يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِر۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللّٰهِ اِنْ جَٓاءَنَاۜ قَالَ فِرْعَوْنُ مَٓا اُر۪يكُمْ اِلَّا مَٓا اَرٰى وَمَٓا اَهْد۪يكُمْ اِلَّا سَب۪يلَ الرَّشَادِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümin suresi 29. ayet, mümin 29, mülk, firavun'un görüşü, ilahi azap, yardımsızlık, mümin suresi, allah, hidayet, gün, kavim, topluluk, halk, arz
-
"Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir? Firavun ise, 'Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum' dedi."
Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir? Bu ilâhî kelâmın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Hz. Mûsâ bu sözü muhtemelen, insanlar ondan kendi tâbi oldukları dinlerine uymasını istemeleri üzerine söylemiştir. Burada şunu demek istiyor: Eğer dediğinizi kabul eder ve size uyarsam, sizler varlık ve iktidara, korumalara ve hizmetçilere sahipsiniz, ama bunların hiçbiri bende yoktur; bu durumda Allah'ın cezası ve azabı geldiğinde siz sahip olduğunuz güçlerle onu engelleyebilirsiniz, bunların hiçbiri bende olmadığına göre beni Allah'ın azabından kim koruyacak? Her ne kadar Hz. Mûsâ, onların sahip oldukları gücün gerçekten kendilerini Allah'ın azabından koruyamayacağını biliyor idiyse de bu sözü, kendi hayatını korumak ve onların kendisini öldürmemelerini sağlamak amacıyla onların Allah'ın azabına karşı korunma düşüncelerine atıfta bulunarak söylemişti. Bu düşünce ile söylenen bu türlü sözlerde bir sakınca yoktur. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Hz. Mūsá bu sözü, onlara yumuşak yaklaşmak ve görünürde kendileriyle aynı şeyi düşündüğünü göstermek için söylemişti. Şunu söylüyordu: Allah'tan bize hakkı ve doğru yolu gösteren açık seçik deliller geldi, biz bunları reddeder ve inkar edersek Allah'ın cezası ve azabı hepimizi yakalar. Dolayısıyla biz Allah'ın emrine karşı çıkar ve O'nun dinine uymaktan yüz çevirirsek Cenab-ı Hakk'ın azabından bizi kim koruyacak ve kim bize yardım edecek? Bu âyet-i kerime, işte bu iki şekilde yorumlanabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Firavun ise, 'Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum' dedi. Bazıları, burada Firavun'un şunu söylemek istediğini kaydeder: Ben size, kendim için düşündüğümden başka bir şeyi emretmiyorum. Bazıları da şöyle dedi: Bu konuda ben sadece kendim için istediğimi sizin için de istiyorum. Fakat lånetli Firavun'un sadece kendisi için istediğini insanlar için istemiş olması söz konusu değildi; çünkü o, insanların kendisine kul-köle olmalarını istiyordu, ama kendisi onlara köle olmayı istemiyordu. Dolayısıyla bu söz yalandı.
Sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum, dedi. Firavun, ben sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum derken de yalan söylüyordu, aksine insanları sapıklığa yönlendiriyordu.
Yorumu Yorumla
-
Yâ (يَا)
İbn Fâris, Arapçada uzakta olan birine, bir topluluğa veya dikkat kesilmesi istenen kişiye seslenmek için kullanılan nida (seslenme) edatı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Ey" (yâ) nidasının, mümin adamın hitabında sıradan bir çağrı olmadığını; uykuda olan, rehavete kapılmış ve siyasi gücüne güvenen Firavun meclisini sarsarak uyandırmayı hedefleyen acil ve varoluşsal bir "alarm/ikaz" işlevi gördüğünü söyler.
