وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَٓاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
"... Kezâ Sina dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz."
Sinâ dağında yetişen bir ağaç (zeytin ağacı)... Yani Tür-ı Sina'da sizin için bir ağaç daha yarattık. Mâlum olduğu üzere dağlarda kendiliğinden yetişmiş olan ağaçların bitmesinde insanların bir katkısı bulunmamaktadır. Bahçe ve bostanlarda olan ağaçlar ise insanların dikimi ve bakımı sonucu yetişmektedir. Allah (c.c.) hem yetişmesinde insanların dahli olan hem de hiç katkıları bulunmayan her iki türü de kendisine nispet etmiştir. Her iki türden olanın da Allah'a nispet edilmesinde, kulların yapmış oldukları fiillerde Allah'ın bir şekilde dahli olduğuna ve hepsinin sonuç itibariyle onun yaratması ve lütfu sonucu meydana geldiğine işaret bulunmaktadır. Allah onlara kendileri için bahsettiği bahçeler, hurmalar, üzümler, meyveler inşa etmesi gibi nimetlerini hatırlatıyor ve bu şekilde onların şükürlerini ifa etmelerini amaçlıyor. Bu ifadede onun yüce kudretine ve saltanatına dair delil de vardır. Şöyle ki: Allah (c.c.) ağacı yaratmış ve onu dağ üzerinde çıkarmıştır. Dağ, varlıklar içinde en sert ve katı olanıdır. Sonra O ağaçta yağ var etmiştir. Yağ ise nesneler içinde en latif ve yumuşak olanıdır. Böylece bildirmiş oldu ki en sert ve katı olan bir nesneden en yumuşak ve latif olan bir nesneyi çıkarmaya kâdir olan mutlak gücü hiçbir şey aciz yapamaz. Bu âyette iki şeyi bir araya getirip, birbirine ekleyerek yemekte bir sakınca olmadığına dair bir delil de bulunmaktadır. Zira şöyle buyrulmaktadır: Hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı)... ayette geçen (صبغ) sabg" katık demektir.
Sina dağı (طورسيناء) hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları "et-Tür", Süryanice dağ, "Seyna" da Habeșce güzel demektir, diye açıklamışlardır. Bazıları ise şöyle demiştir: "Tûr" dağ ve sözü edilen nesne, "Seyna ise güzel ağaç demektir. Bazıları da "Tûr", Allahın (c.c.) Hz. Mûsâ ile konuştuğu ve kendisine vahiyde bulunduğu dağdır, ağaç da zeytin ağacıdır, açıklamasını getirmişlerdir. Bazıları da "Tûr" dağ, "Seyna ise etrafındaki ağaçtır, demişlerdir. Ayet İbn Mesûd ve Hafsa'nın mushaflarında (وشجرةتخرجمنطورسيناءتخرجالدهنوصبغاللأكلين) "Ve şeceraten tahrucu min tûri seynâe tuhricu'd-dühne ve sıbgan lil-âkilîn" şeklindedir. Yani "Sina dağından çıkan hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı)...". Bazıları da "tuhricu's-semere" (تخرجالثمر) "meyve verir" demişlerdir.
Ebû Muâz şöyle bir yorum yapmıştır: "Enbete'n-nebâtü ve nebete'n-nebâtü" (أَنْبَتَالنَّبَاتُوَنَبَتَالنَّبَاتُ) aynı anlamda iki lügattır. Benzeri de "esrâ ve serâ" (أَسْرَىوَسَرَى) şeklinde kullanımdır.
Züheyr ise şöyle demiştir: "Raeytü zevi'l-hâcâti havle buyûtihim katînen lehum hatta iza enbetel-baklu (رَأَيْتُذَوِيالْحَاجَاتِحَوْلَبُيُوتِهِمْ...قَطِي نًالَهُمْحَتَّىإِذَاأَنْبَتَالْبَقْلُ)" yani "ihtiyaç sahiplerinin evlerinin etrafında konaklamış olduklarını gördüm, tâ baklagiller bitene kadar..."
Kisâî şöyle demiştir: "Ahractü bi zeydin (أَخْرَجْتُبِزَيْدٍ)" yerine "haractü bi zeydin ve ahractü zeyden" (خَرَجْتُبِزَيْدٍوَأَخْرَجْتُزَيْدًا) dersin ya da bu fiili "ahractü bi Zeydin Amran" (أَخْرَجْتُبِزَيْدٍعَمْرًا) şeklinde kullanırsın.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Ve sıbğın li'l-âkilîn (وَصِبْغًالِلْآكِلِينَ)" "Sıbğ" "sıbâğ" anlamındadır, aynen "dibğ" "dibâğ", "libs" ve "libâs" örneklerinde olduğu gibi.
Ebû Avsece de "ve sıbğın li'l-âkilînde (وَصِبْغًالِلْآكِلِينَ) geçen (صِبْغ) kelimesini "sıbâğ" şeklinde açıklamıştır ki bandırılan nesne demektir.
Yorumu Yorumla
-
Şeceraten (شَجَرَةً)
İbn Fâris: Kelimenin ş-c-r kökünün temelinde "birbirine girmek, karışmak, iç içe geçmek ve dallanıp budaklanmak" anlamlarının yattığını saptar. Ağaca bu ismin verilmesinin, dallarının ve yapraklarının birbirine girerek karmaşık ve bütünleşik bir yapı oluşturmasından kaynaklandığını belirtir. Ayetteki "şecere" (ağaç) kelimesinin nekre (belirsiz/genel) formda gelmekle birlikte, devamındaki vasıflarla doğrudan zeytin ağacını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Kök itibarıyla gövdesi üzerinde duran ve dalları olan her türlü bitkiyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetin bağlamında zikredilen ağacın, sıradan bir bitki olmadığını; Sina Dağı ile ilişkilendirilerek, meyvesi ve yağıyla insanlık için muazzam bir bereket kaynağı olan, Kur'an'ın diğer ayetlerinde "mübarek" olarak da nitelendirilen zeytin ağacını (şeceretü'z-zeytûn) hususi olarak tanımladığını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "ağaç, bitki" anlamına geldiğini aktarır. Tefsir ve botanik tarihi bağlamında bu kelimenin, Akdeniz ve Ortadoğu havzasının en kadim, en uzun ömürlü ve ekonomik değeri en yüksek bitkisi olan zeytin ağacına işaret ettiğini; Kur'an'ın yeryüzündeki ilahi nimetleri sayarken bu ağacı özel bir statüde zikrettiğini açıklar.
Tahrucu (تَخْرُجُ)
İbn Fâris: Kelimenin h-r-c kökünün asli manasının "bir şeyin bulunduğu yerden, içinden veya kapalı bir alandan dışarıya çıkması, görünür hale gelmesi" olduğunu belirtir. Ayette ağacın topraktan fışkırmasını, tohumun karanlığından sıyrılarak yeryüzüne çıkmasını niteleyen bu fiilin, ilahi kudretin cansız topraktan canlı bir bitkiyi var etme (ihraç) eylemini dinamik bir şekilde ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Huruç" eylemini, bir nesnenin gizlilikten aşikârlığa, batından zahire doğru hareket etmesi olarak tanımlar. Bu bağlamda fiilin, zeytin ağacının sadece topraktan bitmesini değil, aynı zamanda dağın çorak ve zorlu coğrafi yapısına rağmen ilahi bir lütufla yeryüzüne "çıkarılmasını" ve insanlığın istifadesine sunulmasını anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "çıkmak, meydana gelmek, belirmek" manalarına geldiğini belirtir. Ayetin ekolojik ve teolojik bağlamında bu eylemin, suyun (önceki ayette zikredilen yağmurun) toprakla buluşmasının neticesi olarak bitki örtüsünün yeryüzüne fışkırmasını ve Allah'ın tabiat üzerindeki kesintisiz yaratma faaliyetini nitelediğini açıklar.
Tûri (طُورِ)
İbn Fâris: Kelimenin t-v-r kökünün temelinde "bir şeyin sınırı, hududu, hali, aşaması ve dağ" anlamlarının bulunduğunu saptar. Kelimenin Arapçada genel manada üzeri ağaçlık olan her dağ için kullanılabileceği gibi, özel isim olarak belirli bir coğrafi yükseltiyi de niteleyebileceğini belirtir.
El-Cevâlîkî: Arap dilindeki yabancı kelimeleri incelediği sözlüğünde, bu kelimenin saf Arapça olmadığını, Süryanice kökenli olduğunu saptar. Süryanicede dağ anlamına gelen bu kelimenin Arapçaya geçerek yerleştiğini ve Kur'an'da genellikle Hz. Musa'nın vahiy aldığı kutsal dağı nitelemek üzere özel bir terim olarak kullanıldığını kaydeder.
Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik kökeninin Aramice ve Süryanicedeki "tûrâ" (dağ) kelimesine dayandığını teyit eder. Kur'an'ın bu kelimeyi sıradan dağlar (cebel) için değil, daha çok vahyin indiği, ilahi tecellinin gerçekleştiği ve bereketin merkezi olan spesifik kutsal mekânları (Sina Dağı) isimlendirmek için semitik bir dini terminolojiden devraldığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat manasının "dağ, ağaçlı dağ" olduğunu aktarır. İslami coğrafya ve tefsir literatüründe "Tûr" kelimesinin, Sina Yarımadası'nda bulunan ve hem Yahudilik hem Hristiyanlık hem de İslam geleneğinde vahyin ve ilahi tecellinin sembolü olan kutsal dağı ifade ettiğini belirtir.
Seynâe (سَيْنَاءَ)
Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik tahlilini yaparken, bu ismin Arapça kökenli olmadığını; İbranice "Sînay" ve daha eski antik Yakındoğu dillerinden geldiğini saptar. İsmin kökeninin kadim Ay tanrısı "Sin" ile ilişkili olabileceği yönündeki tarihi teorilere değinir, ancak Kur'an'daki kullanımının tamamen coğrafi bir bölgeyi ve o bölgedeki dağı tanımlayan yerleşik bir özel isim olarak yer aldığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti: Kur'an'daki yabancı menşeli kelimeler (mu'arreb) üzerine yaptığı çalışmalarda, "Sînâ" kelimesinin Nebatça veya Süryanice kökenli olduğunu belirtir. Bu dillerde kelimenin "güzel, bereketli, ağaçlık" gibi anlamlara geldiğini aktararak, bu bölgenin zeytin ağacı gibi bereketli ürünler vermesiyle ismin etimolojik anlamı arasında bir bağ kurulabileceğini kaydeder.
Gabriel Said Reynolds: Kur'an metninin Kitâb-ı Mukaddes geleneğiyle olan kavramsal ilişkilerini incelerken, bu kelimenin doğrudan İncil ve Tevrat'taki (Biblikal) "Sinai" coğrafyasına yapılan teolojik bir atıf olduğunu vurgular. Kur'an'ın zeytin ağacının menşei olarak bu dağı seçmesinin, sadece coğrafi bir bilgi vermekten öte, o bölgenin taşıdığı tarihi, dini ve sembolik kutsiyete dikkat çekme amacı taşıdığını tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Coğrafi bir özel isim olduğunu belirtir. Ayette zeytin ağacının bu bölgeye nispet edilmesinin (Tûr-i Sînâ), zeytinin anavatanının Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Sina bölgesi olmasından kaynaklandığını; aynı zamanda vahyin indiği bu mübarek topraklarda yetişen ağacın da aynı bereketi ve kutsiyeti yansıttığını açıklar.
Tenbutu (تَنبُتُ)
İbn Fâris: Kelimenin n-b-t kökünün asli manasının "topraktan çıkmak, yeşermek, büyümek, boy atmak" olduğunu saptar. Bitkilere "nebat" denilmesinin bu kök eylemden kaynaklandığını belirtir. Ayetteki fiil formunun, ağacın meyve verme, ürün yetiştirme ve içindeki yağı olgunlaştırarak insanlığa sunma eylemini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "İnbat" (bitirmek/yetiştirmek) kavramını, toprağın suyunu ve minerallerini kullanarak bitkinin varlık sahnesine çıkması ve faydalı hale gelmesi olarak tanımlar. Ayetteki "tenbutu" fiilinin, faili ağaç olmakla birlikte, asıl yetiştirici ve oldurucu iradenin Allah olduğunu; ağacın ise ilahi rızkı (yağı ve katığı) üreten biyolojik bir aracı konumunda bulunduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "bitmek, yetişmek, ürün vermek" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir bağlamında bu kelimenin, zeytin ağacının meyvesini (zeytini) ve o meyvenin içindeki yağı olgunlaştırarak büyümesini, insanın istifadesine hazır hale getirilmesi sürecini dilbilimsel olarak çerçevelediğini açıklar.
Bid-Duhni (بِالدُّهْنِ)
İbn Fâris: Kelimenin d-h-n kökünün temelinde "yağ, kayganlık, yumuşaklık, bir şeyi yağlamak ve pürüzsüz hale getirmek" anlamlarının yattığını belirtir. Ayette "bâ" edatıyla (bid-duhni / yağ ile) birlikte gelen bu ismin, doğrudan zeytin meyvesinden sıkılarak elde edilen, hem besin hem de merhem olarak kullanılan o saf ve değerli özütü (zeytinyağını) ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Duhn" kavramını, tohumlardan, meyvelerden veya hayvansal ürünlerden elde edilen, yemeye ve sürünmeye elverişli yağ olarak tanımlar. Bu ayetin bağlamında kelimenin, Sina dağından çıkan ağacın en karakteristik ve faydalı ürünü olan zeytinyağını temsil ettiğini; bu yağın insanın temel gıda, aydınlanma ve şifa ihtiyaçlarını karşılayan eşsiz bir ilahi lütuf olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin geçtiği tarihi ve sosyo-ekonomik bağlama dikkat çeker. Antik dönemde ve Kur'an'ın indiği çağda Ortadoğu toplumları için zeytinyağının (duhn) sadece bir gıda maddesi değil; kandillerde aydınlatma yakıtı, tıpta merhem, ticarette en değerli takas aracı ve günlük yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu nimeti özellikle zikretmesinin o toplumun varoluşsal gerçekliğine doğrudan dokunduğunu tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "yağ, sıvı yağ, cila" anlamlarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu kelimenin ittifakla zeytinyağını ifade ettiğini, Kur'an'ın yeryüzündeki bitkisel nimetleri sayarken yağıyla ön plana çıkan bu ağacı ve onun eşsiz ürününü, insanlığa sunulan evrensel bir rızık örneği olarak dilbilimsel sahneye taşıdığını açıklar.
Sıbğin (وَصِبْغٍ)
İbn Fâris: Kelimenin s-b-ğ kökünün asli manasının "renk vermek, boyamak, bir şeyi sıvıya batırmak veya bandırmak" olduğunu saptar. "Sıbğ" kelimesinin aslen boya anlamına geldiğini, ancak insanların ekmeklerini içine batırarak/bandırarak yedikleri için sirke, yağ, tuz gibi her türlü sıvı veya yarı sıvı katık maddesine de Arapçada mecazen "sıbğ" denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Sıbğat" kelimesinin boya demek olduğunu, ayette geçen "sıbğ" kelimesinin ise ekmeğe lezzet katmak, onu renklendirmek ve tatlandırmak için kullanılan katık (sos/banmalık) anlamına geldiğini belirtir. Zeytinyağının ekmeği hem lezzetlendirmesi hem de bandırıldığında ona kendi altın sarısı/yeşil rengini vermesi sebebiyle bu isimle anıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kelimenin anlambilimsel evrimini ve Kur'an'ın dil kullanımındaki estetiği analiz eder. Fiziksel bir boyamayı veya renklendirmeyi ifade eden kökün (s-b-ğ), Arap mutfak kültüründeki "ekmeği yağa bandırma" eylemi üzerinden nasıl bir "katık/sos" anlamı kazandığını tahlil eder. İzutsu'ya göre Kur'an, zeytinyağını hem doğrudan tüketilen bir "yağ" (duhn) hem de yemeğe lezzet veren bir "katık/boya" (sıbğ) olarak tanımlayarak nimetin çok yönlü kullanımına edebi bir zenginlikle işaret etmektedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İlgili maddesinde lügat anlamının "boya, renk, bandırılacak katık" olduğunu aktarır. Ayetin tefsiri bağlamında kelimenin, zeytinyağının yemeklerde sos olarak, ekmeğe katık edilerek veya içine başka baharatlar katılarak zengin bir lezzet verici (çeşni) olarak tüketilmesi geleneğini anlamsal olarak karşıladığını belirtir.
El-Âkilîn (لِّلْآكِلِينَ)
İbn Fâris: Kelimenin e-k-l kökünün temelinde "bir şeyi ağızda çiğneyip yutmak, nesnenin varlığını tüketmek" anlamlarının yattığını belirtir. "Âkil" (yiyen kimse) ism-i fâilinin çoğulu olan bu kelimenin, başında aidiyet bildiren "lâm" edatıyla (li'l-âkilîn / yiyenler için) gelerek, bütün bu ekolojik ve biyolojik sürecin (ağacın bitmesi, yağ vermesi) yegâne gayesinin insanın beslenmesi olduğunu ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Ekl" fiilini ve bu fiili gerçekleştiren özneyi (âkil) insanın temel hayatta kalma güdüsü üzerinden tanımlar. Ayette ağacın "yiyenler için" yağ ve katık ürettiğinin belirtilmesinin, yeryüzündeki bitkisel döngünün kendi başına kör bir tabiat olayı olmadığını; doğrudan insanın "yeme/beslenme" ihtiyacını karşılamak üzere ilahi bir tasarımla insanın hizmetine (musahhar) kılındığını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin "yiyenler, tüketenler, beslenenler" manasına geldiğini belirtir. Ayetin sonundaki bu vurucu ifadenin, yeryüzündeki mucizevi varoluşların (Sina dağındaki zeytin ağacının) nihai faydalanıcısının insan olduğunu hatırlatarak, muhatabı verilen bu zahmetsiz, besleyici ve lezzetli rızıklar (yağ ve katık) karşısında mutlak Yaratıcı'ya şükretmeye davet eden bir tefekkür ve minnet alanı oluşturduğunu açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla