Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 27. Ayet

    فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ فَاسْلُكْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْۚ وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feevhaynâ ileyhi eni-sne’i-lfulke bi-a’yuninâ vevahyinâ fe-iżâ câe emrunâ vefâra-ttennûru(ﻻ) fesluk fîhâ min kullin zevceyni-śneyni veehleke illâ men sebeka ‘aleyhi-lkavlu minhum(s) velâ tuḣâtibnî fî-lleżîne zalemû(s) innehum muġrakûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: 'Bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Buyruğumuz geldiğinde sular coşup yükselmeye başlayınca her cinsten birer çift hayvan ile kendileri aleyhinde hüküm kesinleşmiş olanların dışındaki aileni gemiye al; ama o haksızlığa sapmış olanlar konusunda sakın bana bir şey söyleme! Onlar kesinlikle boğulacaklar!"

      Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: "Bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Âyetteki "bi aʻyuninâ (بأعيننا)" kelimesine kimi bizim gözetimimiz altında, kimi de bizim gözümüz önünde gibi anlamlar vermişlerdir. Caizdir ki Hz. Nuh kendisine gemi yapması emredilince kavminin buna imkân vermeyeceğini düşünmüştür de Allah da ona haber vererek "Elbette bizim gözetimimiz altında, onlara karşı sana vereceğimiz yardım ve destekle sen onu yapacaksın ve onlar senin onu edinmene mani olamayacaklar" demiş olmaktadır. "Ve vahyina" (وَوَحْيِنَا) kelimesinden maksat ise emrimizle demektir.

      Buyruğumuz geldiğinde sular coşup yükselmeye başlayınca, yani buyruğumuzla vâdedilen azap geldiği ve sular coşup yükselmeye başlayınca... Ya da "Onlara azap emrimiz gelip de sular coşup ortalığı kaplayınca..."

      Oraya (gemiye) al... "Selektü" ve "eslektü" denilir ve bir şeyin içine aldım, girdirdim anlamı kastedilir. Nitekim "üslük yedeke fî ceybike" (اسْلُكْيَدَكَفِيجَيْبِكَ) ifadesi de "elini koynuna sok!" demektir. "Üslük" kelimesinin bu şekilde tefsiri başka bir âyette mevcuttur ki o da: "...gemiye bindir!' dedik!" meâlindeki cümledir.

      Her cinsten birer çift hayvan. Beyanın metninde geçen "isneyn (اثْنَيْنِ)" kelimesi "min küllin zevceyn (مِنْكُلٍّزَوْجَيْنِ)" tabirinin sıfatı olabilir, erkek ve dişiden oluşan her iki eşten anlamına gelir. Şu da caizdir: Her çiftten iki ayrı renkten; beyaz ve siyah, iyi ve kötü... şeklinde. Aileni de gemiye bindir! demektir. Kendileri aleyhinde hüküm kesinleşmiş olanlar hariç. Bu beyanla kastedilen anlam şöyle olabilir: Ancak daha önce haklarında azap ve helâk hükmü verilmiş olanlar müstesna. Biz bunu daha önce Hûd sûresinde anlatımıştık.

      Ama o haksızlığa sapmış olanlar konusunda sakın bana bir şey söyleme! Onlar kesinlikle boğulacaklar! Bu beyanın anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bir kısmı şöyle demişlerdir: Allah, Nuh'a, zulmedenlere dair herhangi bir talepte bulunmasını yasaklamıştır. Zira o "Oğlum benim ailemdendir!" şeklinde bir talepte bulunmuştu. Buna sebep Allah, onun böyle bir talepte bulunmamasını istemiş oldu. Bu takdirde mâna şöyle olur: "O zulmedenler hakkında bir taleple katıma gelme...!"Diğer bir kısım da şöyle demişlerdir: Kavmindeki tüm zâlimler hakkında benden bir şey isteme...! Çünkü onlar boğulacaklardır! Eğer böyle ise o takdirde âyette, onların kurtulması hakkında daha başından itibaren bir talepte bulunmasının yasaklanması söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.

      İbn Kuteybe şöyle der: "Feslük fîhâ (فَاسْلُكْفِيهَا)" Oraya girdir/sok! anlamındadır. İğnenin deliğinden ipliği geçirmek anlamında "selektü'l-hayte fi'l-ibreti ve eslektühû" (سَلَكْتُالخَيْطَفِيالإِبْرَةِوأَسْلَكْتُهُ) denilir. Ebu Ubeyde de aynı şeyi söylemektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris: Kelimenin v-h-y kökünün temelinde "hızlı, gizli bir şekilde işaret etmek, ilham etmek ve fısıldamak" anlamlarının yattığını belirtir. Ayette birinci çoğul şahıs formunda gelen bu fiilin, Allah'ın Nuh peygamber ile kurduğu iletişimin sıradan bir beşeri konuşma olmadığını; mahiyeti insanlarca bilinemeyen, süratli ve mutlak bir ilahi yönlendirme (vahyediş) eylemi olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Vahiy kavramını, gizli ve süratli kelam olarak tanımlar. Nuh'un duasının hemen ardından bu eylemin kullanılmasının, ilahi icabetin (cevabın) ne denli hızlı ve sarsılmaz bir kararlılıkla gerçekleştiğini gösterdiğini; vahyin burada salt bir bilgi aktarımı değil, kurtuluş projesinin (geminin) bizzat planını içeren eylemsel bir komut olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın iletişim felsefesinde vahiy kavramını dikey ve tek yönlü bir ontolojik müdahale olarak analiz eder. İnsan ile Tanrı arasındaki bu metafiziksel temasın, ayette doğrudan bir emir ve eylem planı (gemi inşası) ile sonuçlanmasına dikkat çekerek; vahyin dünyevi tarihi şekillendiren en güçlü ve dönüştürücü kozmik fısıltı olduğunu tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "gizli ve hızlıca bildirmek" anlamına gelen bu fiilin, İslami terminolojide Allah'ın dilediği emirleri ve bilgileri peygamberlerine kendi seçtiği özel bir yolla (melekle veya vasıtasız) iletmesi kurumunu ifade ettiğini açıklar.

        İsna' (اصْنَعِ)

        İbn Fâris: Kelimenin s-n-a kökünün asli manasının "bir şeyi bilerek, isteyerek, ustalıkla ve özen göstererek yapmak" olduğunu saptar. Sıradan bir yapma eylemi olan "fiil" veya "amel" kelimelerinden farklı olarak "sun'" kavramının, içinde maharet, mühendislik ve estetik bir çaba barındıran zanaatkârlığı ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Her "sun'" (sanat/imalat) eyleminin bir fiil olduğunu, ancak her fiilin sun' olmadığını belirterek kelimenin taşıdığı o özel ağırlığa dikkat çeker. Ayette Nuh'a "Gemiyi yap" denilirken bu fiilin seçilmesinin, inşa edilecek olan yapının (geminin) alelade bir taşıt değil; ilahi bir projeye dayanan, son derece sağlam ve ustalıklı bir mühendislik harikası olması gerektiğine işaret ettiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Kelimenin kökündeki "sanat" ve "zanaat" vurgusunun felsefi boyutunu tahlil eder. Geminin inşası emrinin doğrudan Allah'tan gelmesi ve "isna'" (imal et/sanatla yap) fiilinin kullanılması, peygamberin burada sadece ilahi mesajı ileten bir elçi değil, aynı zamanda o mesajın bedelini ödeyen, ter döken ve tabiata nizam veren aktif bir fail (zanaatkâr) konumuna yükseltildiğini anlambilimsel olarak ortaya koyduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "iyi ve güzel yapmak, imal etmek, ortaya koymak" manalarına geldiğini aktarır. Ayetin tefsiri bağlamında bu emrin, tufana karşı alınacak tedbirin bizzat insan eliyle ve üstün bir çabayla gerçekleştirilmesini zorunlu kıldığını açıklar.

        El-Fulke (الْفُلْكَ)

        İbn Fâris: Kelimenin f-l-k kökünün temelinde "yuvarlaklık, dairesel olmak ve kavis çizmek" anlamlarının bulunduğunu belirtir. Gemilere bu ismin verilmesinin, sular üzerinde kavisli bir şekilde yüzmelerinden, dalgalarla olan uyumlu salınımlarından ve omurgalarının o oval tasarımından kaynaklandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu kelimenin Arapçada hem tekil (gemi) hem de çoğul (gemiler) için aynı lafızla kullanıldığını saptar. Gök cisimlerinin yörüngesi için kullanılan "felek" kelimesiyle aynı kökten gelmesini anlambilimsel bir zenginlik olarak değerlendirir; zira geminin suyun üzerindeki süzülüşü ile yıldızın uzay boşluğundaki akışı aynı fiziksel ve kozmik ahenge (yuvarlaklık/akış) tabidir.

        Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik kökeninin Arapça dışındaki kadim denizcilik dillerine dayandığını ileri sürer. Akadca "eleppu" ile zayıf bir bağı olmakla birlikte, asıl kaynağın antik Akdeniz ticaret dilleri olan Yunanca "efolkion" (kayık/çekilen tekne) ve oradan da Aramice vasıtasıyla Arapçaya geçen yerleşik bir terim olduğunu inceler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "gemi, tekne" anlamına geldiğini belirtir. Nuh tufanı bağlamında bu kelimenin, inananları helaktan kurtaracak olan ve bizzat Allah'ın gözetiminde inşa edilen o devasa kurtuluş aracını (Nuh'un Gemisi) nitelediğini açıklar.

        A'yuninâ (أَعْيُنِنَا)

        İbn Fâris: Kelimenin a-y-n kökünün asli manasının "görme organı, göz, pınar, su kaynağı ve bir şeyin bizzat kendisi" olduğunu saptar. Ayette "gözlerimizin önünde / gözlerimizle" (bi-a'yuninâ) şeklinde çoğul ve aidiyet ekiyle kullanılmasının, mecazi bir anlatımla "mutlak koruma, gözetim ve ihtimam" anlamını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Göz (ayn) kavramının görme işlevinden yola çıkarak hıfz (koruma) ve riayet (gözetme) anlamlarında istiâre (metafor) olarak kullanıldığını belirtir. Geminin inşası sürecinde Nuh'a yöneltilen bu ifadenin, inkârcıların her türlü alayına, saldırısına ve sabotaj ihtimaline karşı ilahi kalkanın devrede olduğunu, inşanın hiçbir saniyesinin ilahi bakışın dışında kalmadığını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kur'an'daki antropomorfik (insan biçimci) dilin teolojik ve edebi yansımalarına dikkat çeker. "Gözlerimizle" kelimesinin Allah için kullanılmasının bir organ isnadı olmadığını, dönemin Arap dil yapısındaki en güçlü himaye ve destek ifadesi olduğunu belirtir. Bu ifadenin Nuh'a verilen psikolojik ve ontolojik garantiyi dilbilimsel bir şefkatle resmettiğini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "gözler" manasına geldiğini aktarır. Kelâm ilminde bu tür ifadelerin (haberî sıfatlar) tevil edilerek (yorumlanarak) "Allah'ın ilmi, muhafazası, yardımı ve bizzat yönlendirmesi" şeklinde anlaşıldığını, ayette geminin inşasındaki ilahi mühendisliği nitelediğini açıklar.

        Fâra (فَارَ)

        İbn Fâris: Kelimenin f-v-r kökünün temelinde "kaynamak, coşmak, şiddetle fışkırmak ve hareketin zirveye ulaşması" anlamlarının yattığını belirtir. Öfkenin şiddetlenmesi veya tenceredeki suyun taşması için de kullanılan bu fiilin, ayette yeraltı sularının olağanüstü bir tazyikle (basınçla) yeryüzüne patlamasını dinamik bir şekilde ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Feverân" kavramını, sıvının kaynayarak yükselmesi ve taşması olarak tanımlar. Ayette ilahi azabın (tufanın) başlama işareti olarak bu fiilin seçilmesinin, suyun yavaş ve sakin bir şekilde değil; tıpkı kaynayan bir kazan gibi önüne çıkan her şeyi yutacak ve parçalayacak vahşi bir enerjiyle fışkırdığını anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "kaynadı, coştu, şiddetle fışkırdı" olduğunu belirtir. Nuh Tufanı kıssasında bu eylemin, azabın ve küresel felaketin start (başlangıç) anını niteleyen kozmik bir su patlamasını ifade ettiğini açıklar.

        Et-Tennûru (التَّنُّورُ)

        İbn Fâris: Kelimenin Arapça kök sisteminde t-n-r harflerine dayandırılmaya çalışılsa da, aslında yanan ateş ve fırın anlamına gelen köklü bir kelime olduğunu belirtir. Ayette "tennurun kaynaması" (fârat-tennûru) ifadesinin, ateş ile suyun zıtlığını bir araya getiren sarsıcı bir kinaye olduğunu; ateş yanan yerden su fışkırmasının ilahi gazabın tersine dönmüş doğa yasalarıyla gelişini simgelediğini kaydeder.

        El-Cevâlîkî: Arap dilindeki yabancı kelimeleri tasnif ettiği sözlüğünde, bu kelimenin saf Arapça olmayıp Farsça (veya Aramice) kökenli bir kelime (Tandur/Tennur) olduğunu saptar. Ekmek pişirilen fırın anlamına gelen kelimenin, tüm Ortadoğu dillerinde ortak bir kullanıma sahip olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik yolculuğunu detaylıca inceler. Kökünün Akadca "tinūru" kelimesine kadar uzandığını, oradan İbranice "tannûr" ve Aramice/Süryanice "tannûrâ" formlarıyla bütün Sami dillerine yayıldığını saptar. Kur'an'ın bu kadim ve evrensel fırın/ocak kelimesini kullanarak tufanın çıkış merkezini (veya yer altı su kaynaklarını) tasvir ettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde kelimenin "ekmek fırını, ocak, yeryüzünden suyun fışkırdığı kaynak veya yeryüzünün tamamı" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Tefsir ilminde ateş yanan fırından su çıkmasının kıyamet alameti gibi algılandığını, bir mecaz olarak da yeryüzünün her tarafından suların coşup taştığı (tufanın şiddeti) gerçeğini ifade ettiğini açıklar.

        Fesluk (فَاسْلُكْ)

        İbn Fâris: Kelimenin s-l-k kökünün asli manasının "bir şeyi bir yerin içine sokmak, dâhil etmek, bir yola girmek veya dizmek" olduğunu saptar. Ayette emir formunda gelen bu fiilin, gemiye alınacak olan canlıların ve inananların sıradan bir bindirme işlemiyle değil, belli bir nizama, düzene ve sıraya göre o korunaklı alana "yerleştirilmesini" nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Sülûk" kavramını, tıpkı bir ipliği iğne deliğinden geçirmek veya elini yakaya sokmak gibi, bir şeyi dar ve spesifik bir alana özenle yerleştirmek olarak tanımlar. Ayette Nuh'a verilen bu emrin, her cinsten hayvanın ve ailenin, ilahi kurtuluş planındaki yerlerine (gemiye) intizamla sokulması eylemini vurguladığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "sokmak, dâhil etmek, yola koymak" manalarına geldiğini aktarır. Ayetin bağlamında bu kelimenin, tufan öncesi son hazırlık olarak seçilmiş olan kafilenin (hayvanlar ve müminler) geminin içindeki güvenli bölmelere alınmasını ifade ettiğini açıklar.

        Zevceyni (زَوْجَيْنِ)

        İbn Fâris: Kelimenin z-v-c kökünden türediğini ve temelinde "bir şeyin eşi, çifti, iki nesnenin birbirini tamamlayarak bir bütün oluşturması" anlamının bulunduğunu saptar. Ayette ikil (tesniye) kalıbında gelen bu kelimenin, üremenin ve biyolojik devamlılığın temel şartı olan "erkek ve dişi" eşleşmesini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Zevc" kavramının, ister hayvanlarda ister insanlarda olsun, beraber bulunan iki nesneden her birini tanımladığını açıklar. Ayette "kullin zevceyn" (her çiftten ikişer tane) ifadesinin, ekolojik dengenin korunması ve tufan sonrasında yeryüzündeki yaşamın yeniden inşa edilebilmesi için seçilen biyolojik örneklemi (gen havuzunu) nitelediğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'daki varoluş sisteminde "zevc" (çift/eş) kavramının ontolojik önemini tahlil eder. Kur'an'ın yaratılışı diyalektik bir çiftler (zıtlar/tamamlayıcılar) sistemi üzerine kurduğunu; Nuh'un gemisine canlıların tekil olarak değil "çiftler" halinde alınmasının, hayatın ancak eşleşme ve tamamlanma yasasıyla (sünnetullah) varlığını sürdürebileceği gerçeğinin dilbilimsel bir ilanı olduğunu saptar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin "iki eş, bir çift" manasına geldiğini belirtir. Tefsir literatüründe bu ifadenin, Nuh'un gemisine alınan canlı türlerinin soyunun tükenmemesi gayesiyle, her birinin erkek ve dişisinden birer numunenin gemiye dâhil edilmesi emrini karşıladığını açıklar.

        Tuhâtıbnî (تُخَاطِبْنِي)

        İbn Fâris: Kelimenin h-t-b kökünün asli manasının "iki kişinin yüz yüze, karşılıklı olarak konuşması, sözü muhataba yöneltmesi ve hitap etmesi" olduğunu saptar. Olumsuzluk edatıyla gelen "lâ tuhâtıbnî" (bana hitap etme / benimle konuşma) fiilinin, Nuh'un zalimler lehine yapabileceği muhtemel bir şefaat veya merhamet talebini baştan ve kesin olarak kesip atan bir ilahi sınır çizdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Hitap" kavramını, sözü dinleyicinin anlayacağı şekilde, doğrudan ona yönelterek söylemek olarak tanımlar. Ayette Allah'ın Nuh'a "zulmedenler hakkında benimle konuşma" demesinin, ilahi adaletin kesinleştiği noktada beşeri duygusallığın (babalık veya şefkat hislerinin) devreye girmesine izin verilmeyeceğini; bu uyarının peygamberin merhametini disipline etme amacı taşıdığını vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Peygamberlerin iç dünyası ve ilahi adalet arasındaki gerilime dikkat çeker. Bu yasaklayıcı fiilin, sadece bir susma emri olmadığını; haktan sapanlar (zalimler) kendi öz evladı veya eşi bile olsa, inanan bir kimsenin duygusal zaaflara yenilerek ilahi hükme (helak kararına) itiraz veya şefaat (hitap) edemeyeceği yönündeki sarsılmaz ontolojik ve ahlaki duruşu inşa ettiğini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "hitap etmek, seslenmek, talepte bulunmak" manalarına geldiğini aktarır. Ayetin tefsiri bağlamında bu yasağın, şirk ve zulüm batağına batmış olanların artık helak edilmesine karar verildiğini, onlar lehine yapılacak hiçbir duanın veya savunmanın (hitabın) kabul edilmeyeceğini ilan eden kesin bir ilahi yargı bildirdiğini açıklar.

        Muğrakûn (مُّغْرَقُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin ğ-r-k kökünün temelinde "suyun bir şeyi kaplaması, nesnenin dibe batması ve boğulmak" anlamlarının yattığını belirtir. İsm-i mef'ûl (edilgen ortaç) ve çoğul kalıbında gelen bu kelimenin (boğulmuş olanlar/boğulacaklar), zalimlerin akıbetinin hiçbir kaçışa imkân vermeyecek şekilde kesinleşmiş bir hüküm olduğunu (muhakkak boğulacaklardır) ifade eden kök işleve sahip olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Gark" eylemini, suyun bir varlığı yutarak ona nefes alma imkânı bırakmaması olarak tanımlar. Ayette cümlenin isim formunda "innehum muğrakûn" (muhakkak ki onlar boğulmaya mahkûm edilenlerdir) şeklinde gelmesinin, tufanın onlara ulaşmasının bir ihtimal değil, yaşanmış bitmiş gibi mutlak bir varoluşsal gerçeklik olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: İlahi azabın kozmik boyutunu analiz eder. İnkârcıların (zalimlerin) helak ediliş biçiminin sıradan bir ölüm değil, evrensel bir arınma (tufan) ile "gark olma" (suya gömülme) olduğunu belirtir. Kur'an'ın "muğrakûn" kelimesini kullanarak, yeryüzünü şirkle kirleten elitlerin ve nankörlerin, ilahi adaletin bir tecellisi olarak suyun o mutlak, temizleyici ve aynı zamanda yutucu gücü tarafından tarihten silinmelerini resmettiğini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "boğulanlar, suya batırılanlar" olduğunu belirtir. Kelâm ilminde bu kelimenin, ilahi mesajı inatla reddeden ve zulmü karakter edinen bir topluluğun dünyevi cezasının (Sünnetullah'ın) kaçınılmaz bir sonucu olarak tahakkuk eden toplu yok oluşu ifade ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X