Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 33. Ayet

    يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِر۪ينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme tuvellûne mudbirîne mâ lekum mina(A)llâhi min ‘âsim(in)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      32. "Ey kavmim! Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum."

      33. "Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız ama sizi Allah'tan kurtaracak hiçbir güç bulamazsınız! Allah kimi şaşırtırsa artık onu doğru yola yönlendirebilecek bir güç yoktur."

      Ey kavmim! Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Mümin adam bu sözlerle de kavmine âhiret azabını hatırlatarak nasihat etmektedir. Peygamber onlara dünya azabını hatırlattığı, önceki ümmetlerin yaptıkları günahlar yüzünden başlarına gelen belâların, aynı günahları yaparlarsa kendilerine de geleceğini söyleyerek nasihatte bulunduğu halde, peygamberden yüz çevirmelerinden ötürü pişman olmanın âhirette işe yaramayacağını söylemekte ve şöyle demektedir: Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Burada geçen ve çığrışma günü anlamına gelen "yevmet-tenâd" (يوم التناد) tamlaması üç şekilde okunur. Birincisi, "yevmet-tenâdi" (بوم التمادي) diye ikincisi "yevme't-tenâdi" (يوم التشاد) diye üçüncüsü de "tenâddi" (التنا) diye. Üçüncü şekilde okunduğunda kelime "nedde, yeniddu, nedden" (نَدَّ، يَنِدُّ، نَدًّا) kökünden gelir, Allahın azabını gördüğü zaman ürkerek yüzünü dönüp kaçmak demektir. "Deve ve benzeri hayvanlar ürküp kaçtılar" denilirken bu fiil kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. İlk okuyuş tarzına göre fiil tefâul bâbından nida etmek anlamına gelir, kıyamet günü insanlar birbirlerine seslenirler demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: "Cennet ehli cehennem ehline, 'Biz Rabbimizin bize vådettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu?' diye seslenir. Başka bir ayette de meålen şöyle buyurur: "Cehennem ehli cennet ehline. 'Suyunuzdan biraz da bize verin! diye seslenirler. Başka bir ayet de şöyledir: "O gün Allah onları huzuruna çağırarak, 'Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?' diye sorar". Bir başka ayette de meâlen şöyle buyurmaktadır: "O gün Allah onlara hitap ederek, 'Peygamberlere ne cevap verdiniz?' diye sorar". Bu mânaya gelen başka âyetler de vardır. İkinci kıråat şekline göre okununca da, sondaki "ya" (ي) harfi hazfedilmiş demektir. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurur: "Artık sen neye hükmedeceksen et". Kelimenin aslı yå harfi ile ve "et-tenâdî" (العادي) şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Bazıları bu cümleyi şöyle açıkladı: Arkanızı dönüp cehennemden kaçacağınız gün. Bazıları da şöyle dedi: Dönüp cehenneme doğru koşacağınız gün. Bu beyanın, "O gün kişinin kardeşinden kaçacağı gündür" meâlindeki ayetle aynı mânaya gelmesi mümkündür. Sizi Allah'tan kurtaracak hiçbir güç bulamazsınız! Yani Allah'ın azabı geldiğinde sizi o azaptan kurtaracak hiç kimseyi bulamayacaksınız. Allah kimi şaşırtırsa artık onu doğru yola yönlendirebilecek bir güç yoktur. Bu cümlenin yorumunu daha önce yapmıştık.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "zaman dilimi, vakit, gün" anlamlarına geldiğini, bu ayette bir önceki ayette (32. ayet) zikredilen "Çağrışma günü"nün (yevme't-tenâdi) dehşetli bir anını ve devamını işaret etmek için kullanılan bir zaman zarfı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, yevm kavramının kıyamet bağlamındaki kullanımının, zamanın olağan akışının parçalandığı ve yeryüzündeki tüm statülerin sıfırlandığı o mutlak eskatolojik (ahirete dair) sahneye muhatabın zihnini kilitlemek amacı taşıdığını söyler.

        Tuvellûne (تُوَلُّونَ)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün sözlükte "bir şeye bitişik olmak, yönelmek, yüzünü çevirmek ve arka dönmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'îl babındaki "tevliye" (tuvellûne / arkanızı dönersiniz) fiilinin, yüz yüze gelinen korkunç bir tehlike veya düşman karşısında savaş alanını veya bulunulan yeri "yüz çevirerek terk etme, kaçmaya yeltenme" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevliye" eyleminin, kalpteki dehşetin bedensel bir reflekse dönüşmesi olduğunu söyler. Ateşi gören veya ilahi mahkemenin kurulduğunu anlayan Firavun meclisinin (ve tüm kibirlilerin), içgüdüsel bir savrulmayla "yüzlerini çevirip kaçmaya" (tuvellûne) çalışmaları; kâinattaki o en çaresiz ve panik dolu bedensel hareketi resmetmektedir.

        Mudbirîne (مُدْبِرِينَ)

        İbn Fâris, "d-b-r" kökünün sözlükte "arka, peş, bir şeyin sonu ve geriye dönmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil olan "mudbir" kelimesinin (çoğulu mudbirîn), göğsünü (yüzünü) dönerek savaşan veya ilerleyen kişinin (mukbil) mutlak zıddı olarak; "arkasını dönüp tabanları yağlayarak kaçan" kişiyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Arkanızı dönüp kaçarak" (tuvellûne mudbirîne) formülündeki "mudbir" sıfatının, eylemin utanç verici ve aciz yönünü vurguladığını söyler. Dünyadayken halklarının önünde "mukbil" (yönlendiren/önder) olan iktidar sahiplerinin, ahirette azabı gördüklerinde kalabalıklara sırtlarını dönerek (mudbir) ilk kaçanlar olmasındaki o teolojik ironiyi ve psikolojik çöküşü ifade ettiğini vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın eşsiz edebi tasvir gücünü (tasvîr-i fenni) bu kelimeler üzerinden analiz eder. Hem "tuvellûne" (yüz çevirirsiniz) hem de "mudbirîne" (arkanızı dönersiniz) kelimelerinin peş peşe gelmesinin bir tekrar olmadığını (itnâb); bunun, mahşer yerindeki o devasa paniğin, sağa sola koşuşturan, ateşten kaçmak için birbirini ezen ama nereye gideceğini bilemeyen o muazzam "kaotik ve sinematografik" kaçış sahnesini muhatabın gözünde birebir canlandırmak için kurgulanmış sarsıcı bir kinaye olduğunu ifade eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, cümleye mutlak olumsuzluk (nefy) ve "yoktur, söz konusu bile değildir" anlamı katan edat olduğunu belirtir.

        Lekum (لَكُمْ)

        İbn Fâris, "lâm" (li) aidiyet/tahsis harfi ve "kum" (sizin) zamiriyle; "sizin için, size ait, lehinize" anlamını taşıdığını kaydeder.

        Minallâhi (مِنَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, ayrılma ve kaynak bildiren "min" edatı ile mutlak Yaratıcının has ismi "Allah" lafzının birleşiminden oluştuğunu; tehlikenin ve azabın doğrudan Allah'ın makamından (O'nun adaletinden) geldiğini bildirdiğini belirtir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, cümleye "hiçbir, herhangi bir" anlamında zâit (pekiştirici) bir mutlaklık ve hiçlik katan edat olduğunu kaydeder.

        Âsımin (عَاصِمٍ)

        İbn Fâris, "a-s-m" kökünün sözlükte "tutmak, engellemek, korumak, bağlamak ve bir tehlikenin ulaşmasına mani olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil olan "âsım" kelimesinin, sığınılan bir kale gibi, muhatabını dışarıdan gelen ölümcül bir darbeye karşı sarsılmaz bir kalkanla "koruyan, himaye eden ve savunan" gücü (kurtarıcıyı) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ısmet/âsım kavramının, sadece geçici bir yardım değil, mutlak bir güvenlik şemsiyesi olduğunu söyler. "Sizi Allah'tan (O'nun azabından) koruyacak hiçbir kurtarıcı (âsım) yoktur" formülünün; dünyadayken Firavun'u koruyan devasa Mısır ordularının, istihbarat ağlarının ve şatoların, ilahi yasa karşısında bir saman çöpü kadar bile "koruyucu/âsım" vasfı taşıyamadığını, kâinatta Allah'a karşı insanın sığınabileceği hiçbir yeryüzü sığınağının bulunmadığını vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir güvenlik çöküşü olarak değerlendirir. Yeryüzünde devasa asabiyet (kavim) bağları kurarak birbirlerine "âsım" (koruyucu) olan müşrik/zorba zihniyetin; eskatolojik boyutta (mahşerde) bu mutlak "kimse kimseyi koruyamaz" gerçeğiyle yüzleştiğinde yaşadığı varoluşsal iflası ifade ettiğini belirtir. Devletin güvenlik aygıtı çökmüş, insan Yaratıcısının adaletiyle mutlak bir yalnızlık içinde baş başa kalmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "korumak" anlamındaki a-s-m kökünden geldiğini; dini terminolojide günahtan, hatadan veya ilahi azaptan muhafaza eden, engelleyen kalkanı ve koruyucu mercii ifade ettiğini aktarır.

        Ve Men (وَمَنْ)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan, burada şart (koşul) bildiren "her kim/kimi" anlamındaki "men" edatının birleşimi olduğunu belirtir.

        Yudlili (يُضْلِلِ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru hedeften sapmak, şaşkınlık ve yitip gitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında muzari şart fiili olan "yudlil" (saptırırsa / dalalette bırakırsa) kelimesinin, hidayetin (doğru yolun) zıddı olarak kişiyi anlamsızlığa ve varoluşsal bir körlüğe mahkum etmeyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "idlâl" (saptırma) eyleminin Allah'a nispet edilmesinin; Allah'ın kulunu zorla ve zalimce doğru yoldan çıkarması anlamına gelmediğini söyler. Aksine, Firavun ve adamları gibi bilerek ve inatla hakkı inkar eden, kibre kapılan kimselerden ilahi rehberliğin ve yardımın (tevfikin) tamamen geri çekilmesini; o kibirli aklın, bizzat kendi tercih ettiği karanlıkta "kendi haline terk edilmesini" (hızlân) ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "dalâlet" kavramını inceler. Allah'ın "saptırmasının" (yudlilillâh), inkar eyleminin ontolojik bir sonucu (determinizmi) olduğunu belirtir. Mucizeleri (beyyinât) görüp de onu "sihir" diye yaftalayan ve inananları öldürmeye kalkan (israf eden) bir rejimin, evrensel tevhidi yörüngeden zaten kendi iradesiyle çıktığını; Allah'ın da onları o "yörüngesizlik/dalâlet" boşluğuna fırlattığını tespit eder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, bu ismin mutlak yaratıcının has ismi olduğunu kaydeder. İdlâl (saptırma/yardımı kesme) fiilinin faili olarak, ilahi adaletin şaşmaz kurallarını işleten en yüksek makamı işaret eder.

        Fe Mâ (فَمَا)

        İbn Fâris, nedensellik ve kesin bir sonuç bildiren "fa" bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı "mâ" (yoktur) kelimesinin birleşimi olduğunu belirtir. "Öyleyse onun için hiçbir şekilde yoktur" anlamında şartın cevabını kurar.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, "lâm" (li) aidiyet edatı ve "hu" (o/onun) zamiriyle; "Onun için, onun lehine" anlamını taşıdığını belirtir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, cümleye mutlaklık (hiçbir) katan ve vurguyu pekiştiren (zâit) harf-i cer olduğunu kaydeder.

        Hâdin (هَادٍ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "rehberlik etmek, yol göstermek, hedefe ulaştırmak ve önden gitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formundaki "hâdin" (hâdî / hidayet eden) kelimesinin, karanlıkta kalan birine lütufla ve şefkatle çıkar yolu gösteren ve onu sağ salim menziline ulaştıran kılavuzu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının, insanı hakikate bağlayan ontolojik bir ışık olduğunu söyler. "Ona hiçbir yol gösterici (hâd) yoktur" beynanın, inatçı inkarcıların içine düştükleri o kapkaranlık varoluşsal uçurumu anlattığını; ilahi rehberlik (hidayet) bir kez kesildiğinde, yeryüzündeki tüm filozofların, bilim adamlarının veya sihirbazların o kişiyi kurtuluşa götürecek "rehber/kılavuz" (hâdî) olamayacaklarını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi 29. ayetteki Firavun'un siyasi argümanı üzerinden (mukayeseli olarak) değerlendirir. Firavun meclise dönüp "Ben sizi ancak doğru/kurtuluş yoluna (sebîle'r-raşâd) iletiyorum/hidayet ediyorum (ehdîkum)" demişti. Mümin adamın argümanının sonunda, Allah'ın saptırdığı (yardımını kestiği) kimseler için "Hiçbir hidayet edici/kılavuz (hâdin) yoktur" demesinin; Firavun'un o sahte "hidayet önderi / ulu önder" imajını yerle bir eden muazzam bir teolojik çürütme olduğunu ifade eder. Gerçek hidayet sadece Allah'tandır; O'nun terk ettiğini Firavun (veya başka bir beşeri ideoloji) asla kurtaramaz ve "yönlendiremez".

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X