مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعِبَادِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: çağrışma günü, kıyamet, zulümsüzlük, mümin suresi, mümin suresi 31. ayet, mümin 31, allah, kavim, topluluk, halk, ibadet, zulüm
-
30. "İnanan kişi de şöyle dedi: Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felaketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum."
31. "Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez."
Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu ilâhî beyanda sanki gizli bir cümle var gibidir, o şunu söylüyordu: Gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâket gününün benzerinin, yani Nuh kavminin, Ad ve Semûd kavminin felâket günleri gibi bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle, daha önce geçen şu ilâhî beyanın bağlantısı (sılası) gibidir: "Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?" Bu sözü söyleyen mümin kişi, Hz. Mûsa'nın getirdiği açık seçik delillerle onlara nasihat etmektedir. Şunu da söylemişti: "Adamı, 'Rabb'im Allah'tır' dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabbinizden âyetler getirmiştir". Buna rağmen siz ona uymaktan yüz çeviriyor ve size âyetler getirmeyene tâbi oluyorsunuz. Buradaki, "size Rabb'inizden açık seçik deliller getirdiği halde kendisine uymaktan yüz çeviriyor ve adamı öldürmek istiyorsunuz, sonra da hiçbir delili ve kanıtı olmayanın peşinden gidiyorsunuz" cümlesi onlara karşı getirilen bir delil idi ve yapmak istedikleri eylemde ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini gösteriyordu. En doğrusunu Allah bilir. Adam yumuşak ve ince bir ifade ile onlara şöyle nasihat ediyordu: "Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allahın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?" En doğrusunu Allah bilir ya, o mümin adam şunu demek istiyordu: Size açık seçik deliller getirdiği halde Mûsaya uymaktan yüz çevirir ve onu öldürürseniz, mutlaka başınıza Allahın azabı ve cezası gelecektir. Allah'ın elçisini haksız yere öldürdüğünüz için o zaman sizi o azaptan kim koruyacak ve size kim yardım edecek?
Sonra o mümin adam, önceki ümmetlerden peygamberini inkâr edenlerin başlarına gelen felâketleri hatırlatarak onlara nasihat etmeye devam ediyor: Vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Adam diyor ki: Mûsâ aleyhisselâm Allah'ın elçisi olduğuna dair size açık seçik deliller getirdiği ve onun sözlerinde ve davasında doğru söylediği ortaya çıktığı halde ona uymaktan yüz çevirir ve Allah'ın elçisi Mûsâ aleyhisselâmı yalanlarsanız ilâhî cezanın başınıza gelmesinden korkarım. Nitekim Hz. Mûsanın getirdiği açık seçik delillerle doğru söylediğini bildiğiniz halde sizin ona karşı davranışınızda olduğu gibi, sizden önceki gruplar da peygamberlerinin doğru söylediğini açıkça gördükleri halde onları yalancılıkla itham edenlerin ve onlara sizin gibi aynı şekilde karşılık verenlerin başlarına Allah'ın cezası yağmış. En doğrusunu Allah bilir. Sonra burada gruplar anlamına gelen "ahzab" (الْأَحْزَاب) kelimesinden kastedilen kişiler, muhtemelen åyetin devamında açıklandığı gibi Nuh, Åd ve Semûd kavmidir. Onlardan başkalarının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Nuh kavminin, Ad, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu âyet hakkında bazıları şöyle dedi: Bundan maksat şudur: Nuh kavminin ve ismi geçen diğer kavimlerin yaptıkları gibi yapmayın. Bazıları ise şöyle söyledi: Nuh kavminin ve adı geçen diğer kavimlerin başlarına gelen azabın benzerine uğramayın. En doğrusunu Allah bilir.
