonsuz olmadığını tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "vade, mühlet, son an, ölüm vakti" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde bu kelimenin, evrendeki her şeyin (güneşin, ayın, insanların ve milletlerin) varlık süresinin ilahi bir yasayla sınırlandırıldığını; medeniyetlerin de ahlaki çürüme veya ilahi ceza ile tarih sahnesinden çekilme vakitlerinin kusursuz bir takvimle belirlendiğini açıklar.
Yeste'hırûn (يَسْتَأْخِرُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin e-h-r kökünden (sonra, geri) türeyen İstif'âl babında bir fiil olduğunu saptar. "Geri kalmak, ertelenmesini istemek, gecikmek" manalarına gelen bu eylemin, ayetin sonunda olumsuz bağlamda (ve mâ yeste'hırûn / ve erteleyemezler) kullanılmasının, eceli gelen bir toplumun çöküşü durdurmak için yapacağı hiçbir stratejik veya teknolojik manevranın işe yaramayacağını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Te'hir" eylemini, belirlenmiş bir vakti daha ileri bir tarihe ertelemek, geciktirmek olarak tanımlar. Çoğul kalıbındaki bu fiilin, toplumların refah, siyasi güç veya kalabalık nüfuslarıyla kendi yıkımlarını ertelemeye çalışmalarının ilahi takdir karşısındaki ontolojik beyhudeliğini anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Zamanın ve ilahi adaletin bükülemezliğine temas eder. Öncesindeki "tesbiku" (öne geçme) fiiliyle birlikte diyalektik bir bütünlük oluşturan bu fiilin; tarihi olayların, medeniyetlerin yükseliş ve çöküşlerinin (ecel) kusursuz, sapmasız ve son derece dakik bir ilahi saatle (Sünnetullah) işlediğini felsefi bir kesinlikle tescil ettiğini ifade eder. İnsan, ne ölümü ne de toplumsal yıkımı erteleme liyakatine sahip değildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin "geriye bırakmak, gecikmek, mühlet koparmak" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir ilminde bu ifadenin, ilahi azap veya doğal çöküş kapıya dayandığında, inkârcı toplumların artık tövbe etmek, tedbir almak veya toparlanmak için hiçbir ek süre (te'hir) elde edemeyeceklerini kesin bir dille ilan ettiğini açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla