Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 2. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne hum fî salâtihim ḣâşi’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar."

      Huşû

      Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Huşû, kalpte devamlı surette yer eden bir korkudur. Bir başkası da huşû kalpte olur demiştir. Huşûun aslı, korkudan dolayı tesirleri yüzde ve organlarda görünen boyun eğiş belirtileridir. Yoksa öncekilerin bahsettiği türden bir korku değildir. Görmez misin şu ilâhî beyanlarda nasıl buyrulur: "O gün kimi yüzleri zillet kaplamıştır..." ; "O sırada gözlerine korku çökmüş...". Bu âyetler de gösteriyor ki huşû, korkudan dolayı yüzde ve bütün organlarda beliren zillet emareleridir. Bundan dolayıdır ki bazıları şöyle demiştir: Namazda huşû, kişinin sağında ve solunda kimin olduğunu bilmemesidir. Çünkü namaz hali kişiyi yanındakilerin farkına varmaktan alıkoyar. Asıl mânası bizim dediğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.

      İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar meâlindeki beyan hakkında o şöyle demiştir: Huşû, namaza yönelmek ve onda mahviyet içinde olmaktır. Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Huşû kalpte olur; bir de (yanındaki) müslümana tavrını yumuşatman ve namazda sağa sola bakmamandır. Huşûun alçak gönüllülük olduğu da söylenmiştir. Aslı bizim bahsettiğimiz anlamdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Salâtihim (صَلَاتِهِمْ)

        İbn Fâris: Kök harfleri olan s-l-v temelinde ateşte ısıtmak, yumuşatmak veya uyluk kemiği, sırtın alt kısmı (salâ) gibi anatomik anlamlar barındırdığını belirtir. İbadet anlamındaki salât eyleminin, rükû ve secde sırasında bedenin belden eğilmesi sebebiyle bu anatomik yapıdan türetilmiş olabileceğini ya da ateşte ısıtılıp doğrultulan bir ağaç misali, insanın da ilahi kudret karşısında katılığından arınıp yumuşaması ve eğilmesi fikriyle bağlantılı olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin aslî ve birincil anlamının dua, tebrik ve tazim (yüceltme) olduğunu saptar. Bu ayetin bağlamında salâtın, müminlerin yerine getirdiği ve belirli rükünleri (kıyam, rükû, secde) olan ritüel ibadeti (namazı) kastettiğini; ancak kelimenin etimolojik özündeki "yakarış ve yüceltme" ruhunun namazın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery: Kelimenin kökeninin saf Arapça olmadığını, dışarıdan dâhil edilen dini terminolojiler arasında yer aldığını öne sürer. Kur'an öncesi dönemde Arap yarımadasındaki Yahudi ve Hristiyan toplulukların etkisiyle bilinen bu kelimenin, Aramice "tselutha" (dua, ibadet) kelimesinden Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini saptar. İslam'ın bu köklü Sami kelimeyi devralarak ona yepyeni, kurumsal ve İslami tevhid inancına özgü bir form kazandırdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Salât kavramının Kur'an'ın nüzul süreciyle birlikte geçirdiği anlambilimsel evrimi inceler. Cahiliye toplumunda putlara veya ilahlara yönelik genel yakarışları ifade eden kelimenin, Kur'an'ın kavramsal sisteminde mutlak ve tek olan Allah'a yöneltilen spesifik bir eyleme dönüştüğünü açıklar. Ayetteki kullanımının, mekanik bir ritüelden ziyade, inanan kişinin Allah ile kurduğu doğrudan, dikey ve derin bir varoluşsal iletişim kanalı olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "dua etmek, övmek, tazim etmek" anlamlarına geldiğini, İslami bir terim olarak ise tekbirle başlayıp selamla biten, belirli eylem ve sözlerden oluşan ibadeti karşıladığını belirtir. Ayetteki "salâtihim" (onların salâtları/namazları) şeklindeki aidiyet vurgusunun, kurtuluşa eren müminlerin bu ibadeti dışsal bir zorunluluk gibi değil, kendi manevi kimliklerinin ve varoluşlarının özümsenmiş bir parçası olarak eda ettiklerini gösterdiğini açıklar.

        Hâşi'ûn (خَاشِعُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin h-ş-a kökünün temel anlamının "alçalmak, boyun eğmek, sükûnet bulmak, durulmak ve yatışmak" olduğunu belirtir. Fiziksel dünyada toprağın kuruması ve çoraklaşması veya sesin kısılıp duyulmaz hale gelmesi gibi durumlar için de kullanılan bu kökün, insanın kendi acziyetini kavrayarak mutlak irade karşısında tüm kibrinden soyunması, tevazu ile eğilmesi ve kendi benliğini aradan çıkarması durumunu anlambilimsel olarak inşa ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Huşû kavramını, kalpte hissedilen derin bir saygı ve korkunun bedene, organlara, bakışlara ve duruşa yansıyan sükûnet hali olarak tanımlar. Ayette namaz kılanların ayrılmaz bir niteliği olarak zikredilen "hâşi'ûn" kelimesinin, yalnızca bedensel bir hareketsizliği (sükûn) değil; içsel bir ürpertiyle (haşyet) kalbin bütünüyle ilahi huzura bağlanmasını ve bu yoğun ruhsal durumun dış görünüşe vakar ve tevazu olarak aksetmesini ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Huşû kavramını Kur'an'ın ahlaki ve psikolojik sistemindeki en temel erdemlerden biri olarak analiz eder. İnsanın ilahi kudret ve azamet ile karşılaştığında hissettiği ezici büyüklük karşısında yaşadığı varoluşsal küçülme, haddini bilme ve derin bir saygı hali olduğunu saptar. Bu ayette huşûnun salât (namaz) eylemiyle birleştirilmesinin, ibadeti salt bir bedensel egzersiz olmaktan çıkarıp, kulun Tanrı ile kurduğu bilinçli, uyanık ve saygı dolu ilişkinin merkezine oturttuğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kur'an ahlakı bağlamında huşûyu, inanan kişinin zihinsel dağınıklıklardan ve dünyevi vesveselerden kurtularak kalbini ve zihnini bütünüyle ilahi huzurda topladığı bir "odaklanma ve yüksek farkındalık" hali olarak değerlendirir. Kelimenin kökenindeki alçalma ve yatışma anlamlarının, insanın ilahi makam karşısında ontolojik sınırlarını bilme erdemi olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "sakin olmak, tevazu göstermek, hakka boyun eğmek" anlamlarına gelen huşûnun, ıstılahta Allah'ın büyüklüğü karşısında kulun kendi küçüklüğünü idrak ederek saygı, sevgi ve korku ile karışık bir kalp hassasiyeti taşıması olduğunu kaydeder. Ayetteki "hâşi'ûn" sıfatının, ebedi kurtuluşa erecek olan müminlerin ilk ve en belirgin niteliği olarak zikredilmesinin, ibadetlerdeki şeklî şartların ötesinde kalbî katılımın ve derin içsel saygının vazgeçilmezliğine işaret ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X