Allah asla kulları için zulmü istemez. Bu beyanda Mütezile'nin görüşüyle en aşağı düzeyde bir ilişki vardır. Onlar şöyle diyorlar: Siz Sünniler diyorsunuz ki: Allah kulların fiillerinden zulüm ve haksızlık türünden olanları yapmalarını dilemiştir. Oysa Allah kulları için zulmü dilemez buyurmaktadır. Ancak incelendiği takdirde bu beyan Mûtezile'nin aleyhinedir. Zira başka bir ayette Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: "Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor". Cenâb- Hak burada, onların âhirette hiçbir nasiplerinin olmamasını istediğini haber vermektedir. Mütezile'nin iddiasına göre şayet Allah onlardan azabı gerektirecek zulüm fiilini yapmalarını istemese ve buna rağmen onlara azap etseydi, bu azap insanlara zulüm olurdu. Bu da göstermektedir ki Allah onların azabı gerektirecek fiilleri yapmalarını istemiştir ki, o da zulümdür. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ilahi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, irade, isteyerek fiil yapan her failin sıfatıdır. Cenâb- Hak sanki şunu söylemektedir: Allah kullarına zulmetmez. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez". İkincisi, Cenâb- Hak burada başkasının günahından dolayı kimseyi cezalandırmayacağını, başkasının işlediği suçtan dolayı kimseyi sorgulamayacağını, kimseye hak ettiğinden daha fazla azap etmeyeceğini ve kimsenin yaptığı iyiliğe vereceği sevabı azaltmayacağını haber vermektedir. Nitekim âyette meâlen şöyle buyurur: "Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez". Bu mesele onların zannettiği gibi değildir; Cenâb-ı Hakk'ın kimseye hak ettiğinden fazla ceza vermeyeceğini haber veren buna benzer âyetler oldukça fazladır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Misle (مِثْلَ)
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün sözlükte "bir şeyin kopyası, benzeri, eşdeğeri, emsali ve iki durum arasındaki tam bir denklik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Misl kelimesinin, rastgele bir benzeyişi değil, orantısal ve nedensel bir aynılığı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, misl (benzer) kavramının sadece fiziksel bir kopyalama olmadığını söyler. Mümin adamın "Ahzâbın gününün bir benzerinden korkuyorum" dedikten sonra bu kelimeyi (misle) kullanarak; geçmişte helak olan kavimlerin yaşadığı felaketin aynısının, aynı ahlaki suçları (kibri ve inkarı) işleyen Firavun meclisinin de başına kaçınılmaz olarak (emsal bir yasa ile) geleceğini vurguladığını belirtir.
De'bi (دَأْبِ)
İbn Fâris, "d-e-b" kökünün sözlükte "sürekli ve kesintisiz olarak çalışmak, bir işi yorulmaksızın adet edinmek, değişmez durum, alışkanlık ve gidişat" anlamlarına geldiğini tespit eder. De'b kelimesinin, kişinin veya toplumun ısrarla sürdürdüğü pratikleri ve bu pratiklerin nihayetinde vardığı değişmez sonu (kaderi) nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, de'b kavramını insanın veya toplumların kendi iradeleriyle oluşturdukları ahlaki ve eylemsel bir "rutin/karakter" olarak tanımlar. "Nuh kavminin gidişatının/kaderinin" (de'bi kavmi Nuh) ifadesinin; o kavimlerin inatla peygamberleri yalanlamayı bir "alışkanlık" (de'b) haline getirdiklerini ve bu inatçı alışkanlığın da en sonunda onların değişmez "helak rutinine" (cezasına) dönüştüğünü ifade ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde de'b kavramını, ahlaki eylem ile kozmik ceza arasındaki şaşmaz determinizm bağlamında inceler. Bu kelimenin, bir kavmin inkar ve zulümdeki ısrarının (habitual action), ilahi adaletin o kavmi helak etmesiyle sonuçlanan tarihsel bir zorunluluğa (fate) evrilmesini anlatan muazzam bir sosyo-teolojik yasa (sünnetullah) olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu alışkanlık/gidişat (de'b) kelimesini ontolojik bir ritim olarak okur. Helak olan kavimlerin sonunu getiren şeyin anlık bir hata olmadığını; kötülüğü kanıksamış, onu devlet veya toplum nezdinde normalleştirmiş ve bir "yaşam biçimi/de'b" haline getirmiş olmalarının, ilahi gazabı tetikleyen o sarsılmaz ve yozlaşmış ritim olduğunu ifade eder.
