اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْا۪يمَانِ فَتَكْفُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
“İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: Siz inanmaya çağırılıp da inkâr ederken Allah'ın size öfkesi şimdi sizin kendinize öfkenizden elbette daha şiddetlidir."
Melekler Müminler İçin Dua Ederler
İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: Allah'ın size öfkesi şimdi sizin kendinize öfkenizden elbette daha şiddetlidir. Rivayet edildiğine göre cehennem ehli cehenneme girip dünyada inkâr etmiş oldukları tekrar dirilmenin ve azaba uğramanın gerçek olduğunu bizzat gördüklerinde, her biri kendisine öfkelenecek ve kendini kınayacak. O zaman onlara şöyle seslenilecek: Lâneti ve azabı hak etmeniz sebebiyle Allah'ın size olan öfkesi, sizin kendinize olan öfkenizden daha fazla ve daha şiddetlidir. Bu, yukarıdaki ilâhî beyanın bir yorumudur. Başka bir yoruma göre de onlara şöyle denilmesi mümkündür: Allah'a isyan ettiğiniz ve işlediğiniz kötülükleri yaptığınız sırada Cenâb-ı Hakk'ın size duyduğu öfke, sizin azabı gördüğünüz ve cehenneme girdiğinizde kendinize duyduğunuz öfkenizden daha büyük ve daha şiddetlidir. Çünkü o kötülükleri ve günahları işlediğinizde şayet Allah'ın size duyduğu öfkesini üzerinize indirdiğini görmüş olsaydınız, sizi bu işlediğiniz günahlardan ve kötülüklerden alıkordu ve Allah'ın sizi davet etmiş olduğu tevhide ve O'na imana koşardınız. En doğrusunu Allah bilir.
"Allah'ı anmak her şeyden önemlidir" meâlindeki ilâhî beyanın tevili de bu iki yoruma benzemektedir. Birincisi bu âyet, Allah'ın sizi rahmetle ve mağfiretle anması, sizin O'nu namazınız ve ibadetinizle anmanızdan daha büyük ve daha yücedir, anlamına gelir. İkincisi de Cenâb-ı Hakk'ın, isyan etmeyi yasakladığı birinin kötülük işlediği sırada Allah'ı anması, ondan kaçınmaktan ve bizzat namazın onu kötülükten vazgeçirmesinden daha önemlidir. "Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülüğü yasaklar. Allahı anmak her şeyden önemlidir" meâlindeki âyette buyurulduğu gibi her ne kadar namaz onu kötülükten alıkoysa da, Allah'ı anmak daha üstündür. Çünkü o sırada namaz kılmak, insanın o yasağı hatırlamasının önüne geçer. En doğrusunu Allah bilir.
Sizin kendinize öfkenizden. Bu ilâhî beyan da iki mânaya gelir. Birincisi, "sizin birbirinize öfkenizden" mânasına gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir ayette meâlen şöyle buyurmaktadır: "Sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lånetler yağdıracaksınız". İkincisi de, herkes işlediği isyan ve küfürden dolayı kendine öfke duyacaktır. Yukarıdaki ilâhi beyan bu iki mânaya da gelebilir, çünkü insanları Allah'a itaatten, O'nun emir ve yasaklarına uymayı engelleyen bizzat insanın kendisi olabileceği gibi, bazan insanlar da birbirlerini engeller. Bundan dolayı bu beyan her iki mânaya da gelebilir. Cenâb- Hak bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin". Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın". Yani birbirinizi tehlikeye atmayın. Çünkü herkes bilir ki, akıl taşıyan bir insan kendini helâk etmez, tehlikeye de atmaz. Aynı şekilde kendine de selâm vermez. Az önce kaydettiğimiz âyetin zâhiri ise, bir insan içerde kimse olmadığı sırada eve girdiğinde kendi şahsına selâm vermesi mânasını da ifade etmektedir. Bu ilâhî beyan, insanın çok kızdığı sırada ve başka durumlarda kendini helâk etmesini yasaklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, bu edatın cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi ve inkarı ortadan kaldıran, "şüphesiz, muhakkak" anlamlarına gelen tekit (pekiştirme) edatı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın muhatabın zihnindeki tereddütleri silmek ve ardından gelecek olan ilahi hükmün, cezanın veya bilginin (mahşerdeki o sarsıcı nidanın) sarsılmaz bir gerçeklik olduğunu beyan etmek üzere cümlenin girişinde yer aldığını söyler.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin çoğul formda bir ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu ve kendisinden sonra gelecek olan cümleyi belirli bir gruba bağlayarak onları tanımladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu bağlacın sıradan bir kalabalığı değil; inkar eyleminde ortaklaşmış, aynı ahlaki ve ontolojik çöküşü (küfrü) paylaşan belirgin bir zihniyet kategorisini işaret ettiğini vurgular.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi, ilahi hakikatin ve apaçık delillerin üzerini kasten ve inatla örten kişilerin bu eylemine "küfür" adı verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın ve aklın onayladığı gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve reddetmek olarak tanımlar. "İnkar ettiler" (keferû) fiilinin, bilgisizlikten (cehalet) kaynaklanan masum bir hata olmadığını, ilahi davete karşı geliştirilen düşmanca ve nankörce bir reddediş durumu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman" kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Ayetteki "keferû" eyleminin, vahyin dönüştürücü gücüne karşı insanın kendi otonomisini (kibrini/istikbarını) koruma çabasıyla hakikate savaş açması, ilahi olanı sistemin dışına itmesi olduğunu tespit eder.
Yunâdevne (يُنَادَوْنَ)
İbn Fâris, "n-d-y" kökünün sözlükte "yüksek sesle çağırmak, seslenmek, nida etmek ve toplantı meclisi" anlamlarına geldiğini belirtir. Nida eyleminin, uzakta olan birine veya kalabalığa sesini duyurmak için şiddetli ve yüksek tonda bağırmak olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "çağrılırlar/kendilerine nida edilir" (yunâdevne) fiilinin meçhul (edilgen) yapısıyla kullanılmasının, hesap günündeki ilahi otoritenin ezici gücünü hissettirdiğini söyler. Cehennemdeki inkarcılara melekler tarafından yapılan bu şiddetli "nidanın", onların dünyadayken tıkadıkları kulaklarını (sağırlıklarını/vakr) parçalayacak kadar sarsıcı, kaçınılamaz ve mutlak bir yüzleştirme çağrısı olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki seslenme (nida) kavramını eskatolojik bir çaresizlik üzerinden okur. Dünyadayken peygamberin yumuşak davetine (dua) kibirle sağır taklidi yapanların, ahirette ateşin içindeyken o kulakları sağır eden kahredici "bağırışa/nidaya" (yunâdevne) muhatap olmalarındaki ontolojik ironiyi ve estetik adaleti ifade eder.
Lemaktu (لَمَقْتُ)
İbn Fâris, "m-k-t" kökünün sözlükte "bir şeye karşı şiddetli öfke duymak, iğrenmek, buğzetmek ve çirkinliğinden dolayı nefret etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Makt kelimesinin, sıradan bir kızgınlık değil, muhatabın ahlaki veya fiziksel iğrençliğinden kaynaklanan son derece derin ve tiksinti dolu bir düşmanlığı nitelediğini belirtir. Başındaki "lâm" (le) harfinin ise bu nefreti tekit ettiğini (pekiştirdiğini) kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "makt" kavramını, insanın çirkin bir eylemi veya günahı karşısında duyulan en ağır ve mutlak nefret olarak tanımlar. Allah'ın "makt" (şiddetli öfke/nefret) duymasının, O'nun zatında insani bir duygu patlaması değil, kötülüğe ve inkara karşı evrensel nizamın gösterdiği sarsılmaz ve yıkıcı ahlaki tepki (ilahi gazap) olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ilahi gazabın estetik ve ahlaki karşılığı olarak değerlendirir. "Makt" kelimesinin, müşriklerin dünyadayken işledikleri günahların (küfrün) varlık hiyerarşisinde yarattığı "ontolojik çirkinliğe" karşı, Allah'ın merhametini tamamen geri çekip onları mutlak bir değersizliğe ve iğrençliğe (tiksintiye) mahkum etmesi olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "şiddetle nefret etmek, iğrenmek" anlamındaki m-k-t kökünden mastar olduğunu; Kur'an terminolojisinde Allah'ın inkar edenlere, çirkin işler yapanlara karşı duyduğu en şiddetli gazabı ve onları rahmetinden tamamen uzaklaştırmasını ifade eden sert bir teolojik terim olduğunu aktarır.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün bulunduğunu, "ibadet edilen, sığınılan ve kudreti karşısında hayrete düşülen yegane varlık" anlamlarına geldiğini belirtir. İlah kelimesinin belirlilik takısı (el) almış hali olarak mutlak otorite sahibinin özel ismi olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin saf Arapça türetmelere dayanmakla birlikte, Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir tarihi bağ taşıdığını tartışır. Nefretin/öfkenin kaynağının "Allah" (maktullah) olarak belirlenmesinin, bu azabın arkasındaki gücün hiçbir fani otoriteyle kıyaslanamayacak kadar mutlak ve evrensel olduğunu gösterdiğini iddia eder.
Ekberu (أَكْبَرُ)
İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, hacimce veya yaşça büyük olmak, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki "ekber" kelimesinin, kıyas kabul etmez bir büyüklüğü ve şiddeti nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ekber sıfatının, iki durum arasındaki orantısız farkı göstermek için kullanıldığını söyler. "Allah'ın nefretinin daha büyük (ekber) olması" ifadesinin, insanın tahayyül sınırlarını aşan, ezici ve mutlak bir ilahi gazap seviyesini işaret ettiğini vurgular.
Min Maktikum (مِنْ مَقْتِكُمْ)
İbn Fâris, ayrılma/kıyaslama bildiren "min" (den/dan) edatı ile, "nefret/iğrenme" anlamındaki "makt" kelimesinin ve muhatapları işaret eden "kum" (sizin) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Sizin kendi nefretinizden" (min maktikum) kıyasının, cehennemdeki insanın psikolojik çöküşünü resmettiğini söyler. Ateşin içindeki insan, dünyada yaptığı ahmaklıkları ve inkarı hatırladıkça kendi nefsinden şiddetle iğrenir ve kendine lanet okur (makt); ancak ayet, Allah'ın o kişiye dünyadayken duyduğu nefretin, kişinin şu an kendine duyduğu o iğrenmeden çok daha devasa olduğunu bildirerek mutlak bir hüsran tablosu çizer.
Enfusekum (أَنْفُسَكُمْ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün "bir şeyin özü, hakikati, can ve varlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Nefs kelimesinin (çoğulu enfüs), insanın kendi varlığını, şuur merkezini ve zatını nitelediğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, nefs kavramını ahlaki otonomi ve yıkım bağlamında inceler. İnsanın "kendi nefsine/özüne nefret duyması" (maktikum enfusekum) durumunun, dünyadayken kendi egosunu (nefsini) ilahlaştıran ve kibre kapılan insanın; ahirette o çok değer verdiği egosunun aslında onun ebedi felaketi olduğunu anladığı anda yaşadığı varoluşsal iğrenme ve kendi kendini inkar (self-hatred) durumu olduğunu tespit eder.
İz (إِذْ)
İbn Fâris, geçmiş zamanda gerçekleşmiş bir olayı hatırlatmak, zamanını belirtmek ve nedenini açıklamak için kullanılan "o vakit, hani, o zaman" anlamlarına gelen bir zaman zarfı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iz" (o vakit) edatının, ahiretteki o korkunç nefretin ve azabın nedensiz olmadığını; sebebinin doğrudan doğruya dünyadaki o "spesifik ana/sürece" dayandığını göstererek ilahi adaletin gerekçesini (ta'lil) muhatabın yüzüne çarptığını söyler.
Tud'avne (تُدْعَوْنَ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, birinden bir şey talep etmek ve davet etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Edilgen (meçhul) formdaki "çağrılıyordunuz/davet ediliyordunuz" (tud'avne) eyleminin, muhataba doğru yöneltilen ısrarlı, şefkatli ve kurtuluşa yönelik bir teklifi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "davet edilme" eyleminin, peygamberler ve ilahi ayetler vasıtasıyla yapılan hidayet çağrısı olduğunu söyler. Ahiretteki o şiddetli bağırışın (yunâdevne/nida), dünyadaki bu yumuşak ve kurtarıcı davete (tud'avne/dua) icabet etmemenin mutlak ve sarsıcı bir karşılığı olduğunu vurgular.
İle'l Îmâni (إِلَى الْإِيمَانِ)
İbn Fâris, yönelme bildiren "ilâ" edatı ile "e-m-n" kökünden türeyen "îmân" kelimesinin birleşimi olduğunu belirtir. E-m-n kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, sükunet bulmak, emin olmak ve doğrulamak (tasdik)" anlamlarına geldiğini; imanın, kişinin ilahi hakikate güvenerek kalbini ona açması olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, imanın fıtratın bir tasdiki olduğunu söyler. "İmana çağrılmak" (tud'avne ile'l-îmâni) ifadesinin, insanı karanlıktan, şirkten ve anlamsızlıktan kurtarıp; evrendeki mutlak ontolojik güvene, barışa ve Allah'ın birliğini (tevhidi) kalben onaylamaya yönelik ilahi bir kurtuluş halatı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde iman kavramını inceler. İmanın sadece zihinsel bir kabul değil, insanın tüm varlığıyla yaratıcısına teslim olduğu ontolojik bir "güven ve sığınma" (security) alanı olduğunu; küfrün (inkarın) ise bu güvenli limanı reddederek varoluşsal bir korkuya ve yalnızlığa yelken açmak olduğunu tespit eder.
Fetekfurûne (فَتَكْفُرُونَ)
İbn Fâris, nedensellik ve hemen peşinden gelme bildiren "fa" bağlacı ile, "k-f-r" (örtmek, nankörlük etmek) kökünün muzari (geniş/şimdiki zaman) yapısından oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Siz ise hemen inkar ediyordunuz" (fetekfurûne) eyleminin başındaki "fa" edatının, muhatapların hidayet davetine karşı hiç düşünmeden, anında, inatçı ve kaba bir refleksle nankörlük ettiklerini gösterdiğini söyler. Davetin güzelliğine (iman), anında çirkin bir örtbas etme (küfür) ile karşılık vermelerinin, Allah'ın o büyük nefretini (makt) nasıl hak ettiklerinin en açık ispatı olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi dönemin sosyo-psikolojisi üzerinden değerlendirir. "Fetekfurûne" (anında inkar ediyordunuz) fiilinin, Mekke aristokrasisinin peygamberin davetini dinlemeye bile tahammül edemeyen, onu baştan önyargıyla reddeden, kendi ekonomik ve sınıfsal statülerini korumak için vahye karşı sergiledikleri o katı, küstah ve kesintisiz "kibirli muhalefet" tavrını (ilğav/boykot) resmettiğini ifade eder.
Yorum
Yorum