Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 35. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۜ كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yucâdilûne fî âyâti(A)llâhi biġayri sultânin etâhum(s) kebura makten ‘inda(A)llâhi ve ’inde-lleżîne âmenû(c) keżâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulli kalbi mutekebbirin cebbâr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlar, kendilerine ulaşmış kesin bir kanıt olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler. Bu tutum, gerek Allah yanında gerekse inananlar yanında büyük bir nefrete sebep olur. Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini işte böyle mühürler."

      Onlar, kendilerine ulaşmış kesin bir kanıt olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler. Yani ellerinde Allah'tan gelen veya kendilerinin bulduğu bir delil ve kanıt olmadan Allah'ın âyetlerini reddetmek için mücadele ediyorlardı. Yoksa müminler, onların Allah'ın âyetleri olduğu ortaya çıkınca onlara inanıp tasdik ediyorlar iman ve o âyetler uğrunda mücadeleye girişiyorlardı. Ancak âyetin mânası bizim ilk söylediğimiz gibidir, yani kendilerine gelen Allah'ın âyetlerini reddetmek için haksız yere mücadele ediyorlardı. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: "Onlar asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi". En doğrusunu Allah bilir.

      Bu tutum, gerek Allah yanında gerekse inananlar yanında büyük bir nefrete sebep olur. Böyle tavırlardan Cenâb-ı Hak nefret ettiği gibi inananların da nefret etmeleri gerekir. Yahut Allah'ın nefret ettiği düşmanlarından müminlerin de nefret etmeleri gerekir. Nitekim rivayet edildiğine göre sizin en hayırlı ameliniz, Allah'ın sevdiklerini sevmeniz ve Allah'ın nefret ettiklerinden nefret etmenizdir. En kötü ameliniz de Allah'ın nefret ettiklerini sevmeniz ve O'nun sevdiklerinizden nefret etmenizdir.

      Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini işte böyle mühürler. Yani hiçbir delile dayanmadan Allah'ın âyetlerini reddetmek için mücadele eden herkesin kalbini Allah işte böyle mühürler. Yahut âyetlere ve peygamberlere karşı büyüklenen, kibirlenen ve gururlanan herkesin kalbini işte böyle mühürler. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle olanı Allah işte böyle mühürler, bunu yapanı Allah işte böyle saptırır şeklindeki ifadelerin hepsi, bir sebebe işaret etmekte ve Allah öylelerini hidâyete erdirmeyişin ve doğru yoldan saptırmasının sebebini açıklamaktadır. "Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz" ve "Aşırılığa sapmış, kuşkulara boğulmuş kişiyi Allah işte böyle şaşırtır" meâlindeki âyetler ve benzerleri de böyledir, yani tabiatı ve âdeti aşırılığa sapmak olanı, yalan söyleyeni, nankörlük edeni, delilsiz ve kanıtsız olarak Allahın âyetlerine ve delillerine karşı mücadele edeni hidâyete eriştirmez. Fakat tabiatı ve âdeti böyle olmayan, fakat bunlardan cahil olan, ama düşüncesi kıt ve kendince doğrusu budur diye zanneden veyahut dünya işlerine batmış olan veyahut da herhangi bir sebepten dolayı yanlış yolda olanları ise Cenâb-ı Hakk'ın hidâyete erdirmesi mümkündür. Bu âyetler, işte bu mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre lånetli Firavun'un yaptığı gibi, Múså aleyhisselâmın getirdiği mûcizelerin ve delillerin reddedilecek bir tarafı olmadığını bildiği halde Hz. Mûsá konusunda halkının kafasını karıştırmaya çalışması da aynı şeydir. Adeti ve tabiatı söylediğimiz gibi kafaları karıştırmak olan, hiçbir delile dayanmadan âyetleri reddetmek için mücadele eden ve bu âyetlere karşı büyüklenenleri Allah asla hidâyete eriştirmez ve onun kalbini mühürler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin çoğul formda bir ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu ve kendisinden sonra gelecek olan cümlenin (sıla), belirli bir zihniyete sahip ve inkar eyleminde ortaklaşmış bir grubu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "o kimseler ki" (ellezîne) bağlacının, önceki ayetlerde bahsedilen "haddi aşan, müsrif ve şüpheci" (musrifun murtâb) profilini alıp, onların en belirgin pratik (eylemsel) özelliklerini ifşa etmek üzere sahneye çıkardığını söyler.

        Yucâdilûne (يُجَادِلُونَ)

        İbn Fâris, "c-d-l" kökünün sözlükte "bir ipi veya nesneyi sıkıca bükmek, örmek, pekiştirmek ve yere sermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mufâale babındaki "mücadele/cedel" eyleminin, iki kişinin fikirleriyle birbirlerini alt etmeye, kıvırmaya ve yere sermeye çalışması (söz düellosu) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cedel kavramını "düşmanı fikren mağlup etmek için delilsiz, inatçı ve kaba bir şekilde tartışmak" olarak tanımlar. "Mücadele/Cedel edenler" (yucâdilûne) fiilinin; hakikati aramak (müzakere) amacıyla değil, sadece kendi statükosunu korumak ve karşı tarafı kelime oyunlarıyla (ip büker gibi) şaşırtıp alt etmek için yapılan o kibrin şımarıkça savunmasını nitelediğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalektik ve iletişim sisteminde "cedel" kavramını inceler. İnkarcıların (müşriklerin) Allah'ın ayetleri hakkında "cedelleşmelerinin", aslında onların epistemolojik bir iflas yaşadıklarının göstergesi olduğunu; hakikate karşı mantıklı bir cevap üretemeyen pagan aklının, sadece demagoji, alay ve kuru bir inatla (polemik yaparak) varoluşsal bir "savunma mekanizması" geliştirdiğini tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi Mekke aristokrasisinin tebliğe karşı ürettiği muhalefet dili üzerinden değerlendirir. "Yucâdilûne" (kuru kuruya tartışıyorlar) fiilinin, Kureyş elitlerinin vahye karşı entelektüel bir çürütme yapamadıkları için, onu sürekli "eskilerin masalları, sihir, şiir" gibi asılsız laf kalabalıklarıyla (cedelle) boğmaya çalışmalarındaki o kof ve bağnaz siyasi retoriği ifade ettiğini belirtir.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde, hakkında, hususunda" anlamlarına gelen ve tartışmanın merkezine (konusuna) işaret eden zarf/harf-i cer olduğunu kaydeder.

        Âyâti (آيَاتِ)

        İbn Fâris, "e-y-e" kökünün sözlükte "açık alamet, nişan, ibret ve bir şeyin izi" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayet kelimesinin (çoğulu âyât), kendisi aracılığıyla başka bir mutlak hakikatin bilindiği veya ispatlandığı her türlü somut veya soyut işareti nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramını "kendisine ulaşıldığında başka bir mutlak hakikatin de bilinmesini sağlayan görünür işaret" olarak tanımlar. Cedel eyleminin doğrudan "ayetler hakkında" (fî âyâtillâh) yapılmasının, inkarcıların felsefi bir soyutlamayla değil, bizzat Allah'ın yeryüzündeki açık ve inkarı imkansız kanıtlarıyla (mucizelerle/vahiyle) savaştıklarını gösterdiğini vurgular.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kainatın tek yaratıcısının has ismidir. Ayetlerin doğrudan Allah'a izafe edilmesi, o delillerin şaşmaz bir kutsiyet ve tartışılmaz bir gerçeklik (Hak) taşıdığını işaret eder.

        Bi Ğayri (بِغَيْرِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün sözlükte "farklı olmak, başka olmak, değişmek ve bir şeyin yokluğu/zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi ğayri" (olmaksızın, olmadan) edatının, eylemin tamamen dayanaktan ve meşruiyetten yoksun bir şekilde gerçekleştiğini bildiren bir yalıtım formülü olduğunu kaydeder.

        Sultânin (سُلْطَانٍ)

        İbn Fâris, "s-l-t" kökünün sözlükte "bir şeye musallat olmak, üstün gelmek, keskinlik, güç yetirmek ve zorlayıcı kudret" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sultan kelimesinin, karşı konulamaz gücü, delili, hücceti ve otoriteyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sultan kavramının her zaman "fiziksel kuvvet" olmadığını; insanın aklını, vicdanını ve kalbini mağlup eden, inkarı imkansız kılan mutlak, keskin ve ezici "kanıt/delil" (hüccet) olduğunu söyler. "Hiçbir sultan/delil olmaksızın" (bi ğayri sultânin) vurgusunun; Firavun meclisinin (veya her devirdeki inkarcıların) vahye karşı ürettikleri argümanların tamamen safsata olduğunu, arkalarında zerre kadar rasyonel, teolojik veya nesnel bir (sultan) dayanak bulunmadığını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "güç ve otorite" anlamındaki kökten türediğini; Kur'an kelâmında bir davanın doğruluğunu ispatlayan kesin delil, ilahi vahiy ve şüpheyi bitiren apaçık hüccet anlamında kullanıldığını aktarır.

        Etâhum (أَتَاهُمْ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak ve verilmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kendilerine gelmiş olan" (etâhum) fiilinin, failin (delilin) muhataplara dışarıdan, nesnel bir şekilde "verilmesini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Kendilerine gelen hiçbir delil/sultan olmaksızın" tamlamasındaki "gelme" (etâhum) eyleminin; vahye karşı çıkanların ne gökten inmiş bir vahye (sultana) ne de kendi içlerinde ürettikleri mantıksal bir kanıta (bürhana) sahip olmadıklarını, itirazlarının tamamen hevalarından uydurdukları kof bir gürültü olduğunu ifşa ettiğini söyler.

        Kebura (كَبُرَ)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, hacimce veya manen büyük olmak, aşırılık ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kebura" (ne kadar da büyük oldu / çok büyüdü) eyleminin, anlatılan durumun hacminin, çirkinliğinin ve ağırlığının insanın dayanma veya tahayyül sınırlarını aştığını gösteren bir taaccüb (şaşkınlık ve dehşet) fiili olduğunu kaydeder.

        Maktan (مَقْتًا)

        İbn Fâris, "m-k-t" kökünün sözlükte "bir şeye karşı şiddetli öfke duymak, iğrenmek, buğzetmek ve çirkinliğinden dolayı tiksinmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Makt kelimesinin, sıradan bir kızgınlık değil, muhatabın ahlaki veya fiziksel iğrençliğinden kaynaklanan son derece derin, varoluşsal ve kusma hissi uyandıran bir nefreti nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "makt" kavramını insanın çirkin ve haddi aşan bir eylemi karşısında duyulan "en ağır ve mutlak ahlaki nefret" olarak tanımlar. "Nefret bakımından ne kadar da büyüktür!" (kebura maktan) ünleminin; delilsiz yere Allah'ın ayetleriyle cedelleşme ahmaklığının, evrenin ahlaki nizamında yarattığı o devasa iğrençliği ve çirkinliği resmettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir estetik ve ahlak felsefesi üzerinden değerlendirir. "Makt" (tiksinti/nefret) kelimesinin, müşriklerin kendi cehaletlerini savunmak için hakkı boğmaya çalışmalarının (cedel) evrende yarattığı o varoluşsal "lekeye" ve "çirkinliğe" karşı, Yaratıcının merhametini tamamen geri çekip o eyleme mutlak bir iğrençlik mührü vurması olduğunu ifade eder.

        Indallâhi (عِنْدَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "a-n-d" kökünün "bir şeyin yanı, huzuru, nezdinde ve katında" anlamlarına geldiğini belirtir. "Allah katında" (ındallâh) zarfının, bu nefretin (maktın) beşeri bir önyargı değil, mutlak hakikatin ve adaletin sahibinin bizzat kendi şaşmaz terazisindeki (huzurundaki) nesnel değerini ifade ettiğini kaydeder.

        Ve İndellezîne (وَعِنْدَ الَّذِينَ)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı, "katında/huzurunda" zarfı ve ism-i mevsul (o kimseler ki) edatının birleşimi olduğunu belirtir.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünden gelen "iman ettiler, tasdik ettiler" fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah katında ve iman edenlerin katında" (ındallâhi ve ındellezîne âmenû) ortak vurgusunun muazzam bir teolojik ve ahlaki hizalanma (ittifak) olduğunu söyler. Gerçek bir müminin ahlaki pusulasının ilahi fıtratla o kadar tam örtüştüğünü gösterir ki; Allah'ın makt (tiksinti) duyduğu bir çirkinliğe ve yalana (cedele), müminlerin de aynı ontolojik iğrenmeyle ve nefretle (makt) baktıklarını; müminin kalbinin ilahi öfkeyle (ve rızayla) senkronize olduğunu vurgular.

        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, kıyas ve benzetme bildiren "ke" (gibi, tıpkı) edatı ile "zâlike" (işte şu) işaret zamirinin birleşimi olduğunu; "İşte tıpkı bunun gibi, tam da bu şekilde" anlamında mutlak bir mukayese ve şaşmaz bir kanun (sünnetullah) kurduğunu kaydeder.

        Yatbeu (يَطْبَعُ)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerine mühür basmak, damgalamak, paslanmak, kılıcın pas tutması ve bir şeyin tabiatı/huyu" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari formundaki "mühürler / pasla kaplar" (yatbeu) fiilinin, bir kalbin (şuur merkezinin) dışarıdan gelecek hiçbir ışığı almayacak ve içindeki hiçbir inancı değiştirmeyecek şekilde tamamen kilitlenmesi, katılaşması ve üstünün kapanması eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tab'" (mühürleme) kavramının, kalbin artık iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı ayırt etme yeteneğini (basiretini) tamamen yitirmesi olduğunu söyler. "İşte Allah böyle mühürler" (kezâlike yatbeullâhu) eyleminin, Allah'ın masum bir kalbi zorla kapatması (cebriyeci bir kader) olmadığını; bilakis ayetin başındaki o "delilsiz yere cedel yapma, inat etme ve kibre kapılma" ısrarının ontolojik bir sonucu olarak, o kalbin kendi tabiatının (huyunun) kilitlenmesi ve Allah'ın da o mühre nihai onayını vurması olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kalbin mühürlenmesi (tab'/hatm) meselesini insanın epistemolojik (bilgisel) iflası olarak okur. Yıllarca hakikate gözünü kapatan, delillerle alay eden (cedel) bir aklın; bir süre sonra istese de o hakikati anlayamayacak kadar idrak yetilerini çürüttüğünü; kibre ve yalana alışmış bir beynin/kalbin ilahi bir kural (sünnetullah) gereği "mühürlendiğini" (paslandığını) ve o saatten sonra uyarının onlara fayda vermeyeceğini ifade eder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, mühürleme/kalbi kilitleme (tab') fiilinin nihai faili olarak, ilahi yasaları işleten mutlak otoritenin occurs ismini işaret eder.

        Alâ (عَلَى)

        İbn Fâris, "üzerine, üstüne" anlamlarına gelen, mühürleme eyleminin (baskının/damganın) hedefini bildiren harf-i cer olduğunu belirtir.

        Kulli (كُلِّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünden türeyen ve "her, bütün, tamamı" anlamlarını taşıyarak istisnasız bir kapsayıcılık (umum) bildiren kelimedir.

        Kalbi (قَلْبِ)

        İbn Fâris, "k-l-b" kökünün sözlükte "bir şeyi ters yüz etmek, çevirmek ve döndürmek" anlamlarına geldiğini; insanın düşünce, inanç ve duygu merkezinin bu kökten isimlendirildiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki kalp kavramını anatomik bir organ değil, varoluşsal bir "şuur ve idrak merkezi" olarak değerlendirir. "Her kalbin üzerine" (alâ kulli kalbi) vurulan bu mührün (tab'), insanın hakikati algılayan o yegane "bilişsel anteninin" iptal edilmesi olduğunu; kibir ve inat yüzünden insanın kendi şuurunu nasıl bir et parçasına (veya paslı bir demire) dönüştürdüğünü ifade eder.

        Mutekebbirin (مُتَكَبِّرٍ)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki ism-i fâil olan "mutekebbir" kelimesinin, zatında büyük olmadığı halde yapay bir şekilde büyüklük taslayan, kendi ontolojik sınırlarını aşarak kendini hakikatin ve başkalarının üstünde gören kişiyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kibir/tekebbür" kavramının, kalbin mühürlenmesinin (tab') birinci nedeni olduğunu söyler. Mütekebbir insanın, kendisini uyarılmaya muhtaç görmediği için (müstağni), Allah'ın ayetlerine karşı bir tür sahte tanrılık kompleksine girdiğini ve bu kompleksin de aklın (kalbin) üzerini örten en kalın mühür olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "müstekbir/mütekebbir" kavramını küfrün (inkarın) ana rahmi olarak inceler. Hakikate karşı "delilsiz cedel yapmanın" temelinde bilgi eksikliğinin değil, sırf bu "kibir" (mutekebbir) psikolojisinin yattığını; otorite kaybı yaşamamak için ilahi buyruğa boyun eğmeyi reddeden o sahte otonomi (bağımsızlık) iddiasının, insanı evrendeki en derin "karanlığa/mühürlenmişliğe" ittiğini tespit eder.

        Cebbâr (جَبَّارٍ)

        İbn Fâris, "c-b-r" kökünün sözlükte "kırık kemiği sarıp kaynatmak (onarmak), birini bir işe zorlamak, kahretmek, cebretmek ve ulaşılmaz yükseklik (hurma ağacı)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağa veznindeki "cebbâr" kelimesinin (insanlar için kullanıldığında), kendi iradesini başkalarına zorla ve acımasızca dayatan, diktatör ve zorba gücü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cebbâr kavramının Allah için kullanıldığında "eksikleri gideren, iradesi mutlak olan", insan için kullanıldığında ise "acizliğini unutup zorbalık yapan, insanları ezen" anlamına geldiğini söyler. "Kibirli ve zorba (her kalbin)" (mutekebbirin cebbâr) tamlamasının muazzam bir psikolojik bütünlük taşıdığını; kibrin (mutekebbir) kişinin iç dünyasındaki (kalbindeki) hastalıklı büyüklük hissi olduğunu, "cebbârlığın" ise bu kibrin dışarıya yansıyan "şiddet, kan dökme ve dayatma" eylemi olduğunu vurgular. Firavun'un veya herhangi bir diktatörün kalbi tam olarak bu iki sıfatla "mühürlenmiştir".

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "zorlamak, baskı kurmak" anlamındaki kökten ism-i mübalağa (abartılı sıfat) olduğunu; Kur'an terminolojisinde ilahi hakikatlere boyun eğmeyen, hakkı zorbalıkla bastırmaya çalışan, kibre kapılmış ve kendi halkını ezen (Firavun gibi) zalim yöneticileri ve taşkın karakterleri ifade ettiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X