ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ تُبْعَثُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'minûn Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
15. "Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz."
16. "Sonra da kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz."
Âlemin Yaratılmasındaki Amaç
Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra da kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz. Daha önce anlattık ki bu âlemi yaratma amacı özellikle öldürmek ve yok etmek değildir. Aksine o öyle bir akıbettir ki onları bir halden başka hale dönüştürürken onu kastetmiştir (O da beka, yani sonsuz bir hayata erişmektir). Sonra Allah (c.c.) onları tek bir halde de bırakmamıştır. Eğer onların yaratılışından maksat sadece onların yok edilmesi ve helâk edilmeleri olsaydı o takdirde onları tek bir halde bırakırdı ve onların halden hale dönüştürülmesine mahal kalmazdı. Onların bir halden başka bir hale intikal ettirilmeleri ve dönüştürülmeleri, belirttiğimiz gibi, onların yaratılmasından maksadın bekaya, yanı, ebedi bir hayata erişmeleri olduğuna işaret etmiş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Kaldı ki yuce Allah, onların böylesi bir amaç için yaratılmış olmamasının bir tür abesle iştigal olacağını da haber vermiş bulunmaktadır. Bu bağlamda Allah meâlen şöyle buyurmuştur: "Sizi sırf boş yere yarattığımıza ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" Bu beyanda görüldüğü gibi, Allah, kendisine dönüş olmaksızın yaratılmış olmalarını anlamsız saymıştır. Başka bir ayette de şöyle buyrulmuştur: "Sakın... ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın...". Allah, kadının ipini sağlamca eğirdikten sonra onu geri çözmesini bir tür sefihlik saymıştır. İmdi Allah, ipini sağlamca eğirdikten sonra onu geri çözen kadını sefihlikle nitelesin, ondan sonra da kendisi aynı anlama gelen eylemi yapsın, bu caiz değildir. Zira yarattığı insanları sırf öldürmek ve yok etmek için yaratmış olması anlamsızdır ve bu bir tür oyundur. Buna göre şehadet aleminde söz gelimi bir insanın, kalıcı olması ve bir yarar sağlaması için değil de sırf yıkıp yok etmesi için bina yapması sefihliktir ve bir tür oyundur. İşte bu yüzdendir ki Allah'ın (c.c.) insanları yaratmış olmasının sadece ölüm için değil aksine Sonra da kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz buyruğunda bildirdiği üzere (hesaba çekmek amacıyla) diriltilmek için olduğunu söyleriz.
Yorumu Yorumla
-
Summe (ثُمَّ)
İbn Fâris: Arap dilinde bu edatın, olaylar arasında sadece bir sıralama (tertip) değil, aynı zamanda ciddi bir zaman aralığı, bir gecikme ve mühlet (terâhi) bildirdiğini saptar. Ayetin bağlamında bu edat, insanın ölümü (meyyitûn) ile yeniden diriltilmesi (tub'asûn) arasına giren ve mahiyeti tam olarak bilinmeyen o uzun bekleyiş dönemini (berzah âlemini) tek bir gramatikal unsurla ifade eden kök işleve sahiptir.
Râgıb el-İsfahânî: Olayları kesintisiz bağlayan "fâ" edatından farklı olarak, "sümme" edatının eylemler arasına giren ontolojik bir boşluğa işaret ettiğini belirtir. Ölüm gerçeğinden hemen sonra zikredilen bu edat, dirilişin hemen ölümün akabinde gerçekleşmeyeceğini; zamanın insan idrakini aşan bir durgunluk evresinden geçtikten sonra o büyük uyanışın yaşanacağını dilbilimsel olarak çerçeveler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Nahiv (sözdizimi) ilminde atıf harfi olarak sınıflandırılan bu edatın, tefsir literatüründe ölüm ile kıyamet arasındaki zaman fâsılasını nitelediğini aktarır. Yaratılış aşamalarından ölüme geçerken kullanılan "sümme" edatının dünya hayatını (ömrü), bu ayette kullanılan "sümme" edatının ise kabir hayatını (berzahı) simgeleyen edebi bir zaman atlaması (elips) işlevi gördüğünü kaydeder.
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris: Kelimenin y-v-m kökünden türediğini ve asıl anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık zaman dilimi" veya "mutlak zaman" olduğunu belirtir. Ayette "kıyamet" kelimesiyle birleşerek bir tamlama (yevme'l-kıyâme) oluşturan bu kelimenin, bilinen 24 saatlik dünyevi güneş döngüsünü değil, başlangıcı ve sonu ilahi iradeyle belirlenmiş mutlak ve kozmik bir dönemi, devasa bir zaman aralığını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Yevm" kavramını sadece gün olarak değil, "herhangi bir olayın gerçekleştiği süre, vakit, devir" olarak tanımlar. Ayetin eskatolojik (ahiret odaklı) bağlamında bu kelimenin, dünyevi zaman ölçülerinin tamamen çöktüğü, fiziksel yasaların geçersiz kılındığı ve ahiret gerçekliğinin başladığı o eşsiz ve dehşetli uyanış vaktini anlambilimsel olarak ifade ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın zaman felsefesini incelerken, bu kelimenin ontolojik ağırlığına temas eder. İslam öncesi Arap toplumunda zamanın (dehr) döngüsel, kör ve sadece yok edici bir güç olarak algılandığını; ancak Kur'an'ın "yevm" kavramıyla bu döngüselliği kırarak zamanı lineer (doğrusal) bir çizgiye oturttuğunu saptar. Bu bağlamda ayetteki kullanım, zamanın amaçsızca akıp gitmediğini, mutlak bir hesaplaşma anına (kıyamet gününe) doğru bilinçli bir akış içinde olduğunu tasdik eden bir dilbilimsel inşadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "gün, çağ, devir" anlamlarına geldiğini belirtir. İslami literatürde "Yevmü'l-Kıyâme" tamlamasının bir terim olarak kalıplaştığını; bu ifadenin evrenin mevcut düzeninin bozularak dünya hayatının son bulduğu ve ölülerin diriltilerek mahşer yerine sevk edildiği o hesap ve adalet zamanını topyekûn kapsadığını açıklar.
El-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris: Kelimenin k-v-m kökünün temelinde "doğrulmak, ayağa kalkmak, durmak, bir işte sebat etmek ve dikilmek" anlamlarının yattığını saptar. "Kıyâmet" kelimesinin, bu kök anlamından hareketle, cansız ve yatay durumdaki bedenlerin, ilahi bir emirle dikey bir konuma geçerek ayaklanması, kabirlerinden doğrulup hesap vermek üzere ilahi huzurda dikilmesi eylemini ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: "Kıyâm" kavramını, oturmanın ve yatmanın zıddı olarak bir şeye yönelip ayağa kalkmak şeklinde tanımlar. Ayette ahiret gününü niteleyen bu ismin, mutlak sükûnet yurdu olan kabirlerdeki ölüm uykusundan sonra yaşanacak olan o devasa toplumsal ayaklanmayı, ontolojik silkelenişi ve varlığın yeniden inşa edilerek mutlak otorite karşısında hizaya geçişini dilbilimsel bir ihtişamla resmettiğini vurgular.
Arthur Jeffery: Kelimenin Arapçadaki kökenini diğer Sami dilleriyle karşılaştırmalı olarak analiz eder. Kökün Süryanice ve Hristiyan Aramicesindeki "qeyâmâ" (diriliş, ayaklanma, ahit) kelimesiyle doğrudan ve organik bir akrabalığı olduğunu ileri sürer. Yahudi ve Hristiyan eskatolojisinde merkezi bir yeri olan "ölülerin kalkışı/dirilişi" inancının, Kur'an dili tarafından devralınıp İslami ahiret tasavvurunun en temel kavramlarından biri olarak Arapça sözdiziminde yetkinleştiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu: Kelimenin kökündeki "kalkış/kıyam" eyleminin varoluşsal boyutunu tahlil eder. Dünyevi hayatta insanın kendi ayakları üzerinde durmasının bir irade ve güç belirtisi iken, buradaki "kıyamet" (kalkış) eyleminin insanın kendi iradesiyle değil, sarsıcı bir ilahi müdahaleyle gerçekleştiğine dikkat çeker. Bu bağlamda kıyametin sadece evrenin yıkılışı değil, insanın hakikat karşısında çırılçıplak ve mazeretsiz bir biçimde "ayağa kaldırılışı" olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: K-v-m kökünden masdar veya isim olarak türediğini, sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek" manalarına geldiğini aktarır. Kelâm ilminde kıyamet kavramının, İsrafil'in sûr'a üflemesiyle başlayacak olan kozmik yıkımı ve ardından gerçekleşecek olan evrensel dirilişi ve ilahi mahkemeyi niteleyen en kapsamlı ahiret terimi olduğunu belirtir.
Tub'asûn (تُبْعَثُونَ)
İbn Fâris: Kelimenin b-a-s kökünün asli manasının "bir şeyi veya kimseyi durduğu/yattığı yerden kaldırmak, harekete geçirmek, uykudan sarsarak uyandırmak ve sevk etmek" olduğunu belirtir. Ayette bu fiilin, ölümle birlikte durağanlaşan, toprağa karışan ve sükûnet bulan bedenlerin, tıpkı ağır bir uykudaki insanın aniden uyandırılması gibi şiddetli ve kesin bir ilahi komutla yeniden canlandırılıp harekete geçirilmesini ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: "Ba's" kavramını, bir nesneyi serbest bırakmak veya bir eyleme sevk etmek olarak açıklar. Ahiret bağlamında ba's eyleminin, Allah'ın çürümüş kemikleri ve dağılmış zerreleri yeniden bir araya getirerek onları mahşer meydanına doğru yürütmesi olduğunu saptar. Bu fiilin, yalnızca ruhi bir uyanışı değil, önceki ayetlerde safhaları anlatılan fizyolojik (et ve kemik) varlığın da yeniden derlenip toparlanması eylemini kapsadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın muhatap aldığı Cahiliye dönemi Arap aklının en çok itiraz ettiği kavramın "ba's" (bedensel diriliş) olduğunu analiz eder. Çürüyüp toza dönüşmüş kemiklerin yeniden ayaklanması fikrinin o dönemin materyalist düşünce yapısına bütünüyle aykırı olduğunu hatırlatır. Ayette "diriltileceksiniz" fiilinin doğrudan ve şeksiz şüphesiz bir biçimde muhataba yöneltilmesinin, Kur'an'ın bu köklü ontolojik inkarı şiddetle parçalayan ve ilahi kudretin sınır tanımazlığını (ilk yaratılışı yapanın ikinciyi de yapabileceğini) ilan eden bir kavramsal meydan okuma olduğunu tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin gramatikal yapısına dikkat çekerek fiilin edilgen (meçhul) formda, yani "tub'asûn" (diriltileceksiniz) şeklinde kullanıldığını belirtir. İnsanın ilk yaratılış safhalarında (çamur, nutfe, alaka) nasıl hiçbir fonksiyonu ve müdahalesi yoksa; son aşama olan diriliş eyleminde de tamamen pasif, çaresiz ve ilahi iradenin mutlak nesnesi konumunda olduğunu; bu edilgen yapının insanın Yaratıcı karşısındaki varoluşsal acziyetini perçinlediğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Ba's kelimesinin sözlükte "göndermek, uykudan uyandırmak, canlandırmak" anlamlarına geldiğini aktarır. İslami inanç sisteminde (Amentü) ahiret hayatının ilk ve en temel basamağını oluşturan bu terimin, kıyamet gününde İsrafil'in sûr'a ikinci defa üflemesiyle ölülerin hem ruh hem de bedenleriyle bütünleşik olarak yepyeni bir boyutta yeniden hayata döndürülmesi inancını karşıladığını açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla