Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 17. Ayet

    اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elyevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet(c) lâ zulme-lyevm(e)(c) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün herkes yaptığının karşılığını bulur. O gün hiçbir haksızlık olmayacaktır; kuşkusuz Allah'ın hesabı çok hızlıdır."

      O gün herkes yaptığının karşılığını bulur, yani yapmış olduğu her türlü iyilik ve kötülüğün karşılığını görür. O gün hiçbir haksızlık olmayacaktır, yani herkes sadece kendi yaptığının karşılığını görecektir. Haksızlık olmayacak cümlesi, yapmış olduğu iyiliklerde herhangi bir eksiklik yapılmayacak, işlediği kötülüklere de hiçbir ilâve yapılmayacaktır mânasına da gelebilir. Bu konuya biz daha önce temas etmiştik. Kuşkusuz Allah'ın hesabı çok hızlıdır. Bu cümleyi de daha önce açıklamıştık. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Yevme (الْيَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "gündüz vakti, aydınlık zaman veya mutlak olarak belirli bir zaman dilimi" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-yevme" (bugün) kelimesinin başındaki belirlilik takısının (el), bu günü sıradan bir 24 saatlik zaman dilimi olmaktan çıkarıp, tüm evrenin beklediği o spesifik, mutlak ve dehşetli "hesap gününe" (kıyamete) sabitlediğini söyler. Zamanın akışının durduğu ve ilahi adaletin tecelli ettiği yegâne anı ifade ettiğini vurgular.

        Tuczâ (تُجْزَىٰ)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte "bir şeye karşılık vermek, bedelini ödemek, yeterli olmak ve borcu kapatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) formdaki "tuczâ" (karşılığı verilir / cezalandırılır veya mükafatlandırılır) fiilinin, failin eylemine tam olarak denk düşen, eksiksiz bir yasal ve ontolojik faturanın kesilmesi eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kavramının salt bir işkence veya azap olmadığını, hem iyiliğin hem de kötülüğün "tam, adil ve eşdeğer" (mükâfat veya ukûbet) bir şekilde sahibine iade edilmesi olduğunu söyler. Fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının, bu karşılığın şahsi bir intikam olmadığını, mutlak ve kusursuz işleyen bir ilahi adalet sisteminin (mahkemenin) sonucu olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir dengeleme eylemi olarak değerlendirir. "Karşılığının verilmesi" (tuczâ) fiilinin, yeryüzünde işlenen suçlarla bozulan kozmik ve ahlaki terazinin, ahirette hak ediş (ceza/mükafat) yoluyla yeniden sıfırlanması ve mutlak dengeye (adalete) kavuşturulması olduğunu ifade eder.

        Kullu (كُلُّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünden türeyen bu ismin, istisnasız bir kapsayıcılığı, "her, bütün, tamamı" anlamlarını ifade ettiğini belirtir. Hiçbir cüzün (parçanın) bu genellemenin dışında kalamayacağını kaydeder.

        Nefsin (نَفْسٍ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte "bir şeyin özü, hakikati, can, nefes ve kan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nefs kelimesinin, insandaki şuur merkezini, biyolojik yaşamı ve ahlaki sorumluluk taşıyan bireysel varlığı (zatı) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nefs kavramının insanın dünyada iradesiyle eylem üreten, ahirette ise hesaba çekilecek olan asıl "öznesini" anlattığını söyler. "Her bir nefis" (kullu nefsin) tamlamasının, mahşer yerinde toplu bir yargılamanın değil, herkesin tek tek, yapayalnız ve bizzat kendi şahsı üzerinden hesaba çekileceğini gösterdiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde nefs kavramını "bireyselleşme" bağlamında inceler. Mahşerdeki yargılamanın kabile, soy veya grup (asabiyet) üzerinden değil, "her bir nefs" (birey) üzerinden yapılmasının; Arap paganizmindeki kolektif sorumluluk (kabile dayanışması) anlayışını yıkarak yerine mutlak, devrimci ve teolojik bir "bireysel ahlaki sorumluluk" (individualism) sistemi inşa ettiğini tespit eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramı Mekke sosyolojisi üzerinden okur. Kureyş aristokrasisinin "Biz kalabalığız, kabilemiz bizi korur, atalarımız şefaat eder" şeklindeki şımarıklığına karşı; "Her nefs (birey) kendi karşılığını görecektir" vurgusunun, dünyevi tüm sosyolojik bağları sıfırlayan ve insanı Yaratıcısı karşısında ontolojik bir yalnızlığa mahkum eden sarsıcı bir ihtar olduğunu ifade eder.

        Bimâ (بِمَا)

        İbn Fâris, nedensellik ve karşılık bildiren "bi" (-den dolayı, sebebiyle, karşılığında) harf-i ceri ile, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "mâ" (şey/ne) edatının birleşimi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edat kombinasyonunun (bimâ), verilecek cezanın veya mükafatın keyfi olmadığını, "sadece ve sadece" kişinin kendi ürettiği eyleme mutlak bir nedensellikle bağlandığını vurguladığını söyler.

        Kesebet (كَسَبَتْ)

        İbn Fâris, "k-s-b" kökünün sözlükte "çalışmak, rızık aramak, kazanç sağlamak, biriktirmek ve kendi fiiliyle bir şeyi elde etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kesb eyleminin, kişinin kendi hür iradesi, kastı ve çabasıyla gerçekleştirdiği eylemleri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kesb kavramını insanın kendi organlarıyla ve aklıyla ürettiği (kâr veya zarar getiren) ahlaki fiillerin tamamı olarak tanımlar. Nefsin "kazandığı şeyler" (mâ kesebet) ifadesinin, günahların veya sevapların gökten zembille inmediğini, insanın dünyadaki kendi iradi seçimlerinin, niyetlerinin ve emeklerinin doğrudan bir sonucu (hasılatı) olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kazanmak, elde etmek" anlamındaki k-s-b kökünden mazi (geçmiş zaman) fiil olduğunu; kelâm ilminde insanın hür iradesiyle seçip yöneldiği, Allah'ın da o iradeye göre yarattığı (ve böylece sorumluluğun tamamen insana ait olduğu) ahlaki eylemleri ifade eden merkezi bir itikadi terim (kesb) olduğunu aktarır.

        Lâ (لَا)

        İbn Fâris, cümleye mutlak olumsuzluk (nefy) ve ret anlamı katan edat olduğunu belirtir.

        Zulme (ظُلْمَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyi kendi yeri olmayan başka bir yere koymak, hakkı eksiltmek, haddi aşmak, eksiklik ve karanlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zulüm kelimesinin, adaletin ve dengenin mutlak zıddı olarak, bir varlığın hakkını gasp etmeyi, ona haksızlık yapmayı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını "ilahi veya doğal sınırları ihlal etmek" olarak tanımlar. "Zulüm yoktur" (lâ zulme) formülündeki nefy-i cins (türü tamamen reddeden) "Lâ" edatının, o gün yargılamada milimetrik bir sapmanın, kayırmanın, haksız yere ceza vermenin veya sevabı eksiltmenin sıfır ihtimal olduğunu beyan ettiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "zulüm" kavramını inceleyerek, bunun sadece insanlar arası bir haksızlık değil, aynı zamanda insanın evrendeki yerini (tevhid eksenini) bozarak putlara tapması (en büyük zulüm şirktir) anlamına geldiğini belirtir. Ahirette "zulmün olmaması", dünyadayken tevhid nizamına zulmedenlerin (müşriklerin) nihayet mutlak ve sarsılmaz bir "adalet" duvarına (ilahi mahkemeye) çarptıklarını gösteren ontolojik bir kesinliktir.

        el-Yevme (الْيَوْمَ)

        İbn Fâris, "bugün" anlamına gelen ve zamanı işaret eden kelimenin ayette ikinci kez tekrarlandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Bugün hiçbir zulüm yoktur" (lâ zulme'l-yevme) cümlesindeki yevm (bugün) tekrarının, dünyadaki haksızlıkların, zalimlerin mahkemeleri manipüle etmelerinin, rüşvetin ve adam kayırmanın yeryüzünde kaldığını; içinde bulunulan o dehşetli eşikte (mahşerde) adaletin mutlak ve lekesiz bir şekilde işleyeceğini muhatabın yüzüne çarpan bir pekiştirme (tekit) olduğunu söyler.

        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi ortadan kaldıran, "şüphesiz ki, muhakkak" anlamlarına gelen tekit (pekiştirme) edatı olduğunu belirtir.

        Allâhe (اللَّهَ)

        İbn Fâris, bu ismin mutlak yaratıcının ve kainatın tek hakiminin has ismi olduğunu kaydeder. Adaleti sağlayacak, zulmü engelleyecek ve hesabı görecek yegane makamın bizzat O olduğunu işaret eder.

        Serîu (سَرِيعُ)

        İbn Fâris, "s-r-a" kökünün sözlükte "yavaşlığın (but') zıddı olarak hız, çabukluk, sürat, gecikmemek ve bir işi anında yerine getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Serî' isminin, gücü ve idraki karşısında hiçbir şeyin engel teşkil etmediği, fiillerinde zaman kavramının bir ayak bağı olmadığı mutlak faili nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hız" (sürat) kavramının Allah için kullanıldığında fiziksel bir hareketin ivmesi olmadığını söyler. Allah'ın "Serî" olmasının, O'nun aynı anda milyarlarca insanın hesabını görmesinin O'nu yormadığını, bir işle meşgul olmasının diğer bir işi engellemediğini ve ilahi iradenin herhangi bir zamansal gecikmeye (mühlete) tabi olmaksızın anında tecelli etmesini ifade ettiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu zaman ve hız kavramını ontolojik bir bağlamda okur. "Serîu" kelimesinin insanın o yavaş, evraklarla, şahitlerle ve sorgularla uzayan dünyevi mahkeme algısını çökerttiğini; ilahi mahkemede fiillerin, niyetlerin ve sonuçların (kesb) zaten o an apaçık (bâriz) ve Allah'ın ilminde hazır olması sebebiyle, hükmün eş zamanlı, şimşek hızında ve mutlak bir "an" (sürat) içinde kesileceğini ifade eder.

        el-Hısâb (الْحِسَابِ)

        İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte "saymak, hesaplamak, miktarını belirlemek, birine yeterli gelmek ve yetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hisâb kelimesinin, yapılan amellerin zerre şaşmayacak şekilde sayılarak defterden karşılığının çıkarılması (muhasebe) eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hesap kavramının Allah için, kulların dünyadaki her saniyesini, her harcamasını ve niyetini kusursuz bir kayıt altında tutup, ahirette bunu onların önüne mutlak bir döküm (bilanço) olarak sunması olduğunu söyler. "Hesabı çok hızlı gören" (serîu'l-hısâb) tamlamasının, insanın bu dünyadaki savrukluğunun (gafletinin) ilahi kayıt sisteminde asla kaybolmadığına dair sarsıcı bir teolojik ihtar olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "saymak, hesaplamak" anlamındaki h-s-b kökünden geldiğini; İslami eskatolojide ahiret gününde Allah'ın insanları dünyada yaptıkları büyük-küçük, gizli-açık bütün amelleri sebebiyle yargılamasını, amellerinin karşılığını eksiksiz olarak bildirmesini ve karşılığını vermesini ifade eden temel bir akaid terimi olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X