Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 33. Ayet

    وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle-lmeleu min kavmihi-lleżîne keferû vekeżżebû bilikâ-i al-âḣirati veetrafnâhum fî-lhayâti-ddunyâ mâ hâżâ illâ beşerun miślukum ye/kulu mimmâ te/kulûne minhu veyeşrabu mimmâ teşrabûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      33. "Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan, dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz hatırlı kişiler halka şöyle dediler: 'Bu da sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir."

      34. "Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz."

      Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan... Ahiretten maksat, ölümden sonra dirilme ile başlayan hayattır. Dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz. Bazıları şöyle demişlerdir: "Etrafnâhüm" (أَتْرَفْنَاهُمْ) yani onlara dünya hayatında bir genişlik kıldık, tâ ki bundan dolayı şımarıp günahlara daldılar. Bazıları da "el-mütraf (الْمُتْرَف)" kelimesini şımarık ve azgın zengin demektir diye açıklamışlardır.

      İbn Kuteybe şöyle der: "Etrafnâhüm (أَتْرَفْنَاهُمْ)" onlara bolluk verdik de sonunda nimet içinde bırakıldılar. Türfe (التُّرْفَة) nimet demektir. Benzeri bir kelimede "tuhfe"dir. Mütraf, sanki kendisine her türlü nimet lütfedilen kişidir. Başkaları da şöyle izah getirmişlerdir: "Etrafnâhüm (أَتْرَفْنَاهُمْ)" demek onlara ihsanda bulunduk ve her türlü nimeti kendilerine bolca verdik, anlamındadır. Bu izahların hepsi de sonuçta aynı yere çıkar.

      Bu da sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz. Daha önce de belirttiğimiz gibi onlar Bu da sizin gibi sıradan bir insan sözleriyle Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz sözleri arasında çelişkiye düşmüşlerdir. Çünkü onlar tâbilerini sırf insan olduğu için resûle uymaktan alıkoymaya çalışıyorlar, öbür taraftan da insanların işlerinde kendilerine tâbi olmalarını istiyorlardı, oysaki kendileri de sonuçta onlar gibi birer beşerdi. Bu, sözlerinde bir çelişkiydi ve yapılan bozgunculuktu.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Meleü (الْمَلَأُ)

        İbn Fâris: Kelimenin m-l-e kökünün asli manasının "doldurmak, bir kabı veya boşluğu bütünüyle kaplamak" olduğunu saptar. Toplumun ileri gelen yöneticilerine, elitlerine ve zenginlerine "mele'" denilmesinin, bu sınıfın bulundukları meclisleri fiziken doldurmalarından, ihtişamları ve servetleriyle sıradan insanların gözlerini "heybetle doldurmalarından" kaynaklandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Mele'" kavramını, ortak bir çıkar veya görüş etrafında kenetlenen, dış görünüşleriyle saygı ve korku uyandıran organize azınlık (seçkinler topluluğu) olarak tanımlar. Ayette yeni gönderilen elçiye (peygambere) karşı halkın değil de doğrudan bu "el-meleü" sınıfının itiraz etmesinin, ilahi mesajın teolojik bir tartışmadan ziyade, bu sınıfın mevcut sömürü ve tahakküm düzenini sarsan devrimci bir müdahale olarak algılandığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın sosyolojik haritasında bu kavramı "müstekbirler" (kibirli tahakkümcüler) ekseninde analiz eder. Yeni bir medeniyet inşası için gönderilen elçinin karşısına ilk dikilenlerin, toplumun en alt tabakası değil, var olan şirke dayalı statükodan en çok beslenen aristokrasi olduğunu belirtir. Bu kelimenin, vahye karşı örgütlenen organize kibir ve iktidar blokunu dilbilimsel olarak çerçevelediğini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde sözlük anlamının "ileri gelenler, karar mercii, eşraf" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, peygamberlerin tevhid çağrısını kendi sınıfsal ayrıcalıklarına yönelik bir tehdit olarak gören ve kitleleri hakikatten uzaklaştırmak için propaganda yürüten oligarşik yönetici sınıfı ifade ettiğini açıklar.

        Kezzebû (وَكَذَّبُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-z-b kökünün temelinde "doğrunun tam zıddı olmak, asılsız söylemek, bir haberi hakikate aykırı biçimde reddetmek" anlamlarının yattığını belirtir. Fiilin Tef'il babından (tekzib) çoğul geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, ahiret inancını yalanlamanın sadece anlık bir şüphe olmadığını; ısrarlı, aktif ve organize bir "hakikati iptal etme" kampanyası olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kizb" kavramını gerçeği gizlemek, "tekzib" eylemini ise apaçık doğru olan bir ilahi mesajı bilinçli olarak yalan saymak olarak tanımlar. Ayette elitlerin (mele') Allah'ın elçisini ve onun getirdiği hesap günü haberini yalanlamalarının, akli bir yetersizlikten değil, hesap verme korkusundan ve dünyevi iktidarlarını sınırlayacak hiçbir aşkın otoriteyi (ahireti) tanımama inadından kaynaklandığını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "yalanladılar, asılsız saydılar, inkar ettiler" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde bu eylemin, şirke batmış toplumların, kendi fıtratlarının sesini bastırarak ilahi ayetleri ve peygamberi geçersiz kılma yönündeki en karakteristik reflekslerini (Sünnetullah'ın inkar boyutunu) nitelediğini açıklar.

        Likâi (بِلِقَاءِ)

        İbn Fâris: Kelimenin l-k-y kökünün asli manasının "iki şeyin birbirine doğru yönelmesi, kavuşması, yüz yüze gelmesi ve karşılaşması" olduğunu saptar. Ayette ahiret hayatıyla birlikte zikredilen bu ismin, salt bir zaman dilimine ulaşmaktan ziyade, insanın dünyada inkar ettiği mutlak gerçeklikle (Yaratıcı'yla ve amelleriyle) kaçınılmaz bir şekilde "yüz yüze geleceği" o dehşetli karşılaşma anını ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Likâ" kavramını, kişinin görmeyi beklediği veya beklemediği bir durumla doğrudan temas etmesi olarak tanımlar. Ayette "likâi'l-âhıreti" (ahiret buluşması) tamlamasının, ölümün bir yok oluş değil, ilahi mahkemede gerçekleşecek olan ontolojik bir randevu ve mutlak bir yüzleşme eylemi olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Kelimenin barındırdığı felsefi ağırlığa dikkat çeker. "Likâ" (yüzleşme/karşılaşma) kelimesinin, ahireti sadece yaşanacak bir "mekân" olmaktan çıkarıp, insanın kendi hakikatiyle, yalanlarıyla ve Yaratıcısı'nın adaletiyle çırılçıplak kalacağı bir "hâl ve oluş" mertebesine taşıdığını tahlil eder. Aristokrat sınıfın yalanladığı şeyin aslında bu hesap verebilirlik (yüzleşme) korkusu olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "buluşmak, karşılaşmak, kavuşmak" manalarına geldiğini aktarır. Kelâm ilminde "Likâullah" (Allah'a kavuşma) terimiyle akraba olan bu ifadenin, kıyamet gününde ölülerin diriltilerek mahşer yerinde toplanmasını ve ilahi otorite karşısında hesap vermek üzere hizaya geçmesini karşılayan merkezi bir ahiret terimi olduğunu açıklar.

        El-Âhırati (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris: Kelimenin e-h-r kökünden türediğini ve "bir şeyin sonu, gerisi, ardından gelen" anlamlarına sahip olduğunu, ilk (evvel) kelimesinin tam karşıtını teşkil ettiğini saptar. Dünya kelimesinin ontolojik zıddı olarak kullanılan "ahiret" isminin, insanın yeryüzündeki geçici ömrünün tükenmesinin ardından başlayacak olan o nihai, kalıcı ve son evreyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Dünya hayatından sonra gelen ebedi varoluş yurdu olarak açıklar. Ayette inkârcı seçkinlerin bu "sonraki/nihai" hayatı yalanlamalarının, onların varlık tasavvurlarını sadece beş duyuyla algılanabilen mevcut anın (dünyanın) dar sınırlarına hapsettiklerini ve varoluşun metafiziksel uzantısını (ahireti) reddeden materyalist bir köreldiği temsil ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın zaman ve varoluş felsefesinde "dünya" ve "ahiret" kavramlarının diyalektiğini inceler. Ahiretin inkar edilmesinin, yeni toplumun (Âd/Semûd) ahlaki pusulasını tamamen bozduğunu; çünkü "sonrası" (ahireti) olmayan bir hayatın, güçlünün zayıfı ezdiği, haz ve tüketim odaklı şımarık bir cehenneme dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu anlambilimsel olarak tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde kelimenin "son, sonraki, ebedi alem" manalarına geldiğini belirtir. İslami inanç sisteminde (Amentü) dünya hayatını takip eden, kıyametin kopmasıyla başlayıp sonsuza kadar devam edecek olan ilahi adalet, ceza ve mükafat yurdunu ifade eden en temel eskatolojik (ahiret odaklı) terim olduğunu açıklar.

        Etrafnâhum (وَأَتْرَفْنَاهُمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin t-r-f kökünün temelinde "bolluk, genişlik, nimet içinde yüzmek ve insanın sahip olduğu refah yüzünden sınırları aşıp şımarıklığa düşmesi" anlamlarının yattığını saptar. Ayette birinci çoğul şahıs formunda "Biz onları şımarttık/refaha boğduk" (etrafnâhum) fiilinin kullanılmasının, o topluma verilen zenginliğin Allah'ın onlardan razı olduğu anlamına gelmediğini; bilakis bunun onları sınamak için verilmiş ve onların da kibirle karşılık verdikleri ilahi bir imtihan (istidrac) olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Mütref" kavramını, kendisine verilen dünya nimetleri sebebiyle azgınlaşan, hevasının peşine düşüp ahlaki sınırları tanımaz hale gelen kişi olarak tanımlar. Ayette ahireti inkar eden elitlerin temel psikolojik saikinin (nedeninin) bu "itraf" (şımartılmışlık) hali olduğunu; refahın onların gözünü kör ederek, ilahi otoriteye ihtiyaç duymadıkları vehmini doğurduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Sosyo-ekonomik ve teolojik bir tahlille bu kelimenin önemine dikkat çeker. "Etrafnâhum" fiilinin, lüksün ve aşırı zenginliğin insan teolojisinde yarattığı tahribatı resmettiğini belirtir. Kur'an'a göre hakikate (peygambere) karşı en amansız düşmanlığın yoksullardan değil, daima bu "mütref" (nimetten şımarmış, konforunu kaybetmek istemeyen) sınıftan geldiğini, zira refahın putperestliği besleyen en büyük toplumsal uyuşturucu olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat anlamının "bolluk ve nimet içinde şımartmak, refaha boğmak" olduğunu aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin, geçici dünya hayatında elde edilen ekonomik gücün ve statünün, ahiret inancını (sorumluluk bilincini) yok eden ve şirki meşrulaştıran bir kibre dönüştüğü tarihsel ve sosyolojik gerçeği (mütref zihniyetini) nitelediğini açıklar.

        El-Hayâti (الْحَيَاةِ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-y-y kökünün asli manasının "canlılık, dirilik, hareket, ölümün ve durgunluğun zıddı" olduğunu saptar. Biyolojik yaşamı, soluk alıp vermeyi ve bedensel canlılığı ifade eden bu kelimenin, "dünya" sıfatıyla birleştiğinde insanın ruhsal tekâmülünden ziyade, fizyolojik ve geçici dünyevi döngüsünü (yeme, içme, üreme, barınma) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Canlılık kavramının bitkisel, hayvansal ve akli (insani) düzeylerine dikkat çeker. İnkârcı elitlerin kutsadığı "el-hayâti'd-dunyâ" tamlamasındaki hayatın, insanın yüksek ahlaki gayelerinden koparılmış; sadece maddi hazların, biyolojik canlılığın ve bedensel refahın (itraf) tatminine indirgenmiş dar ve sığ bir varoluş formu olduğunu vurgular.

        Ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris: Kelimenin d-n-v kökünden türediğini ve temel anlamının "yakınlık, mesafenin kısalığı ve aynı zamanda değerce düşüklük, alçaklık" olduğunu saptar. "Dünya" kelimesinin ism-i tafdil (en yakın/en düşük) formunda olmasının, bu hayatın hem zaman olarak insana en yakın (hemen algılanabilir) faz olduğunu hem de ahiretin yüceliğine kıyasla ontolojik olarak en alt/değersiz basamakta bulunduğunu kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın retorik ve estetik dokusundaki zıtlık sanatını (tıbâk) tahlil eder. Mütref sınıfın övündüğü şeyin "el-hayâti'd-dunyâ" (alçak ve yakın hayat) tamlamasıyla nitelenmesinin, onların tüm yatırımlarını ve kibrini aslında ne kadar geçici, değersiz ve basit bir metaya (dünyaya) yaptıklarını muazzam bir dilbilimsel ironiyle ortaya koyduğunu ifade eder. Onların gözünde en yüce olan (zenginlik), ilahi lügatte en "alçak" (dunyâ) olandır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "daha yakın, daha aşağıda bulunan" manalarına geldiğini belirtir. İslami literatürde ahiret inancının (yüce yurdun) mukabili olarak kullanılan bu kelimenin; insanın ebedi hayatını unutarak bütün enerjisini ve hırsını tükettiği o geçici, aldatıcı ve ölümle son bulan fani serüveni tanımladığını açıklar.

        Beşerun (بَشَرٌ)

        İbn Fâris: Kelimenin b-ş-r kökünden geldiğini ve asıl anlamının "insan derisinin dış yüzeyi, tüysüz ve çıplak ten" olduğunu saptar. İnsana diğer canlılardan farklı olarak (yünlü veya pullu olmadığı, derisi doğrudan göründüğü için) bu ismin verildiğini hatırlatarak; kelimenin insanın tinsel (ruhsal) derinliğini değil, salt fizyolojik, anatomik ve dışsal çıplaklığını/sıradanlığını temsil ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın yiyen, içen, hastalanan ve fani olan biyolojik bedenini ifade eden bir kavram olduğunu açıklar. Ayette şımarık elitlerin yeni peygambere itiraz ederken "mâ hâzâ illâ beşerun" (bu sadece bir beşerdir) demelerinin, onun nübüvvetini (ilahi mesajını) ve manevi ufkunu tamamen görmezden gelerek, onu yalnızca anatomik bir bedene ve sıradan bir varlığa indirgeme çabası olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "insan, insanoğlu, ten" anlamlarına geldiğini aktarır. Kur'an'da müşrik aklın en büyük krizinin bu "beşeriyet" argümanı olduğunu; vahyin olağanüstülüğü ile onu getiren kişinin biyolojik sıradanlığı arasındaki o muazzam teolojik sentezi idrak edemedikleri için, peygamberleri sırf kendileri gibi fani birer beden (beşer) taşıdıkları gerekçesiyle reddettiklerini kaydeder.

        Mislukum (مِّثْلُكُمْ)

        İbn Fâris: Kelimenin m-s-l kökünün asli manasının "iki şeyin birbirine denk olması, benzerlik, şekil ve nitelik bakımından aynılık" olduğunu saptar. "Misil" kelimesinin, müşriklerin peygamberle kendi aralarında hiçbir ontolojik, sınıfsal veya doğaüstü bir fark göremediklerini ifade eden bir eşitlik ve sıradanlaştırma aracı olarak kullanıldığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Cahiliye zihniyetinin "otorite" algısını analiz eder. İnkârcı elitlerin, uluhiyetin ancak doğaüstü melekler vasıtasıyla tecelli edeceğine inandıklarını; bu yüzden peygamberin onlara "sizin gibi" (mislukum) görünmesinin, onun söylemini peşinen değersiz kıldığını saptar. Bu kelime, hakikati mesajın kendisinde değil, elçinin şaşaasında arayan körleşmiş bir materyalizmin dışa vurumudur.

        Ye'kulu (يَأْكُلُ)

        İbn Fâris: Kelimenin e-k-l kökünün temelinde "bir şeyi ağızda çiğnemek, yutmak ve bir nesneyi fiziksel olarak tüketerek bedene dahil etmek" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin geniş/şimdiki zaman kipiyle gelmesi, yeme eyleminin insanın hayatta kalması için sürekli tekrarlaması gereken zorunlu ve zayıf bir eylem olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Canlıların bedensel varlıklarını sürdürebilmek için dışarıdan aldıkları maddi gıdaları tüketme eylemi olarak tanımlar. Ayette inkârcıların peygamber için "mimmâ te'kulûne minhu ye'kulu" (sizin yediğiniz şeylerden o da yiyor) demelerinin, peygamberin kendi kendine yeten (Samed) ilahi bir varlık olmadığını, aksine sıradan bir ekmeğe muhtaç olduğunu vurgulayarak onun ilahi otoritesini alaya aldıklarını belirtir.

        Yeşrabu (وَيَشْرَبُ)

        İbn Fâris: Kelimenin ş-r-b kökünün asli manasının "suyu veya herhangi bir sıvıyı boğazdan aşağı indirmek, susuzluğu gidermek" olduğunu saptar. Yeme (e-k-l) fiiliyle birlikte ayrılmaz bir ikili olarak kullanıldığında, insanın tabiata olan mutlak biyolojik bağımlılığını ifade eden kök işleve sahip olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Kur'an'ın müşrik itirazlarına yer verirken kullandığı edebi çarpıcılığa dikkat çeker. Yeme ve içme fiillerinin (ye'kulu ve yeşrabu) elitlerin dilinden peş peşe zikredilmesinin; onların ilahi mesajın büyüklüğünü (tevhid çağrısını) tartışmak yerine, peygamberin "midesine ve biyolojik ihtiyaçlarına" (fakr/muhtaçlık) odaklanarak, kaba, sığ ve bedensel bir polemik yürüttüklerini dilbilimsel olarak deşifre ettiğini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin "içmek, sıvıyı tüketmek" manasına geldiğini aktarır. Tefsir ilminde bu iki fiilin (yeme ve içme), meleklerde bulunmayan, yalnızca fani ve muhtaç canlılara özgü kusurlar (zaaflar) olarak müşriklerin zihnine kazındığını; bu sebeple yiyip içen bir beşerin Allah'ın makamını temsil edemeyeceği yönündeki sakat uluhiyet algısının temel kanıtı olarak sunulduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X