Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 40. Ayet

    قَالَ عَمَّا قَل۪يلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِم۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle ‘ammâ kalîlin leyusbihunne nâdimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      39. "O peygamber şöyle dedi: 'Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et!"

      40. "Allah buyurdu ki: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!"

      Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et! Biz bunu daha önce açıklamıştık. Allah buyurdu ki: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar! Yani yakın zamanda yalanlama yüzünden pişman olacaklar, söylemiş oldukları sözden ve inkârda bulunmalarından dolayı pişmanlık duyacaklardır ve bunda asla kuşku yoktur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris: Kelimenin k-v-l kökünün asli manasının "söz söylemek, dil ile ifade etmek ve bir hüküm bildirmek" olduğunu saptar. Ayette peygamberin yardım talebine (nusret) mukabil Allah tarafından verilen cevabın başlangıcını oluşturan bu fiilin, sıradan bir hitap değil, ilahi mahkemenin kararını (helak hükmünü) bildiren kesin bir ferman işlevi gördüğünü kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kavl" kavramını, zihindeki bir iradenin veya kesinleşmiş bir niyetin eyleme dönüşmeden önceki son sözlü aşaması olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde bu fiilin, şirke sapan toplumun akıbetinin (helakinin) artık tartışmaya kapalı bir biçimde mühürlendiğini ve azabın tahakkuk edeceğini anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin "söyledi, buyurdu, hükmetti" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir ilminde bu fiilin, peygamberin duasına verilen anında ilahi icabeti (cevabı) ifade ettiğini ve inkârcıların yaşayacağı yıkımın Allah'ın mutlak takdiriyle karara bağlandığını gösterdiğini açıklar.

        Ammâ (عَمَّا)

        İbn Fâris: Kelimenin Arapça dilbilgisinde ayrılma, uzaklaşma ve hakkında olma bildiren "an" edatı ile, pekiştirme veya belirsizlik (mübhemiyet) katan "mâ" edatının (mâ-i zâide) kaynaşmasından (idgam) oluştuğunu saptar. "An" edatının buradaki işlevinin, zamanın bir noktasından diğerine geçişi (mühletin bitişini) nitelemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu birleşik edatın, kendisinden sonra gelen zaman zarfıyla (kalîl) birlikte kullanıldığında, sürecin kısalığını ve olayın aniden, beklenmedik bir şekilde gerçekleşeceğini vurgulayan güçlü bir retorik araç olduğunu açıklar.

        Kalîlin (قَلِيلٍ)

        İbn Fâris: Kelimenin k-l-l kökünün temelinde "azlık, küçüklük, miktar veya sayıca yetersizlik" anlamlarının bulunduğunu saptar. Zaman bağlamında kullanıldığında bu ismin, çok kısa bir anı, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek dar bir süreyi ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kıllet" (azlık) kavramını, çokluğun (kesret) tam zıddı olarak tanımlar. Ayette ilahi azabın gelme süresini niteleyen "ammâ kalîlin" (çok az bir zaman sonra) tamlamasının, inkârcı elitlerin güvendikleri o uzun dünya hayatının (ömrün) aslında ilahi saatte sadece bir "an" mesabesinde olduğunu ve helakin kapıya dayandığını vurguladığını tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Zamanın teolojik göreceliliğine dikkat çeker. Müşrik aristokrasinin "biz nasıl olsa yaşarız" diyerek güvendikleri o geniş zaman algısının, Kur'an'ın "kalîl" (çok az/kısacık) kelimesiyle birdenbire daraltıldığını ve onlara tanınan mühletin bittiğini gösteren psikolojik bir sarsıntı ürettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "az, kısa, önemsiz miktar" manalarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımının, azabın gelişinin kesinliğini ve bu sürecin insanların sandığından çok daha hızlı, ansızın tahakkuk edeceğini bildiren bir tehdit/uyarı (vaîd) lafzı olduğunu açıklar.

        Leyusbihunne (لَيُصْبِحُنَّ)

        İbn Fâris: Kelimenin s-b-h kökünün asli manasının "gündüzün aydınlığı, sabah vaktine girmek, bir şeyin parlaması ve açığa çıkması" olduğunu saptar. Fiilin if'âl babından gelerek "sabahlamak" anlamına geldiğini, ancak Arapçada bu fiilin tıpkı "sâre" (oldu/dönüştü) fiili gibi, bir halden bambaşka bir hale ani ve kalıcı geçişi nitelemek için kullanıldığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Isbâh" eylemini, karanlıktan aydınlığa çıkmak veya yeni bir duruma uyanmak olarak tanımlar. Cümlenin başındaki pekiştirme "lâm"ı ve sonundaki şeddeli "nûn" (nûn-u tekit) ile birlikte "kesinlikle sabaha çıkacaklar/dönüşecekler" formunda gelmesinin; azabın muhtemelen bir gece vakti veya sabaha karşı gelip onları yepyeni, geri döndürülemez ve dehşet verici bir felaket (pişmanlık) haline sokacağını anlambilimsel olarak ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kelimenin barındırdığı ontolojik dönüşümü analiz eder. Müşriklerin kibir ve refah içindeki hallerinden, bir gecede çaresizlik ve yıkım haline (sabahlamaya) geçişlerinin, ilahi adaletin tabiat üzerindeki o sarsıcı tecellisi olduğunu saptar. Bu fiil, zamanın (gecenin) zalimleri yutup sabahleyin onları birer "ibret vesikasına" dönüştürme eylemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin "sabahlamak, yeni bir duruma geçmek, dönüşmek" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu eylemin, özellikle geçmiş kavimlerin helakinin (Sünnetullah'ın) sabaha karşı gerçekleşmesi kuralıyla bağlantılı olarak, azabın baskın karakterini ve geri dönülemez değişimini nitelediğini açıklar.

        Nâdimîn (نَادِمِينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin n-d-m kökünün temelinde "bir eylemin ardından duyulan üzüntü, kaybedilen veya bozulan bir şey için çekilen ıstırap" anlamlarının yattığını saptar. İsm-i fâil (etken özne) çoğul kalıbında gelen bu kelimenin, geçici bir üzüntüyü değil, kişinin kendi eliyle işlediği bir suçun (şirkin) geri döndürülemez sonuçlarıyla yüzleştiğinde yaşadığı o kalıcı ve yakıcı pişmanlık halini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Nedâmet" kavramını, aklın ve vicdanın sonradan devreye girmesiyle, yapılan kötü fiilin çirkinliğinin idrak edilmesi ve ruhun bundan acı duyması olarak tanımlar. İnkârcı elitlerin azabı gördükleri (sabahladıkları) an hissedecekleri bu duygunun, tövbe imkânının tamamen ortadan kalktığı (fayda vermeyen) ontolojik bir yıkım ve çöküş psikolojisi olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Pişmanlık (nedamet) kavramının felsefi boyutunu tahlil eder. Kibirle peygamberi yalanlayan, ona "deli" ve "iftiracı" diyen seçkinlerin, hakikatle (ölüm/azap) yüzleştikleri anda yaşadıkları o büyük çöküşün; aslında kendi sahte iktidarlarının ve kurguladıkları dünyevi yalanın bütünüyle iflas etmesinden doğan derin bir varoluşsal ıstırap olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Nedamet halinin Kur'an ahlakındaki yerine dikkat çeker. Dünyevi zaman diliminde (kalîl) yapılan kibirli tercihlerin, ilahi ceza tahakkuk ettiğinde nasıl kaçınılmaz bir ruhsal işkenceye dönüştüğünü; "nâdimîn" kelimesinin bu bağlamda, zalimlerin sadece bedensel bir azap değil, aynı zamanda mutlak bir zihinsel yenilgi ve eziklik yaşayacaklarını anlambilimsel olarak kanıtladığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "pişman olanlar, nedamet getirenler, esef edenler" olduğunu belirtir. Kur'an'da helak edilen toplumların veya ahirette azapla karşılaşanların son psikolojik durumunu özetleyen bu terimin, tevhid çağrısına kulak tıkamanın faturasının, dönüşü olmayan bir hüsran ve faydasız bir pişmanlık olduğunu kesin olarak ilan ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X