Kavmi (قَوْمِ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat etmek ve bir gaye etrafında toplanan erkekler topluluğu" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kavim kelimesinin, birbirine ortak bir bağla kenetlenmiş (asabiyet) ve birlikte hareket eden sosyolojik zümreyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kavim kavramının kadınlardan ziyade, savaşmak ve devleti yönetmek (kıyam etmek) üzere ayakta duran yönetici kitleyi anlattığını söyler. Mümin adamın "Ey kavmim" (yâ kavmi) diyerek onlara seslenmesinin, kendini onlardan yalıtmadığını, aksine "ben sizden biriyim, sizin iyiliğinizi istiyorum" mesajı vererek o meclisin kabilevi (asabiyet) damarlarına hitap eden muazzam bir belagat ve ikna stratejisi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojisinde kavim kelimesini kabile dayanışması üzerinden okur. Mümin adamın bu kelimeyle Mısır aristokrasisinin o sarsılmaz "kavmiyet/şovenizm" duvarını içeriden aştığını; dışarıdan gelen bir düşman gibi değil, kendi kavminin helak olmasından (be's) korkan dertli bir aydın/bürokrat gibi konuştuğunu tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabı siyasi bir bağlamda değerlendirir. "Ey kavmim" seslenişinin, Firavun'un şahsından ziyade o sistemi ayakta tutan "mele'" (derin devlet / seçkinler) tabakasına yönelik rasyonel bir uyarı olduğunu; mümin adamın, diktatörü değil, diktatörü var eden o suç ortaklarını (kavmi) akla davet ettiğini ifade eder.
Lekumu (لَكُمُ)
İbn Fâris, mülkiyet, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/le) harfi ile muhatap çoğul zamiri "kum" (sizin) ekinin birleşimi olduğunu; "size aittir, sizin elinizdedir" anlamını taşıdığını belirtir.
el-Mulku (الْمُلْكُ)
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün sözlükte "sahip olmak, kudret elinde bulunmak, tasarruf etmek, yönetmek ve mutlak otorite kurmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mülk kelimesinin, bir coğrafya veya topluluk üzerinde egemenlik (saltanat) sürmeyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramının siyasi ve askeri tahakküm (iktidar) olduğunu söyler. Mümin adamın "Mülk/İktidar bugün sizindir" (lekumu'l-mulk) diyerek, onların mevcut siyasi gücünü inkar etmediğini; ancak bu gücün geçici (el-yevme) bir imtihan olduğuna dair zihinlerinde bir şok etkisi yarattığını vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, mülk kavramını ontolojik bir emanet olarak okur. Firavun oligarşisinin Mısır'daki "mülkü" kendilerinin öz malı sanarak büyük bir şımarıklığa düştüklerini; mümin adamın ise onlara, yeryüzündeki bu "mülkün" (siyasi iktidarın) ilahi azabı durdurmaya yetmeyecek derecede kırılgan, fani ve yatay bir oyuncak olduğunu hatırlattığını ifade eder.
el-Yevme (الْيَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "zaman dilimi, gün" anlamlarına geldiğini, burada "bugün, şu an, mevcut zaman" anlamını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Bugün" (el-yevme) zarfının, muhatapların içindeki iktidar sarhoşluğuna vurulmuş bir neşter olduğunu söyler. "Bugün iktidar sizde olabilir ama yarın (ilahi ceza geldiğinde) ne yapacaksınız?" şeklinde, fani zamanla sonsuz adaleti kıyaslayan derin bir teolojik tehdit barındırdığını vurgular.
Zâhirîne (ظَاهِرِينَ)
İbn Fâris, "z-h-r" kökünün sözlükte "sırt, üst kısım, üstün gelmek, belirgin olmak, baskın çıkmak ve galip olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul formu olan "zâhirîne" kelimesinin, muhaliflerini ezip onların "sırtına binen", siyasi ve askeri olarak mutlak bir hegemonya kuran iktidar sahiplerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zuhur/zâhir kavramının bir yerde güç kullanarak üste çıkmak olduğunu söyler. "Üstün gelmiş/galip kimseler olarak" (zâhirîne) kelimesinin, Firavun rejiminin İsrailoğulları ve Mısır halkı üzerinde kurduğu o ezici, rakipsiz ve kibirli (müstekbir) siyasi tahakkümü resmettiğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu görünürlük ve baskınlık (zâhir) kavramını ontolojik bir körlük sebebi olarak değerlendirir. Yeryüzünde "zâhir" (galip/görünür) olan iktidarların, gücün bu şehvetli ve dışsal görüntüsüne aldanarak; evrenin görünmeyen (bâtın) ama asıl yönetici olan mutlak iradesini (Allah'ı) unuttuklarını; mümin adamın, "bu baskınlığınıza aldanmayın" diyerek o zihinsel körlüğü parçalamaya çalıştığını ifade eder.
Fî'l Ardı (فِي الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünden gelen ve "yeryüzü, ülke, toprak" anlamını taşıyan kelimedir. Mısır coğrafyasındaki yatay hakimiyeti işaret eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Yeryüzünde" (fî'l-ardı) vurgusunun, Firavun'un "Ben sizin en yüce Rabbinizim" (A'lâ) şeklindeki o dikey ve tanrısal iddiasını yerle bir ettiğini; mümin adamın bu kelimeyle "Sizin egemenliğiniz (mülkünüz) göklerde değil, sadece çamurdan ibaret olan şu fani 'yeryüzüyle' sınırlıdır" gerçeğini suratlarına çarpan bir alan (hacim) daraltması yaptığını ifade eder.
Fe Men (فَمَنْ)
İbn Fâris, nedensellik/takip bildiren "fa" (öyleyse, peki o halde) bağlacı ile "men" (kim) soru edatının birleşimi olduğunu belirtir. İstifham-ı inkârî (reddetme/çaresizlik sorusu) bildirir.
Yansurunâ (يَنْصُرُنَا)
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün sözlükte "yardım etmek, mazluma destek olmak, zalimin elinden kurtarmak ve yağmurun toprağa hayat vermesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari fiil "yansuru" (yardım eder / kurtarır) ile birinci çoğul şahıs "nâ" (bizi) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nusret kavramının sıradan bir el atmak değil, yenilmek (hezimet) veya helak olmak üzere olan birini mutlak bir güçle tehlikeden çekip çıkarmak olduğunu söyler. "Bize kim yardım edebilir/bizi kim kurtarabilir?" (men yansurunâ) sorusunun, Mısır'ın o devasa ordularının ve servetinin ilahi azap karşısında koca bir "hiç" olduğunu ilan eden sarsıcı bir acziyet itirafı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, mümin adamın iletişim stratejisini bu zamir (nâ/biz) üzerinden inceler. "Sizi kim kurtarır?" demek yerine, diplomatik bir incelikle "Bizi kim kurtarır?" diyerek kendini o tehdidin ve toplumun (kavminin) içine dahil etmesinin; onlara üst perdeden bir düşman gibi değil, aynı gemideki bir yolcu gibi uyarıda bulunduğunu gösteren muazzam bir peygamberi/tevhidi tebliğ metodu olduğunu tespit eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, tehlikenin ve korkulan nesnenin kaynağını bildiren (den/dan) edatı olduğunu kaydeder.
Be'si (بَأْسِ)
İbn Fâris, "b-e-s" kökünün sözlükte "zorluk, şiddet, savaşta cesaret, kahredici güç ve azap" anlamlarına geldiğini tespit eder. Be's kelimesinin, sıradan bir ceza değil, hiçbir beşeri gücün dayanamayacağı, karşı konulamaz ve ezici bir felaketi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, be's kavramının insanın dayanma sınırlarını aşan şiddetli azap ve korku olduğunu söyler. Mümin adamın, "Allah'ın be'si (kahredici azabı) geldiğinde" diyerek, Firavun'un askerlerinin (be'sinin) sahte ve kof gücünü, kâinatın sahibinin o mutlak ve yok edici gücü (be'sillâh) ile kıyaslayıp meclisin zihnindeki tüm güvenlik duvarlarını yıktığını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "şiddet ve zorluk" anlamındaki b-e-s kökünden masdar/isim olduğunu; Kur'an terminolojisinde Allah'ın yeryüzünde isyan eden, elçileri yalanlayan ve kibre kapılan zalim kavimleri helak etmek üzere gönderdiği, geri çevrilmesi imkansız olan o şiddetli ilahi gazabı ve cezayı ifade ettiğini aktarır.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kainatın tek yaratıcısının has ismi olduğunu kaydeder. Be's (azap) kelimesinin doğrudan Allah'a izafe edilmesinin, cezanın tesadüfi bir doğa olayı (afet) değil, mutlak bir iradenin (adaletin) bilinçli tecellisi olduğunu gösterir.
Arthur Jeffery, "Allah'ın azabı" (be'sillâh) tamlamasının Ortadoğu teolojisindeki köklerine dikkat çeker. Putperest Mısır inancında her felaketin farklı bir tanrıdan (Nil tanrısı, Güneş tanrısı vs.) geldiğine inanılırken; mümin adamın bütün varlığı ve azabı tek bir isim (Allah) etrafında toplayarak Firavun'un politeist (çok tanrılı) sistemini sarayın tam göbeğinde yıktığını (tevhid ettiğini) iddia eder.
İn (إِنْ)
İbn Fâris, şart (koşul) bildiren "eğer, şayet" anlamında bir edat olduğunu belirtir.
Câenâ (جَاءَنَا)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünden türeyen "câe" (geldi/çattı) fiili ile "nâ" (bize) zamirinin birleşimidir. Failin (ilahi azabın) engellenemez bir şekilde hedefine ulaştığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Eğer bize gelip çatarsa" (in câenâ) fiilinin, azabın durağan bir nesne olmadığını; harekete geçmiş, hedefini kitlemiş ve "gelmekte olan" aktif bir fail olarak kişileştirildiğini (teşhis) söyler. Bu dinamik fiilin, meclisin içine büyük bir ontolojik panik ve aciliyet duygusu aşıladığını vurgular.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "söz söylemek, beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "dedi ki" eyleminin; mümin adamın o sarsıcı, rasyonel ve felsefi uyarılarına karşı (akılla cevap veremediği için) despotik devlet aklının ürettiği o klasik, kestirip atan ve baskıcı bir "ideolojik manifesto/dikte" eylemini nitelediğini söyler.
Fir'avnu (فِرْعَوْنُ)
İbn Fâris, Mısır krallarının zorbalığını ve tiranlığını temsil eden, Arapça olmayan (mu'arreb) bir unvan (alem) olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Firavun isminin bu ayetteki tekrarının; devlet aklının (Firavunluğun), halkından gelen hiçbir rasyonel eleştiriyi, uyarıyı veya hakikati kabul etmeyen; sadece kendi zihinsel yankı odasında yaşayan (kibirli) o hastalıklı, totaliter ve narsist siyasi psikolojiyi temsil ettiğini ifade eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, cümleye "değil, yapmam, yoktur" anlamında olumsuzluk (nefy) katan edat olduğunu belirtir.
Urîkum (أُرِيكُمْ)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bir fikre sahip olmak ve düşünmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki birinci tekil şahıs fiil olan "urî" (ben gösteriyorum/işaret ediyorum) ile "kum" (size) zamirinin birleşimi olduğunu; eylemin sadece fiziksel bir gösterme değil, bir görüşü, ideolojiyi veya devlet politikasını "dayatma" anlamı taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Size göstermiyorum" (mâ urîkum) ifadesinin, Firavun'un kendisini tek meşru akıl ve tek otorite kaynağı olarak konumlandırdığını söyler. Rejimin, alternatif hiçbir düşünceye, inanca (Mûsâ'nın mucizelerine) tahammülü olmadığını; halkın sadece tiranın gösterdiği (izin verdiği) pencereden hakikati (!) görmeye mecbur bırakıldığını vurgular.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna bildiren bir edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, baştaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla birlikte "illâ" (ancak/sadece) kullanılarak kurulan bu formülün; mutlak bir sınırlandırma ve tekelcilik (hasr) ifade ettiğini söyler. Hakikatin sadece Firavun'un tekeline alındığı faşist bir retorik olduğunu vurgular.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, "şeyleri, olanı" anlamında ilgi zamiri (ism-i mevsul) olduğunu belirtir.
Erâ (أَرَى)
İbn Fâris, "r-e-y" (görmek, düşünmek, rey/görüş bildirmek) kökünden birinci tekil şahıs fiilidir.
Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "Ben ancak kendi gördüğümü/görüşümü (mâ erâ) size gösteririm" formülünün, mutlakıyetçi (diktatöryel) epistemolojinin en kusursuz tanımı olduğunu söyler. "Benim düşüncem (reyim) hakikatin ta kendisidir, devletin bekası için en doğru kararı sadece ben bilirim" şeklindeki o narsist tiranlık felsefesinin sözlük karşılığı olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu görme (rü'yet/rey) kelimesini ontolojik bir kilitlenme olarak okur. "Ben sadece kendi gördüğümü size gösteririm" cümlesinin; diktatörün kendi öznel (subjektif) ve sapkın vizyonunu, bütün bir topluma evrensel, nesnel ve mutlak bir gerçeklikmiş gibi dayattığı o totaliter ve körleştirici ideolojinin zirvesi olduğunu ifade eder.
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile mutlak olumsuzluk "mâ" edatının birleşimidir.
Ehdîkum (أَهْدِيكُمْ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "rehberlik etmek, yol göstermek, önden gitmek ve hedefe ulaştırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci tekil şahıs muzari fiil olan "ehdî" (ben iletiyorum/kılavuzluk ediyorum) ve "kum" (size) zamirinin birleşimidir.
Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının aslında "lütufla ve şefkatle doğru yola götürmek" olduğunu söyler. Firavun'un "Size rehberlik etmiyorum" (mâ ehdîkum) diyerek, kendini toplumun çobanı, mutlak kurtarıcısı ve tek hidayet kaynağı yerine koyarak ilahi (Allah'a ait olan) bir sıfatı gasp ettiğini vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir hırsızlık (teolojik gasp) olarak değerlendirir. Yeryüzünde peygamberleri öldüren, bebekleri kesen ve kitleleri köleleştiren en büyük zalimin (Firavun'un); utanmadan "Ben size hidayet ediyorum / yol gösteriyorum" diyebilmesinin, şeytani iktidarların kavramların içini boşaltarak şerri hayır, zulmü ise hidayet olarak pazarlamalarındaki o karanlık "kavramsal manipülasyonu" resmettiğini ifade eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, sadece, ancak anlamında (hasr bildiren) istisna edatıdır.
Sebîle (سَبِيلَ)
İbn Fâris, "s-b-l" kökünün sözlükte "aşağı sarkıtmak, akmak ve üzerinde yürünen açık yol" anlamlarına geldiğini belirtir. Sebil kelimesinin, menzile ve amaca götüren izlenen rota, doktrin ve gidişat olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, sebil kavramının sadece fiziki bir yol değil, ahlaki ve ideolojik bir yörünge olduğunu söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "shbila" (yol, mezhep/tarikat) kelimesiyle birebir akraba olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak Firavun'un kendi siyasi doktrinini (ideolojisini) ilahi ve kurtarıcı tek "yol/mezhep" (sebil) olarak dikte ettiğini iddia eder.
er-Raşâdi (الرَّشَادِ)
İbn Fâris, "r-ş-d" kökünün sözlükte "doğru yolu bulmak, isabet etmek, sapıklığın (ğayy) zıddı olarak aklın ve fikrin kemale (olgunluğa) ermesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. Raşâd kelimesinin, kişiyi mutlak doğruluğa, aydınlığa ve kurtuluşa ulaştıran o kusursuz aklı ve rotayı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rüşd kavramının, hedefe ulaştıran en kestirme, en makul ve en doğru istikamet (kemal) olduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Firavun'un "Ben sizi ancak doğru/kurtuluş yoluna (sebîle'r-raşâd) iletiyorum" demesini, Kur'an'daki en büyük ironilerden biri olarak inceler. Kendisini ve koca bir orduyu denizin dibine (helaka) sürükleyen, bebek katili ve müstekbir bir despotun; kendi yürüttüğü o mutlak yıkım, cinnet ve cehalet (ğayy) yolunu, "en doğru, en rasyonel ve en kurtarıcı yol" (raşâd) olarak isimlendirmesinin; tiran aklının kendi yalanına inandığı (sanrısal) o son trajik eşik olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "doğru yolda olmak" anlamındaki r-ş-d kökünden masdar/isim olduğunu; dini terminolojide hakka isabet etmeyi, aklın ve dinin emrettiği en doğru istikameti (rüşd/raşâd) ifade ettiğini aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla