Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 24. Ayet

    فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ hâżâ illâ beşerun miślukum yurîdu en yetefaddale ‘aleykum velev şâa(A)llâhu leenzele melâ-iketen mâ semi’nâ bihâżâ fî âbâ-inâ-l-evvelîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: 'Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık."

      Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: "Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır..." Onların söyledikleri bu söz çelişkidir. Çünkü onlar, bu adam, peygamberlik iddiasına ve çağrısına icabette bulunulmasını istemek suretiyle içinizde üstün olmak isteyen, ama sadece sizin gibi olan sıradan bir insandır, demektedirler, sonra da onlar, yani onların başları ve liderleri halkın ve ayak takımlarının kendilerine tâbi olmalarını, her ne derlerse muvafakat edip isteklerine uymalarını istemektedirler. Oysa kendileri de diğerleri gibi sıradan insanlardır. Bu, söylem itibariyle tam bir çelişkidir. Sonra onlar halkın bir kısmının diğerlerine üstün olduğu iddiasında bulunmakta ve bunu kabul etmektedirler. Ayrıca onlar Allah'ın buna kudretinin yeteceğini de bilmektedirler. Çünkü Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi demektedirler. Eğer Allah melekleri insanlara üstün kılmaya kādir ise, o zaman insanlardan bir kısmını diğerlerinden üstün kılmaya da kadirdir. Sonra Allah Hz. Nuh'tan haber verdi ve onun peygamberlik iddiasıyla kavmine karşı bir üstünlük taslaması gibi bir amacı olmadığını, aksine onlara nasihat etmek, şefkat ve merhamet duymak istediğini belirtti. Zira o şöyle demektedir: "Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi azdırmak istemişse, öğüdüm size fayda vermez"; "Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum" ve benzeri sözler. O, onlara bildirdi ki bununla kendilerine nasihat etmekte ve şefkat göstermektedir, yoksa onların dedikleri gibi onlara karşı bir üstünlük taslaması söz konusu değildir.

      Biz evvelki atalarımızdan bunu duymadık! Bu beyan Hz. Nuh'un kavminin sözüdür. Ne var ki sözlerinde yalan söylemişlerdir.

      Mukātil şöyle demiştir: O size peygamberlik sebebiyle ayrıcalıklı konumda olduğunu söylemiş olmakta, yoksa onun size karşı başka türlü herhangi bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Hal böyle iken ona tâbi olmayacak mısınız!? Biz bunu duymadık meâlindeki beyanı hakkında bazıları "azabı duymadık" diye açıklamıştır. Evvelki atalarımızdan... Şöyle de denilmiştir: Nuh'un çağrıda bulunduğu gibi evvelki atalarımızdan tevhidi duymadık diye de yorumlanmıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Meleü (الْمَلَأُ)

        İbn Fâris: Kelimenin m-l-e kökünün asli manasının "doldurmak, bir kabı veya boşluğu tam olarak kaplamak" olduğunu belirtir. Toplumun ileri gelenlerine, yöneticilerine ve elit kesimine "mele'" denilmesinin, bu kişilerin meclisleri fiziken doldurmalarından, görünüşleri ve ihtişamlarıyla insanların gözlerini ve kalplerini heybetle "doldurmalarından" kaynaklandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu kavramı, tek bir görüş etrafında birleşen, ortak hareket eden ve dış görünüşleriyle saygı uyandıran, göz dolduran insan topluluğu olarak tanımlar. Ayette Hz. Nuh'a itiraz eden grubun sıradan halk değil de "el-meleü" (ileri gelenler) olarak zikredilmesinin, şirkin ve statükonun asıl koruyucularının, mevcut düzenden en çok beslenen aristokrat ve yönetici sınıf olduğuna işaret ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın sosyolojik ve anlambilimsel dokusunda "mele'" kavramını, peygamberlerin getirdiği eşitlikçi tevhid inancına karşı en şiddetli direnişi gösteren "kibirli elit sınıf" (müstekbirler) olarak tahlil eder. O'na göre bu ayetteki elitler, Nuh'un mesajını teolojik bir tartışma olarak değil, doğrudan kendi sosyo-ekonomik ve politik hegemonyalarına yönelik bir tehdit olarak algılamışlardır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "topluluk, ileri gelenler, karar mercii" anlamlarına geldiğini aktarır. Kur'an kıssalarında peygamberlere karşı çıkan, toplumun inançlarını ve değer yargılarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren oligarşik yapıyı ifade ettiğini; ayetteki itirazın fitilini de halkın değil, doğrudan bu ayrıcalıklı sınıfın ateşlediğini belirtir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris: Kelimenin k-f-r kökünün temelinde "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" anlamlarının yattığını saptar. Çiftçiye toprağı ve tohumu örttüğü için, geceye de karanlığıyla eşyayı örttüğü için "kâfir" denildiğini hatırlatır. Bu bağlamda fiilin, ilahi hakikatin üzerini kibir ve inatla örtme, nimeti gizleme ve inkâr etme eylemini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kufr" eylemini, aklın ve fıtratın tasdik ettiği apaçık bir gerçeği (imanı) bilinçli bir şekilde örtbas etmek olarak tanımlar. Ayette "el-meleü" (elitler) kelimesini niteleyen "ellezîne keferû" (inkâr edenler/örtenler) sıfat cümlesinin, onların Nuh'un getirdiği mesajın mantıksızlığından dolayı değil, gerçeği bilmelerine rağmen kendi otoriteleri sarsılmasın diye hakikatin üzerini örttüklerini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an ahlak sisteminde bu fiilin salt zihinsel bir inanmama durumu (disbelief) olmadığını, aksine son derece aktif, nankörce ve isyankâr bir "hakikati reddetme" eylemi olduğunu analiz eder. Nuh'un kavmindeki elitlerin bu fiili işlemesi, Yaratıcı'nın mutlak otoritesine karşı beşeri bir başkaldırıyı ve ontolojik bir nankörlüğü dilbilimsel olarak çerçeveler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin "örttüler, inkâr ettiler, nankörlük yaptılar" manalarına geldiğini belirtir. Kelâm ilminde imanın tam zıddı olarak, peygamberin Allah'tan getirdiği kesin olarak bilinen mesajı (zarûrât-ı dîniyye) yalanlamayı, fıtrattaki tevhid eğilimini heva ve hevesle baskılamayı ifade ettiğini açıklar.

        Beşarun (بَشَرٌ)

        İbn Fâris: Kelimenin b-ş-r kökünden türediğini ve asıl anlamının "insan derisinin dış yüzeyi, tüysüz ve çıplak ten" olduğunu saptar. İnsana "beşer" denilmesinin, diğer canlıların aksine derisinin yün, tüy veya pullarla kaplı olmamasından, cildinin dışarıdan doğrudan görünmesinden (mübaşeret) kaynaklandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın fiziksel, biyolojik ve dış görünüş itibarıyla fani (ölümlü) yapısını ifade eden bir kavram olduğunu açıklar. Ayette elitlerin "Bu da sizin gibi bir beşerden başkası değildir" cümlesindeki bu kelime tercihi, Nuh'u herhangi bir manevi/ilahi statüden soyutlayarak, onu sadece yiyen, içen ve hastalanan sıradan bir biyolojik organizma (beden) seviyesine indirgeme çabasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın kelime seçimlerindeki hassasiyeti (insan ve beşer ayrımını) tahlil eder. Kur'an'da "beşer" kelimesinin her zaman insanın topraktan gelen fizyolojik yönünü, ölümlülüğünü ve sıradanlığını vurgulamak için kullanıldığını belirtir. İnkârcıların Nuh'a yönelik bu kelimeyi kullanmaları, onların "ilahi mesajın ancak insanüstü, doğaüstü bir varlık (melek) tarafından getirilebileceği" yönündeki materyalist çarpıklıklarını ve peygamberlik kurumunu anlayamamalarını anlambilimsel olarak ortaya koymaktadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "insan, insanoğlu, ten" anlamlarına geldiğini aktarır. Kur'an'da inkârcıların peygamberlere itiraz ederken en çok başvurdukları argümanın bu "beşeriyet" vurgusu olduğunu; onların, kendileriyle aynı biyolojik zaafları taşıyan bir varlığın kendilerinden daha üstün bir ilahi rehberliğe mazhar olmasını kibre kapılarak reddettiklerini kaydeder.

        Yetefaddale (يَتَفَضَّلَ)

        İbn Fâris: Kelimenin f-d-l kökünün temelinde "artmak, fazlalaşmak, bir şeyden geriye kalmak ve üstünlük" anlamlarının yattığını saptar. Ayetteki "tefaddul" fiil kalıbının (Tefa'ul babı), bir kimsenin başka insanlar üzerinde zorla, kurnazlıkla veya yapay bir çabayla üstünlük kurmaya çalışmasını, fazilet ve makam elde etme gayretini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Fadl" kavramını başkalarından nitelik veya makam olarak üstün olmak şeklinde tanımlar. Ayette elitlerin Nuh için kullandıkları "yurîdu en yetefaddale aleykum" (size karşı üstünlük kurmak/efendi olmak istiyor) ifadesinin, inkârcıların peygamberin halisane tebliğini, bütünüyle dünyevi bir iktidar kavgası ve liderlik hırsı olarak yorumladıklarını gösterdiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetin arka planındaki siyasi ve sosyolojik okumaya dikkat çeker. Kendi güçlerini zorbalıkla elde eden şirke batmış elitlerin, Nuh'un hiçbir maddi beklentisi olmayan saf tevhid çağrısını algılayamadıklarını belirtir. Onların zihin dünyasında "din", sadece kitleleri yönetmek için bir araç olduğundan; Nuh'u da din kisvesi altında kendilerinden "tefaddul" (siyasi hegemonya, ayrıcalık ve riyaset) koparmaya çalışan bir rakip olarak deşifre ettiklerini tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat manasının "üstünlük taslamak, başkalarına karşı lütufkâr veya otoriter görünerek hâkimiyet kurmak" olduğunu aktarır. Tefsir ilminde bu fiilin, putperest aristokrasinin peygamberleri itibarsızlaştırmak için başvurdukları psikolojik bir iftira yöntemini; tebliğ faaliyetini şahsi bir ikbal ve mevki hırsı (demagoji) gibi gösterme stratejisini dilbilimsel olarak nitelediğini açıklar.

        Melâiketen (مَلَائِكَةً)

        İbn Fâris: Kelimenin kökeni konusunda m-l-k veya l-e-k harflerine dayandığını saptar. Asli manasının "mesaj, elçilik ve haber" (el-ulûke) olduğunu belirtir. Meleklere bu ismin verilmesinin, onların Allah ile yaratılmışlar arasında ilahi emirleri taşıyan soyut elçiler olmalarından kaynaklandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Melek" kelimesinin mesaj taşıyan varlık anlamına geldiğini saptar. Ayette inkârcıların "Allah dileseydi melekler indirirdi" şeklindeki itirazlarının, onların mutlak güç sahibi bir tanrıya inandıklarını ancak bu tanrının sıradan bir insanla (beşer) iletişim kurmasını mantıksız bulduklarını; ilahi bir mesajın ancak doğaüstü, göz kamaştırıcı ve insanüstü bir varlık formunda inebileceğine dair sakat bir uluhiyet algısına sahip olduklarını vurgular.

        Arthur Jeffery: Kelimenin Arapçaya geçiş sürecini diğer Sami dilleri üzerinden analiz eder. Kökün İbranice ve Aramicede "mal'akh", Habeşçada (Ge'ez) "mal'ak" formlarında "elçi/haberci" anlamında kullanıldığını saptar. Kur'an'ın bu kadim Semitik terimi kullanarak, müşriklerin ilahi otorite beklentisini ve beşeri bir peygambere karşı duydukları teolojik küçümsemeyi metne aktardığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "haberci, elçi, güç" manalarına geldiğini belirtir. Kelâm literatüründe bu kavramın, nurdan yaratılmış, yeme içme gibi beşeri özellikleri olmayan ruhani varlıkları ifade ettiğini; ayette müşriklerin peygamberden bekledikleri ölçütün, kendi idrak edemedikleri bu doğaüstü özellikler olduğunu açıklar.

        Âbâine (آبَائِنَا)

        İbn Fâris: Kelimenin e-b-v kökünden türediğini ve asıl anlamının "bir şeyin meydana gelmesine, beslenip büyümesine ve ıslah olmasına sebep olan temel kaynak" olduğunu saptar. İnsanın biyolojik atasına "eb" (baba) denilmesinin yanı sıra, bir toplumu eğiten, geleneklerini kuran kadim ataların da "âbâ" (babalar/atalar) olarak isimlendirildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Biyolojik babaların yanı sıra, bir toplumun zihniyetini şekillendiren ecdadı da kapsayan bir isim olduğunu açıklar. Ayetteki "âbâinel evvelîn" (önceki atalarımız/babalarımız) tamlamasının, inkârcılar için sadece bir soy kütüğünü değil; uğruna can verilecek, asla sorgulanamaz ve terkedilemez "kutsal geleneği" temsil ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Arap düşüncesinde "atalar kültü"nün epistemolojik ve ahlaki değerini inceler. Ayette müşriklerin "Biz bunu önceki atalarımızdan işitmedik" demelerinin, onların hakikati ölçme kriterinin akıl veya vahiy değil, salt "gelenek" (ataların sünneti) olduğunu saptar. O'na göre Nuh'un tebliğ ettiği "Din" ile müşriklerin savunduğu "Âbâ" (atalar) argümanı arasındaki bu çatışma, Kur'an'ın muhatap aldığı putperest zihniyetin en aşılmaz teolojik ve sosyolojik duvarıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "babalar, atalar, ecdat" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir literatüründe bu ifadenin, körü körüne taklidin (dogmatizmin) sembolü olduğunu; müşriklerin yeni ve doğru bir bilgiyi (vahyi) reddetmek için sığındıkları tek mazeretin, o bilginin kendi geçmişlerindeki otoriteler tarafından söylenmemiş olması yönündeki bağnazlıklarını ifade ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X