Kavmi (قَوْمِ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat etmek ve bir gaye etrafında toplanan zümre" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kavim kavramının toplumun eyleme geçen, savaşan ve tarih sahnesinde aktif rol oynayan gücünü anlattığını söyler.
Nûhın (نُوحٍ)
İbn Fâris, bu ismin kökeni hakkında iki görüş belirtir: Ya Arapça "n-v-h" (ağlamak, feryat etmek, yas tutmak) kökünden gelir ve kavminin helakına çok ağladığı için ona "Nûh" denilmiştir; ya da saf Arapça olmayan (a'cemî) bir özel isimdir ve kalıbı aynen korunmuştur.
El-Cevâlîkî, Nûh isminin saf Arapça bir kelime olmadığını, dildeki kök sistemine uydurulmuş mu'arreb (Arapçalaşmış) köklü bir yabancı isim olduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "niyaha" (ağlamak) köküne dayandırılmasının halk etimolojisi olduğunu; aslında İbranice "Noah" (dinlenme, teselli, huzur) kelimesinden Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini tartışır. Kur'an'da Nuh peygamberin, şirk ve taşkınlık içindeki kavmine karşı tevhidi savunan ve ilk büyük evrensel helakın (tufanın) merkezinde yer alan elçi arketipi olarak konumlandırıldığını iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Nûh isminin İbranice veya Süryanice kökenli olabileceğine dair tartışmaları aktararak; Kur'an'da putperestliğe karşı tevhid mücadelesini başlatan, çok uzun yıllar tebliğde bulunan ve inkar eden kavmi tufanla helak edilen ulü'l-azm peygamberlerden biri olduğunu belirtir.
Ve Âdin (وَعَادٍ)
İbn Fâris, "a-v-d" kökünün sözlükte "geri dönmek, avdet etmek ve tekrarlamak" anlamlarına geldiğini, ancak Âd kelimesinin tarihte yaşamış eski bir Arap kabilesinin özel ismi (alem) olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Âd kavminin ismini Kur'an'ın tarihsel sosyolojisi bağlamında okur. Bu kavmin (ve onlara gönderilen Hûd peygamberin) kıssasının, özellikle Mekke müşrikleri için çok tanıdık ve sarsıcı bir "yerel/Arap" tarih anlatısı olduğunu; devasa sütunlu İrem şehrini kuran ve fiziksel güçleriyle kibre kapılan bu toplumun (Âd'ın) rüzgarla yok edilmesinin, Kureyş'in o fani siyasi gücüne yöneltilmiş doğrudan bir ihtar olduğunu ifade eder.
Ve Semûde (وَثَمُودَ)
İbn Fâris, "s-m-d" kökünün sözlükte "suyu az olan kuyu veya az su" anlamlarına geldiğini, ancak Semûd kelimesinin de tıpkı Âd gibi Arap Yarımadası'nda yaşamış eski bir kabilenin özel ismi olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, Semûd (Thamud) isminin sadece Kur'an'da değil, İslam öncesi dönemdeki Asur yazıtlarında, klasik Yunan/Roma coğrafyacılarının eserlerinde ve Arap Yarımadası'ndaki epigrafik (taş) kayıtlarda da geçen çok net ve tarihsel bir Arap kabilesi olduğunu; Kur'an'ın bu bilinen tarihi figürü, Salih peygamberin mucizesini (deveyi) reddedip kayalara oydukları muhkem evlerine güvenen ve korkunç bir sesle (sayha) helak olan "kibirli medeniyet" örneği olarak kullandığını tartışır.
Vellezîne (وَالَّذِينَ)
İbn Fâris, çoğul formda ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu ve geçmişteki diğer isimsiz kavimleri veya zümreleri (o kimseler ki) nitelemek üzere cümleyi bağladığını belirtir.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, zaman bildiren bir zarfın başına gelerek sürecin başlangıcını (den/dan) işaret eden edat olduğunu kaydeder.
Ba'dihim (بَعْدِهِمْ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "bir şeyin öncesinin (kabl) zıddı olarak sonrası, ardı ve zaman/mekan olarak gerisinde gelmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Onlardan sonrakiler" (min ba'dihim) ifadesinin, Nuh, Âd ve Semud kavimlerinin helakından sonra tarih sahnesine çıkan Lût, Medyen (Şuayb) veya Firavun öncesi Mısır hanedanlıkları gibi diğer kibirli toplumları kapsadığını söyler. İnsanlık tarihinin, isimleri değişse de ahlaki sapmaları (de'b/gidişatları) ve ilahi cezaları aynı olan tekerrür eden bir yıkım zinciri olduğunu vurgular.
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile, cümleye "değildir, yoktur, yapmaz" anlamında mutlak bir olumsuzluk (nefy) katan "mâ" edatının birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan ve kâinatı yaratan mutlak otoritenin özel ismidir.
Yurîdu (يُرِيدُ)
İbn Fâris, "r-v-d" kökünün sözlükte "bir şeyi aramak, talep etmek, istemek, peşine düşmek ve yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari "yurîdu" (irade eder/ister) fiilinin, mutlak ve bilinçli bir seçimi, kastı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, irade kavramını "aklın ve hikmetin gerektirdiği şeyi seçerek eyleme yönelmek" olarak tanımlar. Allah'ın iradesinin (yurîdu) beşeri arzular gibi anlık heveslerden arınmış, tamamen mutlak adalet ve hikmet üzerine kurulu evrensel bir kanun koyma eylemi olduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojisinde ilahi iradenin işleyişini inceler. "Allah kulları için zulüm istemez" (mâllâhu yurîdu zulmen) beynındaki "isteme/irade" fiilinin, o kavimlerin helak edilmesinin Allah'ın kaprisli veya intikamcı bir tanrı olmasından kaynaklanmadığını; helakın, kulun kendi eyleminin nesnel bir sonucu olduğunu ve ilahi iradenin sadece adaletin (sünnetullahın) tecellisine onay verdiğini tespit eder.
Zulmen (ظُلْمًا)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyi kendi yeri olmayan başka bir yere koymak, hakkı gasp etmek, sınırı aşmak, eksiklik ve karanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zulüm kelimesinin, adaletin mutlak zıddı olarak haksızlığı ve dengenin bozulmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Allah zulüm istemez" cümlesindeki zulüm kelimesinin nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, "zerre kadar, hiçbir şekilde, hiçbir türden haksızlık" anlamına geldiğini söyler. Geçmiş kavimlerin ve potansiyel olarak Firavun'un helak edilmesinin, Allah'ın onlara yaptığı bir zulüm değil, onların evrendeki tevhid nizamına ve kendi fıtratlarına karşı işledikleri haksızlığın (kendi zulümlerinin) mecburi bir bedeli olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, zulüm kavramını ontolojik bir denge bağlamında değerlendirir. Yüce Yaratıcının kullarına asla "zulmetmeyi irade etmeyeceğini" ilan etmesinin, evrenin temel ontolojik ahlakının saf "adalet" ve "rahmet" olduğuna dair muazzam bir kelâmî (teolojik) deklarasyon olduğunu; insanın acısının veya yıkımının failinin Allah değil, insanın bizzat kendi kibri, şirki ve ahlaki israfı olduğunu ifade eder.
Lil İbâdi (لِلْعِبَادِ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Aidiyet/yönelme edatı olan "lâm" (li) ile "kullar" (ıbâd) kelimesinin birleşimi olduğunu; kainattaki tüm yaratılmışların Allah'ın mülkiyetinde ve O'nun yasalarına boyun eğmiş statüde bulunduklarını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Kullara/Kulları için" (lil ıbâd) ifadesinin, sadece müminleri değil, yeryüzündeki tüm insanları ve isyan edenleri de kapsayan genel bir ifade olduğunu söyler. Firavun veya Âd kavmi gibi en azgın tiranların bile ontolojik olarak Allah'ın "kulları" olduğunu; Allah'ın bu azgın kullarına bile ceza verirken asla "zulmetmediğini", sadece onların hak ettikleri karşılığı şaşmaz bir adaletle verdiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla