وَقِهِمُ السَّيِّـَٔاتِۜ وَمَنْ تَقِ السَّيِّـَٔاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümin 9, büyük kurtuluş, mümin suresi 9. ayet, mümin suresi, kötülüklerden koruma, rahmet, takva
-
"Onları kötü sonuçlardan koru. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş da budur."
Onları kötü sonuçlardan koru. Arşın çevresindekilerin Allah'tan, o insanları âhirette korku, endişe ve diğer azaplara maruz kalmak gibi kötü akıbetten korumasını talep etmiş olmaları mümkündür. Ayet-i kerime, onları dünyada şirk ve benzeri kötülüklerden korumasını istedikleri mânasına da gelebilir. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir meâlindeki ilahi beyan bu mânaya işaret etmektedir, yani sen dünyada kimi kötü sonuçlardan korumuşsan, o gün onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş da budur.
Yorumu Yorumla
-
Ve Kıhim (وَقِهِمُ)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün sözlükte "bir şeyi kendisine zarar verecek dış etkenlerden korumak, siper olmak, sakınmak ve kalkanla muhafaza etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf harfi "ve", emir kipi "kı" (koru) ve "him" (onları) zamirinin birleşiminden oluşan bu kelimenin, mutlak bir himaye ve güvenlik çemberine alınma talebini ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vikaye" kavramının sadece fiziksel bir koruma değil, ruhu ve bedeni eziyetten muhafaza etmek olduğunu söyler. Meleklerin "Onları koru" (kıhim) duasının, sadece günah işlemekten korunmayı değil, aynı zamanda işlenmiş günahların ahiretteki yakıcı sonuçlarından, azabın o doğrudan temasından sakındırılmayı (ilahi bir zırhı) talep etmek olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emir kipini ontolojik bir kalkan talebi olarak değerlendirir. Meleklerin yeryüzündeki müminler için "kıhim" (onları koru) diyerek yalvarmalarının; insanın tek başına kendi ameliyle kâinattaki kötülüklerden ve hesap gününün dehşetinden kurtulamayacağını, mutlaka ilahi şefkatin aktif ve sarsılmaz "kalkanına/vikayesine" muhtaç olduğunu ifade eder.
es-Seyyiât (السَّيِّئَاتِ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte "çirkinlik, kötülük, insanı üzen, rahatsız eden ve ona acı veren şey" anlamlarına geldiğini belirtir. Seyyie kelimesinin (çoğulu seyyiât), insanın doğasına, aklına ve evrensel ilahi yasaya aykırı düşen yıkıcı, zararlı ve çirkin eylemleri (ve bunların neticelerini) kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "sû'" (kötülük) kavramının insanın bedenine, ruhuna veya ahiretine zarar veren her türlü çirkin durum olduğunu söyler. Meleklerin "Onları seyyiâttan (kötülüklerden) koru" duasındaki bu kelimenin, hem dünyada işlenen çirkin günahları hem de bu günahların ahiretteki elem verici (kötü/seyyie) cezalarını kapsayan geniş ve eskatolojik bir terim olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "seyyie" (kötülük) kavramını "hasene" (iyilik/güzellik) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. Seyyiâtın, evrenin ahlaki ve ontolojik uyumunu bozan (fesat çıkaran) karanlık eylemler olduğunu; ahiretteki cezanın da bu dünyevi kötülüklerin (seyyiâtın) yapısal olarak başka bir forma dönüşmüş hali olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki kötülük kavramını varoluşsal bir çirkinlik (estetik yıkım) olarak değerlendirir. Seyyiât kelimesinin salt bir kanuni suç (cürüm) değil, insanın kendi fıtratındaki güzelliği tahrip etmesi, yaratılışın yüzünde bir leke (çirkinlik) oluşturması olduğunu; meleklerin müminleri bu "estetik ve ahlaki çirkinlikten" koruması için yalvardıklarını ifade eder.
Ve Men (وَمَنْ)
İbn Fâris, "ve" (atıf) bağlacı ile akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan, burada şart (koşul) bildiren "kim/her kim" anlamındaki "men" edatının birleşimi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "men" şart edatının, duanın peşinden evrensel ve şaşmaz bir ilahi kanunu (sünnetullahı) beyan etmek üzere cümlenin gidişatını kuralcı bir formüle dönüştürdüğünü söyler.
Tekı (تَقِ)
İbn Fâris, ayetin başındaki "kıhim" fiiliyle aynı kökten (v-k-y) türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) şart fiili olduğunu belirtir. "Kimi korursan/kalkan olursan" anlamında eylemin ilahi failini işaret ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Kimi kötülüklerden korursan" (men tekı) fiilinin, kurtuluşun insanın kendi zekasına veya sadece kendi ameline bağlı olmadığını itiraf eden bir makam olduğunu söyler. Hakiki koruyuculuğun (vikayenin) ancak Allah'ın iradesiyle ve müdahalesiyle gerçekleşebileceğini vurgular.
es-Seyyiâti (السَّيِّئَاتِ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünden çirkinlikler, günahlar ve cezalar anlamına gelen çoğul kelimedir. Cümlede korumanın (vikaye) neye karşı yapılacağını, yani hedefini belirtir.
Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)
İbn Fâris, "y-v-m" (zaman dilimi, gün) kelimesi ile "iz" (o vakit, o an) zarfının birleşiminden oluştuğunu; geçmiş veya gelecekteki belirli, işaret edilmiş, dehşetli bir ana (o güne) dikkat çektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "O gün" (yevmeizin) zarfının, muhatabın zihnini birdenbire şu anki biyolojik dünyadan kopararak doğrudan eskatolojik sahneye (hesap gününe) fırlattığını söyler. Dünyadaki tüm sahte kalkanların, zenginliklerin ve otoritelerin çöktüğü; ilahi koruma (vikaye) dışında hiçbir sığınağın kalmadığı o mutlak çaresizlik anını vurgular.
Fe Kad (فَقَدْ)
İbn Fâris, nedensellik ve kesin bir sonuç bildiren "fa" bağlacı ile, mazi (geçmiş zaman) fiilinin başına geldiğinde eylemin şüphesiz bir şekilde gerçekleştiğini, mühürlendiğini bildiren "kad" (muhakkak ki, andolsun) edatının birleşimi olduğunu kaydeder.
Rahimtehu (رَحِمْتَهُ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün sözlükte "şefkat, acıma, incelik ve merhamet" anlamlarına geldiğini belirtir. "Ona merhamet etmişsindir" (rahimtehu) fiilinin, ilahi şefkatin doğrudan o kişiye temas etmesini ve onu kuşatmasını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını "birine iyilik etmeyi ve ihsanda bulunmayı gerektiren kalp inceliği" olarak tanımlar. Meleklerin kurduğu bu mantık silsilesinde; hesap gününde günahların yakıcı sonuçlarından (seyyiâttan) korunmanın sıradan bir olay değil, bizzat ilahi merhametin ta kendisi (mutlak tecellisi) olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "merhamet etmek, acımak, lütufta bulunmak" anlamındaki r-h-m kökünden türediğini; İslami akaidde insanın ahirette kurtuluşunun ancak Allah'ın mutlak ve ebedi rahmetiyle (rahimtehu) mümkün olabileceğini ifade eden merkezi bir terim olduğunu aktarır.
Ve Zâlike (وَذَٰلِكَ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile uzağı işaret eden "zâlike" (işte bu/şu) zamirinin birleşiminden oluştuğunu; azaptan korunup rahmete ulaşma makamının ne kadar yüce ve erişilmesi zor bir mertebe olduğuna (uzağı işaret ederek) dikkat çektiğini belirtir.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (o) zamiridir. Ancak burada mübteda ile haber arasına girerek "fasıl zamiri" (zamir-i fasl) görevini üstlendiğini ve cümleye "ancak, sadece, ta kendisi" anlamında bir tekel (hasr) ve vurgu kattığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "İşte o (huve)" vurgusunun, dünyadaki zenginlik, iktidar veya şöhret gibi geçici başarıları sıfırladığını; asıl ve tek kurtuluşun sadece bu ilahi koruma olduğunu sarsılmaz bir dille ilan ettiğini söyler.
el-Fevzu (الْفَوْزُ)
İbn Fâris, "f-v-z" kökünün sözlükte "kurtulmak, güvenliğe ulaşmak, tehlikeden kaçıp sıyrılmak ve arzulanan nimete kavuşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Fevz kelimesinin, mutlak bir yıkımın kıyısından dönerek selamete ve zafere ulaşma eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fevz kavramının Kur'an'da "şerri (kötülüğü/azabı) defedip, hayrı (cenneti/rahmeti) elde etmek" şeklindeki o muazzam iki aşamalı kurtuluşu anlattığını söyler. Hüsranın (ziyanın) tam zıddı olarak, insanın varoluşsal kumarını kazanmasını ve ebedi güvenliğe erişmesini vurgular.
Toshihiko Izutsu, fevz kelimesini Kur'an'ın eskatolojik zafer terminolojisinin zirvesi olarak inceler. Dünyevi başarıların (zenginlik/asabiyet) Kur'an tarafından hiçbir zaman "fevz" (kurtuluş) olarak isimlendirilmediğini; bu kelimenin sadece ahirette cehennemden azat edilip ilahi rahmete (cennete) kabul edilmeyi niteleyen, uhrevi ve mutlak bir ontolojik zafer (triumph) kavramı olduğunu tespit eder.
el-Azîmu (الْعَظِيمُ)
İbn Fâris, "a-z-m" kökünün sözlükte "kemik, bir şeyin iskeleti, büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Azîm sıfatının, hacimsel bir büyüklükten ziyade; insanın idrak ve tahayyül sınırlarını aşan, ihtişamlı, ezici ve mutlak büyüklüğü nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, azîm kavramının sıradan bir büyük ("kebîr") olmadığını, kadrini ve kıymetini kavramaya beşeri aklın yetmediği devasa durumları anlattığını söyler. "Büyük kurtuluş" (el-fevzu'l-azîm) tamlamasının, cehennemden korunup rahmete ulaşmanın basit bir kâr-zarar hesabı değil, evrendeki en ihtişamlı, en görkemli ve en akıl almaz varoluşsal ödül olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "büyük kurtuluş/zafer" tamlamasını Mekke döneminin değer yargılarına yönelik bir devrim olarak değerlendirir. Müşriklerin büyük zafer (fevz) olarak kervanların kazancını, kabile savaşlarındaki galibiyetleri veya siyasi mevkileri (Darunnedve'yi) görmelerine karşılık; Kur'an'ın "Azîm (Büyük) olan fevz (zafer) ancak Allah'ın azabından korunmaktır" diyerek, toplumun "başarı ve kurtuluş" algısını yeryüzünden ahirete taşıyan sarsıcı bir teolojik inşa yaptığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla