اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümin suresi 24. ayet, mümin 24, mümin suresi, karun, haman, apaçık delil, firavun, mucize, hz musa
-
"Onu Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik; ama onlar, 'O bir yalancı, bir sihirbaz!' dediler."
Onu Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Cenâb- Hak bir yerde "Firavun ve yakın çevresine", başka bir yerde "Firavun ve kavmine" diye buyurmakta, burada ise Firavun, Hâmân ve Karun'a demektedir. Bu ifade farklılığı, Hz. Mûsa'nın, onların bir kısmına değil hepsine gönderildiğinin bilinmesi içindir.
Ama onlar, O bir yalancı, bir sihirbaz!' dediler. Onların Hz. Mûsâ için, o bir yalancı, bir sihirbaz demelerinin sebebi şudur: Mûsâ aleyhisselâm, onlara, kendilerinin benzerini yapmaktan ve aynıyla karşılık vermekten aciz oldukları çeşitli mûcizeler ve deliller getirmişti. Bundan dolayı onlar, insanların Mûsa'ya tâbi olacaklarından korkmuşlar, işi sulandırmışlar ve o bir yalancı, bir sihirbaz diyerek insanların ona uymalarının önüne geçmek istemişlerdi. Çünkü insanlar, herkesin sihirbazlığı bilmediğini ve insanların çoğunun sihir yapmaktan aciz olduğunu biliyorlardı. Onlar sihrin aslı olmayan bir aldatmaca olduğunu da biliyorlardı. Bundan dolayı onlar bu sözle Mûsâ'nın davasını, ona tâbi olanların zihinlerinde karıştırmaya çalışıyorlar, Mûsâ'nın yalan söylediği asla görülmediği halde onu yalancılıkla itham ediyorlardı. Firavun, Hz. Mûsa'nın getirmiş olduğu delillerin ve kanıtların, gerçek bir delil ve kanıt olduğu insanlar tarafından açıkça görüldüğü için halkın kendisine tâbi olacağından korkarak Mûsâ'nın davasını kavmine karşı sulandırmaya ve onların zihinlerini karıştırmaya devam etti. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onun sözlerini şöyle haber vermektedir: "O, yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor"; "Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış!" Firavun bu sözleri, sihirbazlar Mûsa'ya tâbi olup ona iman etmelerinden sonra söylemişti. Bu sözlerle de henüz Mûsâ'ya tâbi olmayan insanların kafalarını karıştırmak istiyordu. Cenâb-ı Hak başka bir âyette Firavun'un şöyle dediğini haber vermektedir: "Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır". Firavun, insanların kafalarını karıştırmak için bunlara benzer sözler söylemişti. İşte onlar, Mûsâ bir sihirbaz ve bir yalancıdır şeklindeki sözlerini de bu amaçla söylemişlerdi. Onların, "Mûsâ yalancıdır" sözünü, Allah'ı bırakıp putlara tapmayı alışkanlık haline getirdiklerinden dolayı söylemiş olmaları da mümkündür. Hz. Mûsâ, onların çok sayıda putlara tapma alışkanlıklarına karşı çıkıp tek olan Allah'a kulluğa davet edince onlar, Mûsâ yalan söylüyor demişlerdi. Aynı şekilde efendimiz ve peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm için Mekkeliler de benzeri sözler söylemişlerdi: "Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?" Hz. Peygamber onları çok sayıda putlara tanrı diye tapınmak alışkanlığını bırakıp tek olan Allah'a kulluğa davet ettiği için kendisine yalancı demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İlâ (إِلَى)
İbn Fâris, bu edatın Arapçada yönelme, bir hedefe, sınıra veya bitiş noktasına varma anlamı taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilâ" (e/a doğru) edatının, elçinin (Hz. Mûsâ'nın) gönderilişindeki asıl hedef kitleyi, tebliğin doğrudan yöneltileceği siyasi ve ekonomik otorite merkezlerini kesin bir şekilde işaret ettiğini söyler.
Fir'avne (فِرْعَوْنَ)
İbn Fâris, bu ismin Arapça kökenli bir türetme olmadığını, dildeki kalıplara uymayan yabancı (a'cemî) bir isim olduğunu belirtir.
El-Cevâlîkî, Fir'avun isminin saf Arapça olmadığını, diğer dillerden alınarak Arapçalaştırılmış (mu'arreb) çok eski bir unvan olduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin eski Mısırca "Pr-Aa" (Büyük Ev / Büyük Saray) tabirine dayandığını, bunun İbranice (Par'oh) veya Süryanice üzerinden Arapçaya "Fir'avn" şeklinde geçtiğini tartışır. Bu kelimenin bir şahıs ismi değil, mutlak bir kraliyet unvanı olduğunu; Kur'an'ın bu unvanı, yeryüzünde ilahlık taslayan, kibre kapılan ve kendisini mutlak otorite sanan "tiranlığın ve despotizmin" en büyük tarihsel arketipi olarak kullandığını iddia eder.
Toshihiko Izutsu, Firavun figürünü Kur'an'ın semantik sisteminde "müstekbir" (kibirlenen) ve "tağut" (haddini aşan, azgın) kavramlarının en somut, tarihi ve teolojik modeli olarak inceler. İlahi otoriteyi yeryüzünden kovup kendi otonomisini ilan eden pagan (veya seküler) devlet aklının Kur'an'daki mutlak karşılığının Firavun olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Eski Mısır krallarına verilen genel bir unvan olduğunu; Kur'an'da Hz. Mûsâ'nın tevhid mücadelesi verdiği, İsrailoğulları'nı köleleştiren, ilahlık iddiasında bulunan ve nihayetinde ilahi azapla suda boğulan zalim hükümdarı temsil ettiğini aktarır.
Ve Hâmâne (وَهَامَانَ)
İbn Fâris, bu ismin de Arapça kök sistemine ait olmadığını, yabancı menşeli bir özel isim olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, Hâmân isminin kökeninin ve tarihsel kimliğinin şarkiyatçılar arasında çok tartışıldığını; Kitab-ı Mukaddes geleneğinde (Ester kitabı) Babil/Pers sarayında vezir olarak geçen bu ismin, Kur'an tarafından doğrudan Mısır bağlamına, Firavun'un baş veziri ve baş mimarı olarak yerleştirildiğini filolojik ve metinsel karşılaştırmalarla inceler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Hâmân ismini dönemin siyasi sosyolojisi üzerinden okur. Kur'an'da Hâmân'ın tek başına bir şahıstan ziyade, Firavun'un o acımasız ve katı "bürokratik, askeri ve ideolojik aygıtını" (devlet aklını) temsil eden bir siyasi tipoloji olarak kullanıldığını; zulmün sadece diktatörle değil, onun emrindeki bu itaatkar ve kibirli elit tabakayla (Hâmânlarla) kurumsallaştığını ifade eder.
Ve Kârûne (وَقَارُونَ)
İbn Fâris, bu ismin de tıpkı diğerleri gibi gayr-ı munsarıf (çekimsiz) ve yabancı dilden Arapçaya geçmiş bir alem (özel isim) olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Korah" isminden Arapçalaştığını (Süryanice üzerinden şekillendiğini) tartışır. Eski Ahit'te Mûsâ'ya isyan eden bir Levili figür olan Korah'ın, Kur'an terminolojisinde muazzam hazinelere sahip olan, şımarık ve inkarcı bir karakter olarak yer aldığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kârûn kavramını sosyo-ekonomik bağlamda varoluşsal bir sapma olarak değerlendirir. Mûsâ'nın gönderildiği "Firavun (siyasi ve askeri tiranlık), Haman (bürokratik ve entelektüel kibir) ve Karun (sınır tanımaz ekonomik/kapitalist tahakküm)" üçlüsünün; tevhide ve vahye karşı birleşen yeryüzü istikbarının "şer oligarşisini" oluşturduğunu; Kur'an'ın elçisini doğrudan bu üçlü şeytani sacayağına göndererek yeryüzündeki tüm sömürü sistemlerine teolojik bir savaş açtığını ifade eder.
Fekâlû (فَقَالُوا)
İbn Fâris, nedensellik ve anilik bildiren "fa" (hemen, bunun üzerine) bağlacı ile "k-v-l" (söz söylemek, iddia etmek) kökünün birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Mûsâ'nın apaçık mucizelerle (sultan ve beyyine) karşılarına dikilmesinin hemen ardından (fa), bu üçlü güç odağının zerre kadar aklını kullanmadan, sadece mevcut statülerini korumak refleksiyle "ortak ve reaksiyoner bir söylem" (kâlû) ürettiklerini vurgular.
Sâhırun (سَاحِرٌ)
İbn Fâris, "s-h-r" kökünün sözlükte "bir şeyi gerçek yüzünden başka bir şeye çevirmek, göz boyamak, aldatmak, yanıltmak ve batılı hak gibi göstermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sâhır (sihirbaz) kelimesinin, illüzyonla ve yaldızlı hilelerle insanları kandıran kişiyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sihirbaz" iftirasının ontolojik bir çarpıtma olduğunu söyler. Firavun ve oligarşisinin, Mûsâ'nın getirdiği sarsılmaz ilahi kanıtları (mucizeleri) kendi toplumlarının gözünde değersizleştirmek ve onları basit bir "el çabukluğuna / göz boyamaya" (sihre) indirgemek amacıyla bu kelimeyi kalkan olarak kullandıklarını vurgular.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın polemik (diyalektik) dilinde "sihirbaz" suçlamasını inceler. Bu iftiranın, peygamberlere (özellikle Mûsâ ve Muhammed'e) yöneltilen standart ve tarihsel bir pagan savunma mekanizması olduğunu; müşrik elitlerin, kendi ideolojilerini ezip geçen ilahi kelamı ve mucizeyi mantıksal olarak açıklayamadıkları o çaresizlik noktasında, onu anında "büyü/sihir" olarak etiketleyip marjinalize etmeye (toplumdan yalıtmaya) çalıştıklarını ifade eder.
Kezzâb (كَذَّابٌ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğrunun (sıdk) ve gerçeğin mutlak zıddı olarak yalan söylemek, asılsız beyanda bulunmak" anlamına geldiğini tespit eder. Kezzâb isminin, ism-i fâil (kâzib) formundan daha ileri olan mübalağa (aşırılık) vezninde bulunduğunu; "sürekli yalan söyleyen, yalanı sanat edinen ve sözünde zerre kadar doğruluk payı bulunmayan sahtekar" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Mûsâ'ya sadece "sihirbaz" demekle yetinilmeyip aynı zamanda "kezzâb" (aşırı yalancı) denilmesinin, onun peygamberlik ve risalet (Allah'tan mesaj getirme) iddiasını kategorik olarak çürütme amacı taşıdığını söyler. Firavun'un, Mûsâ'yı toplum önünde en ağır ahlaki çöküntüyle (sahtekarlıkla) damgalayarak onun güvenilirliğini (emin vasfını) tamamen yok etmeye çalıştığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, "kezzâb" suçlamasını hakikat ve bâtıl çatışması üzerinden ontolojik bir kriz olarak değerlendirir. Vahyin getirdiği o sarsılmaz ve mutlak "Hak" (truth) karşısında, yeryüzündeki Firavunî statükonun yaşadığı epistemolojik çöküntüyü yansıttığını; Firavun'un kendi sahte tanrılığını ve sömürü/yalan düzenini koruyabilmek için, hakikati getiren elçiyi arsızca "mutlak yalancı" (kezzâb) ilan ederek varoluşsal bir "karşı-saldırı/karşı-iletişim" stratejisi yürüttüğünü tespit eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla