وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَراً مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
33. "Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan, dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz hatırlı kişiler halka şöyle dediler: 'Bu da sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir."
34. "Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz."
Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan... Ahiretten maksat, ölümden sonra dirilme ile başlayan hayattır. Dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz. Bazıları şöyle demişlerdir: "Etrafnâhüm" (أَتْرَفْنَاهُمْ) yani onlara dünya hayatında bir genişlik kıldık, tâ ki bundan dolayı şımarıp günahlara daldılar. Bazıları da "el-mütraf (الْمُتْرَف)" kelimesini şımarık ve azgın zengin demektir diye açıklamışlardır.
İbn Kuteybe şöyle der: "Etrafnâhüm (أَتْرَفْنَاهُمْ)" onlara bolluk verdik de sonunda nimet içinde bırakıldılar. Türfe (التُّرْفَة) nimet demektir. Benzeri bir kelimede "tuhfe"dir. Mütraf, sanki kendisine her türlü nimet lütfedilen kişidir. Başkaları da şöyle izah getirmişlerdir: "Etrafnâhüm (أَتْرَفْنَاهُمْ)" demek onlara ihsanda bulunduk ve her türlü nimeti kendilerine bolca verdik, anlamındadır. Bu izahların hepsi de sonuçta aynı yere çıkar.
Bu da sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz. Daha önce de belirttiğimiz gibi onlar Bu da sizin gibi sıradan bir insan sözleriyle Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz sözleri arasında çelişkiye düşmüşlerdir. Çünkü onlar tâbilerini sırf insan olduğu için resûle uymaktan alıkoymaya çalışıyorlar, öbür taraftan da insanların işlerinde kendilerine tâbi olmalarını istiyorlardı, oysaki kendileri de sonuçta onlar gibi birer beşerdi. Bu, sözlerinde bir çelişkiydi ve yapılan bozgunculuktu.
Yorumu Yorumla
-
Ata'tum (أَطَعْتُم)
İbn Fâris: Kelimenin t-v-a kökünün temelinde "isteyerek boyun eğmek, uysallık göstermek, bir emre kendi rızasıyla inkıyad etmek" anlamlarının yattığını saptar. Zorlama ve baskı anlamına gelen "kerh" kelimesinin tam zıddı olan bu fiilin, kişinin kendi içsel kararıyla bir otoriteyi tanıması ve onun arkasından gitmesi eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "İtaat" kavramını, bir buyruğa cebir (zorlama) olmaksızın, kendi iradesiyle ve rızayla uymak olarak tanımlar. Ayette aristokrat sınıfın (mele') halkı uyarırken bu fiili kullanmasının, peygambere yönelecek gönüllü ve içten bir bağlılığın, kendi tahakküm ve sömürü sistemleri için en büyük tehlike olduğunu idrak ettiklerini gösterdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Arap toplumundaki otorite ve itaat psikolojisini inceler. Kabile sisteminde mutlak itaatin sadece kabile reisine (seyyid) veya ataların kurduğu geleneksel töreye (sünnet) yapıldığını hatırlatır. İnkârcı seçkinlerin, Nuh'tan sonra gelen bu yeni elçiye itaati bir "felaket" olarak sunmalarının, aslında kabilevi otoritenin dikey/ilahi bir otoriteye devredilmesine karşı duydukları o derin varoluşsal korkunun ve iktidarı kaybetme endişesinin dilbilimsel yansıması olduğunu tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat anlamının "boyun eğmek, söz dinlemek, emre amade olmak" olduğunu aktarır. Tefsir ilminde bu fiilin, elit sınıfın kendi otoritelerine alternatif, yeni ve ilahi bir rehberliğin kitleler tarafından kabul edilmesini engellemek için başvurdukları manipülatif bir tehdit retoriği bağlamında kullanıldığını açıklar.
Beşeran (بَشَرًا)
İbn Fâris: Kelimenin b-ş-r kökünden türediğini ve asıl anlamının "insan derisinin dış yüzeyi, tüysüz ve çıplak ten" olduğunu saptar. İnsanın diğer canlılardan farklı olarak derisinin doğrudan görünmesinden dolayı bu ismi aldığını; kelimenin insanın sadece anatomik ve fizyolojik yapısını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: İnsanın yiyen, içen, hastalanan ve fani (ölümlü) olan bedenini niteleyen bir kavram olduğunu açıklar. Ayette seçkinlerin kitlelere hitap ederken elçiyi "beşer" olarak tanımlamalarının, onun nübüvvetini ve temsil ettiği ilahi mesajın ulviyetini perdeleyip, onu sadece etten ve kemikten ibaret sıradan bir organizma (beden) seviyesine indirgeme çabası olduğunu vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın kelime seçimindeki varoluşsal boyutları tahlil eder. Kur'an'da "beşer" kelimesinin daima insanın toprağa, ölümlülüğe ve biyolojik zaaflara olan bağını (yatay boyutunu) resmettiğini belirtir. Ayette elitlerin kurduğu "Eğer bir beşere itaat ederseniz..." formülünün, müşrik aklın ilahi rehberliği ancak melekler gibi insanüstü, göz kamaştırıcı ve doğaüstü varlıklara yakıştıran sakat teolojisini anlambilimsel olarak deşifre ettiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Müşrik aristokrasinin kitleleri yönlendirmek ve statükoyu korumak için başvurduğu demagojik dile dikkat çeker. Yöneticilerin, halkı kendi sömürü düzenlerinde tutabilmek için, Allah'ın elçisini kasten "sıradan bir beşer" olarak etiketlediklerini; böylece "bizim gibi yiyip içen, bizimle aynı fizyolojik zayıflıkları taşıyan birine boyun eğmek onursuzluktur" şeklindeki sahte bir gurur kışkırtmasıyla hakikati bertaraf etmeye çalıştıklarını tahlil eder.
Mislekum (مِّثْلَكُمْ)
İbn Fâris: Kelimenin m-s-l kökünün asli manasının "iki şeyin birbirine denk olması, benzerlik, eşitlik, şekil ve nitelik bakımından aynılık" olduğunu saptar. "Misil" kelimesinin, iki nesne arasındaki yapısal uçurumu reddeden, onları aynı düzleme çeken bir kök işleve sahip olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu: Misliyet (eşitlik/benzerlik) kavramının bu bağlamdaki felsefi ve psikolojik krizini tahlil eder. İnkârcı aklın en büyük handikabının, kendisiyle aynı biyolojik ve sosyolojik şartları (mislukum / bütünüyle sizin gibi olan) paylaşan bir insanın, nasıl olup da kendisinden manevi, ahlaki ve hiyerarşik olarak "üstün" bir konuma (peygamberliğe) seçildiğini hazmedememesi olduğunu belirtir. Müşriklerin dilindeki bu kelimenin, aslında kibrin, kıskançlığın ve hasedin eşitlik maskesi altında rasyonelleştirilip kitlelere sunulması olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "benzer, denk, aynı" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir literatüründe bu kelimenin, müşriklerin vahyin olağanüstülüğünü reddetmek için peygamberin beşeri vasıflarındaki (yeme, içme, uyuma, ölümlülük) o kaçınılmaz eşitliği/benzerliği ana polemik argümanı olarak kullandıklarını ve manevi liyakati biyolojik aynılığa feda ettiklerini belgelediğini açıklar.
Hâsirûn (لَّخَاسِرُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin h-s-r kökünün temelinde "terazide eksik tartmak, ticarette zarar etmek, sermayeyi yitirmek ve aldanmak" anlamlarının yattığını saptar. İsm-i fâil çoğul formunda gelen bu kelimenin (kaybedenler/zarar edenler), elindeki mevcut varlığı veya değeri kendi aleyhine olacak şekilde tüketen kimseleri nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Hüsran" kavramını, insanın sermayesinin azalması, iflas etmesi veya tamamen yok olması olarak tanımlar. Ayette inkârcı elitlerin bu kelimeyi kullanarak halkı tehdit etmelerinin, onların her türlü inanç sistemini, otorite değişimini ve toplumsal olguyu bütünüyle kar-zarar ekseninde (dünyevi/materyalist bir ticaret mantığıyla) değerlendirdiklerini gösterdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu: Ticari terminolojinin (hüsran/zarar) Kur'an'ın ahlaki ve eskatolojik lügatindeki dönüşümünü analiz eder. Kur'an'ın kendi değerler sisteminde asıl "hüsran", insanın şirk koşarak ebedi ahiretini yitirmesidir. Ancak bu ayette elitlerin (genellikle tüccar/yönetici sınıfın) bu kavramı tamamen tersyüz ederek, manipüle ederek kullandığını saptar: Onlara göre, kendileri gibi sıradan birine (peygambere) itaat etmek, ataların mirasını, dünyevi statüyü, siyasi bağımsızlığı ve kabilevi gücü "kaybetmek", yani tam anlamıyla bir "hüsran"dır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Güç odaklarının psikolojik manipülasyonlarındaki dilbilimsel vurgulara dikkat çeker. "Muhakkak ki siz o takdirde kesinlikle hüsrana uğrayanlar olursunuz" (innekum izen le hâsirûn) cümlesindeki tekit (pekiştirme) edatlarının (inne ve le harflerinin), seçkinlerin halk üzerindeki o baskıcı, kesin inançlı ve korku yayan retoriğini resmettiğini belirtir. Hakikate uymayı ontolojik bir "yıkım" olarak sunan o tersine çevrilmiş ahlak algısını ustalıkla inşa ettiklerini tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "zarara uğrayanlar, iflas edenler, kaybedenler" olduğunu aktarır. Kur'an'da peygamberlerin tevhid çağrısını engellemek isteyen statükocu yapıların, halkın dünyevi menfaat ve güvenlik algılarına (hüsran korkusuna) hitap ederek onları dinden uzaklaştırma stratejisini ifade eden kilit bir kavram olduğunu açıklar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla