Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 5. Ayet

    كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْاَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْۖ وَهَمَّتْ كُلُّ اُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَاَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keżżebet kablehum kavmu nûhin vel-ahzâbu min ba’dihim(s) ve hemmet kullu ummetin birasûlihim liye/ḣużûh(u)(s) ve câdelû bilbâtili liyudhidû bihi-lhakka feeḣażtuhum(s) fekeyfe kâne ‘ikâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlardan önce Nûh'un kavmiyle bunların ardından gelen çeşitli topluluklar da ilâhî gerçeği yalanlamış, her topluluk kendi peygamberlerini yakalayıp etkisiz hale getirmeye kalkışmış, asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi; sonunda onların yakalarına yapıştım. Nasılmış benim cezalandırmam, gördüler!"

      Onlardan önce Nûh'un kavmiyle bunların ardından gelen çeşitli topluluklar da ilâhî gerçeği yalanlamışlardı. Cenâb-ı Hak bu beyanı, kavminin kendisini inkâr etmelerinden ve asılsız iddialarla ona karşı mücadele etmelerinden dolayı Resûlullah'ın (s.a.) sabretmesi için belirtmiştir. Yani Allah şunu söylemektedir: Milleti tarafından ilk defa yalanlanan ve asılsız iddialarla ilk defa kendisiyle mücadele edilen peygamber sen değilsin. Senden önceki ümmetler de peygamberlerini inkâr etmiş ve asılsız iddialarla onlara karşı mücadele etmişler, ama onlar buna sabır göstermişlerdi. Onlar sabrettikleri gibi, sen de kavminin seni inkâr etmesine ve asılsız iddialara dayanarak seninle mücadele etmelerine karşı sabır göster. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: "Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret". Allah Teâlânın, Her topluluk kendi peygamberlerini yakalayıp etkisiz hale getirmeye kalkışmış, asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi meâlindeki ilahi kelamında kastettiği anlam da budur; her ümmet burada belirtilen tavırları kendi peygamberine uygulamıştır. Ancak Cenâb-ı Hak, o kafirlerin peygamberlerini öldürmelerinden ve asılsız iddialarla giriştikleri mücadelelerden elçilerini lütfuyla korumuştur. Bu da onların peygamber olduklarını gösteren delillerden biridir. Kâfirler sayıca kalabalık, peygamberlerin ise yardımcıları ve koruyucuları yokken Allah, onların peygamberlere yapmak istedikleri kötülüklerden elçilerini korumuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonunda onların yakalarına yapıştım. Nasılmış benim cezalandırmam, gördüler! Yani benim cezalandırmam nasılmış gördüler mi? Peygamberlerin, başlarına geleceğini haber verdikleri ilâhî cezaların hak olduğunu görmediler mi? Yahut o cezaların can yakıcı ve çok şiddetli olduğunu görmediler mi? En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kezzebet (كَذَّبَتْ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğrunun (sıdk) ve gerçeğin zıddı olarak yalan söylemek, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'îl babındaki "tekzib" (kezzebet/yalanladı) eyleminin, sunulan açık bir delili veya haberi kasıtlı olarak asılsız saymak, reddetmek ve yalanlamak olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, tekzib eylemini, aklın ve vicdanın onayladığı bir gerçeği sırf inat, kibir veya dünya menfaati uğruna geçersiz kılma çabası olarak tanımlar. "Yalanladılar" fiilinin, peygamberin şahsına yönelik basit bir güvensizlik değil, onun getirdiği ilahi mesajı varoluşsal bir tehdit olarak görüp onu sistematik şekilde yalanlama ve itibarsızlaştırma kampanyası olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "tekzib" kavramını "tasdik" (onaylama/iman) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. Hakikati yalanlama eyleminin (kezzebet), küfrün içsel bir inançsızlıktan çıkıp dış dünyaya yansıyan eylemsel ve saldırgan (aktif) dışavurumu olduğunu tespit eder.

        Kablehum (قَبْلَهُمْ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "yönelmek, ön taraf, karşılama ve zaman/mekân olarak bir şeyden önce olmak" anlamlarına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "onlardan önce" (kablehum) zarfının, Mekke müşriklerinin inkar pratiklerinin tarihsel bir köksüzlük veya yeni bir icat olmadığını; aksine, bu yalanlama eyleminin tarihin derinliklerindeki diğer sapkın kavimlerin (Nuh kavmi gibi) başlattığı uzun ve karanlık bir "inkar geleneğinin" devamı olduğunu gösterdiğini söyler.

        Kavmu (قَوْمُ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi yürütmek ve ayakta tutmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kavm kelimesinin, aynı soydan gelen, birlikte hareket eden, savaşta veya barışta birbirine destek olup "birlikte ayağa kalkan" toplulukları nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavim kavramının aslında bir topluluğun erkeklerini ifade ettiğini, ancak geniş manada aynı dili konuşan, aynı inancı paylaşan veya aynı atadan gelen milletler için kullanıldığını söyler. Peygambere karşı çıkan zihniyetin bireysel olmadığını, "kavim" bazında örgütlü ve kolektif bir direniş (asabiyet) sergilediklerini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kavim kelimesini sosyolojik bir aidiyet ve asabiyet (kabilecilik) kavramı üzerinden değerlendirir. Nuh'un "kavminin" yalanlamasının, peygamberin tebliğinin kabilenin kurulu düzenini, hiyerarşisini ve putperest değer yargılarını kökünden sarstığı için, kabilenin (kavmin) kendi bekasını korumak adına hakikati topyekûn reddetmesi olduğunu ifade eder.

        Nûhın (نُوحٍ)

        İbn Fâris, "n-v-h" kökünün "ağlamak, feryat etmek ve yüksek sesle yas tutmak" anlamına geldiğini belirtir. Ancak "Nuh" isminin saf Arapça bir kökten türemekten ziyade, yabancı dilden (Süryanice/İbranice) Arapçaya geçmiş özel bir isim (alem) olma ihtimalinin daha güçlü olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, Nuh isminin İbranice "Noah" kelimesinden Arapçaya geçtiğini ve "rahatlık, dinlenme" anlamına geldiğini tartışır. Kur'an'ın bu köklü Ortadoğu peygamberini, kendinden sonraki tüm inkar eden kavimlere (Ad, Semud vb.) verilecek ilahi cezanın en sarsıcı başlangıç arketipi (tufan) olarak kıssaların merkezine yerleştirdiğini iddia eder.

        Gabriel Said Reynolds, Nuh kıssasını Geç Antik Çağ edebiyatı bağlamında inceler. Kur'an'ın Nuh ismini, sadece tarihi bir figür olarak değil; hakikati tebliğ edip kavmi tarafından alaya alınan, reddedilen ve nihayetinde ilahi adaletle (tufanla) kurtarılan "ilk büyük uyarıcı peygamber" modeli olarak, Hz. Muhammed'in mücadelesine tarihsel bir emsal olarak sunduğunu belirtir.

        Ve'l Ahzâbu (وَالْأَحْزَابُ)

        İbn Fâris, "h-z-b" kökünün sözlükte "bir grup insanın belirli bir amaç uğruna toplanması, bölük, fırka, kısım ve silahlı birlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hizip kelimesinin (çoğulu ahzâb), aynı inanç, ideoloji veya menfaat etrafında kenetlenmiş, diğerlerine karşı katı bir cephe oluşturmuş sert örgütlenmeleri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahzâb" (hizipler/gruplar) kavramının, peygamberlere karşı muhalefet etmek üzere farklı kabilelerin veya farklı inanç gruplarının kendi aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakarak oluşturdukları "birleşik küfür cephesini" ifade ettiğini söyler. Nuh kavminden sonraki hiziplerin, peygamberleri yalanlama konusunda ortak bir tarihsel refleks geliştirdiklerini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyo-politik yapısı üzerinden okur. "Ahzâb" kelimesinin, Mekke müşriklerinin Kur'an'a karşı tek başlarına baş edemedikleri noktada diğer Arap kabileleriyle ve hatta Medine'deki Yahudilerle ittifaklar kurarak oluşturdukları muhalefet blokunun tarihsel prototipini (Ad, Semud, Firavun vb.) yansıttığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "topluluk, bölük" anlamındaki h-z-b kökünden geldiğini; Kur'an terminolojisinde hak dine ve peygamberlere karşı düşmanlıkta birleşen, küfür ve inkar temelinde örgütlenmiş tarihsel toplulukları ve ittifakları anlatan bir kavram olduğunu aktarır.

        Min Ba'dihim (مِنْ بَعْدِِهِمْ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "öncesi olmanın zıddı olarak sonra gelmek, ardından olmak ve geride kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zaman zarfı olarak, bir sürecin bitip yenisinin başlamasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "onlardan sonra" (min ba'dihim) ifadesinin, peygamberleri yalanlama (tekzib) eyleminin tekil bir vaka olmadığını, nesilden nesile aktarılan, her gelen kavmin (hizbin) bir öncekinden miras aldığı kronolojik ve kesintisiz bir sapkınlık (inkar) zinciri olduğunu gösterdiğini söyler.

        Ve Hemmet (وَهَمَّتْ)

        İbn Fâris, "h-m-m" kökünün sözlükte "bir şeye niyetlenmek, azmetmek, içte kaynayan ve eyleme dönüşmek üzere olan şiddetli düşünce, kastetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Hemm eyleminin, sıradan bir düşünceden ziyade, karar verilmiş ve fiiliyata dökülmesi an meselesi olan güçlü bir irade beyanı olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, hemm kavramını "bir işi planlayıp eyleme geçme aşamasına gelmek" olarak tanımlar. Her ümmetin kendi peygamberine karşı "hemm" etmesinin (yeltenmesinin/kastetmesinin), onların sadece sözlü bir inkarla yetinmediklerini; peygamberleri yok etmek, hapsetmek veya onlara zarar vermek için örgütlü ve fiili bir suikast/kumpas niyetine girdiklerini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili insanın yıkıcı iradesi (şiddet psikolojisi) üzerinden değerlendirir. Hakikati sözle (cedel) alt edemeyen inkarcı zihnin, çaresizlik içinde şiddete başvurma ve hakikatin taşıyıcısını (peygamberi) fiziksel olarak ortadan kaldırmaya "yeltenme/azmetme" (hemmet) aşamasına geçmesinin, küfrün kaçınılmaz ontolojik kudurganlığı olduğunu ifade eder.

        Kullu (كُلُّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünden gelen "küll" (her, bütün, tamamı) kelimesinin, istisnasız bir kapsayıcılığı ve bütünlüğü ifade ettiğini belirtir.

        Ummetin (أُمَّةٍ)

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, kastetmek, öne düşmek ve liderlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ümmet kelimesinin, aynı inanç, aynı peygamber veya aynı zaman/mekan etrafında toplanarak ortak bir gayeye yönelen insan topluluğu olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ümmet kavramının, kavim (soy) kavramından daha geniş ve ideolojik bir birlikteliği ifade ettiğini söyler. Her bir peygamberin gönderildiği topluluğun (ümmetin), kendi aralarında ne kadar farklılaşırlarsa farklılaşsınlar, peygamberi yalanlamak ve ona zarar vermek (hemm) konusunda ortak bir "küfür ümmeti" refleksi gösterdiklerini vurgular.

        Angelika Neuwirth, Mekke surelerindeki "ümmet" kavramını Geç Antik Çağ'ın dini topluluk yapısı (cemaat/ecclesia) üzerinden okur. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak insanlık tarihini soy veya kabile temeline göre değil, peygamberler etrafında şekillenen teolojik tepkilere (iman veya inkar cemaatlerine) göre yeniden kategorize ettiğini ifade eder.

        Bi Rasûlihim (بِرَسُولِهِمْ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe ve bir amaca mebni olarak göndermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Resul kelimesinin, ilahi bir mesajı (risaleti) insanlara iletmek üzere bizzat Allah tarafından yetkilendirilmiş elçi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, resul kavramının sıradan bir haber taşıyıcı olmaktan öte, elçiliğini yaptığı makamın (Allah'ın) otoritesini temsil ettiğini söyler. Her ümmetin "kendi elçisine" (resulüne) kastetmesinin, aslında doğrudan doğruya o elçiyi gönderen aşkın otoriteye (Allah'a) savaş açmak ve O'nun yeryüzündeki müdahalesini koparıp atmak anlamına geldiğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Ortadoğu'nun Sami dillerindeki dini literatürle akraba olduğunu tartışır. Süryanice ve Aramicedeki "şeliha/rasula" (gönderilmiş olan/elçi) kelimesiyle aynı teolojik işlevi gören bu terimin, Kur'an'da peygamberlik kurumunu ardışık ve evrensel bir "elçiler zinciri" olarak sistemleştirdiğini iddia eder.

        Li Ye'huzûhu (لِيَأْخُذُوهُ)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte "bir şeyi eliyle tutmak, almak, kıskıvrak yakalamak, hapsetmek ve esir etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu fiilin, muhatabı etkisiz hale getirecek şiddetli ve fiziki bir müdahaleyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yakalamak/ele geçirmek için" (li ye'huzûhu) eyleminin, niyetin (hemm) somut amacını gösterdiğini söyler. İnkarcıların peygamberleri yakalamaktan kasıtlarının onları susturmak, zindana atmak, işkence etmek veya öldürmek suretiyle hakikatin sesini fiziksel kaba kuvvetle kısmak olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu fiziksel şiddet fiilini ontolojik bir bağlamda okur. Hakikati (vahyi) argümanla çürütemeyen zihnin, o hakikati taşıyan bedeni (peygamberi) "yakalayarak/boğarak" (ahz) yok etme girişiminin; zorbalığın, iflas etmiş bir aklın ve bastırılmış bir çaresizliğin en tipik varoluşsal göstergesi olduğunu ifade eder.

        Ve Câdelû (وَجَادَلُوا)

        İbn Fâris, "c-d-l" kökünün sözlükte "ipi çok sıkı örmek, bükmek ve birini yere sermek için güreşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Cedel kelimesinin, fikri bir tartışmada gerçeği bulmaktan ziyade, laf cambazlığıyla karşı tarafı alt edip yere sermek amacıyla yapılan inatçı polemikleri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cedel eyleminin (mücadele ettiler), peygamberleri fiziksel olarak yok etme planlarına (hemm/ahz) eşlik eden psikolojik ve retorik (söylemsel) bir savaş olduğunu söyler. Hakikati bağlamından kopararak (bükerek) safsata üretmek ve avam halkı peygambere karşı kışkırtmak için yapılan yıkıcı bir tartışma biçimi olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde "cedel" kavramını beşeri aklın kibri üzerinden inceler. Vahyin mutlak ve yatıştırıcı hakikatine karşı müşrik aklın "mücadele etmesi"nin (câdelû), gerçeği laf kalabalığında boğmak ve kendi putperest/seküler düzenini korumak için kullandığı sofistike bir karşı-iletişim stratejisi olduğunu tespit eder.

        Bi'l Bâtıli (بِالْبَاطِلِ)

        İbn Fâris, "b-t-l" kökünün sözlükte "boşa gitmek, anlamsızlaşmak, çürümek, asılsız olmak ve gerçekliğin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bâtıl kelimesinin, temeli olmayan, tutarsız, yok olmaya mahkum her türlü sahte inancı ve sözü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bâtıl kavramını "ontolojik gerçekliği olmayan, aklın ve vahyin karşısında tutunamayan illüzyon" olarak tanımlar. "Bâtıl ile mücadele ettiler" ifadesinin, müşriklerin tartışırken kullandıkları argümanların (iftiraların, atalarının dinine sığınmalarının) hiçbir nesnel veya teolojik gerçekliğinin olmadığını, bütünüyle sahte ve uydurma mazeretlere dayandığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "bâtıl" kavramını "hak" kavramının mutlak ontolojik ve epistemolojik zıddı olarak inceler. Hakikat sarsılmaz ve kalıcı (sabit) iken, bâtılın özü itibarıyla "yokluğa ve hiçliğe" ait olduğunu; dolayısıyla cedel silahı olarak bâtılın seçilmesinin, inkarcının aslında boşlukla savaştığını gösterdiğini tespit eder.

        Li Yudhıdû (لِيُدْحِضُوا)

        İbn Fâris, "d-h-d" kökünün sözlükte "ayağı kaymak, düşmek, boşa çıkmak, geçersiz olmak ve çürümek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "idhad" eyleminin, bir delili çürütmek, iptal etmek ve karşı tarafın savunduğu gerçeğin ayağını kaydırıp onu devirmek anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (ortadan kaldırmak/çürütmek için) cedel eyleminin asıl karanlık gayesini (niyetini) ifşa ettiğini söyler. Müşriklerin bâtıl argümanlar üretmesinin amacının gerçeği aramak değil, tam aksine hakikatin (vahyin/tevhidin) toplumdaki meşruiyetini sıfırlamak, delillerini çürütmek ve hakikatin ayağını kaydırıp (yudhıdû) onu geçersiz kılmak olduğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), dildeki bu kinayeli ve bedensel eylemin edebi tasvir gücünü analiz eder. Kur'an'ın "yudhıdû" (ayağını kaydırmak) fiiliyle müthiş bir istiare (metafor) yaptığını; bâtılı savunanların sanki güreş minderinde hakikati itip kakarak onun "ayağını kaydırmaya" ve onu yere sermeye çalıştıklarını; metnin bu kelimeyle fikri tartışmayı adeta fiziksel bir boğuşma sahnesi gibi resmettiğini ifade eder.

        Bihi'l Hakka (بِهِ الْحَقَّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "bir şeyin doğru, sabit, değişmez ve gerçek olması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hak kelimesinin, varlığı kendinden olan, sarsılmaz, inkâr edilemez ve her türlü kuşkuya galip gelen mutlak gerçekliği (ve Allah'ın zatını) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Hak" kavramının peygamberlerin getirdiği mutlak tevhidi, vahyi ve evrensel nizamı temsil ettiğini söyler. Bâtıl ile "Hakkı" çürütmeye çalışmanın ontolojik bir çelişki olduğunu; köksüz olanın (bâtılın), kökü ezelde ve ebedde olanı (hakkı) devirmeye çalışmasının başarısızlığa mahkum trajik bir girişim olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "gerçek ve sabit olmak" anlamındaki h-k-k kökünden türediğini; Kur'an'da Allah'ın bizzat kendisine, vahyine, dinine ve peygamberlerin getirdiği değişmez doğrulara "Hak" denildiğini, bunun bâtılın zıddı olan temel değer ve bilgi kaynağı olduğunu aktarır.

        Fe Ehaztuhum (فَأَخَذْتُهُمْ)

        İbn Fâris, nedensellik bildiren "fa" bağlacı ile "e-h-z" (almak, kıskıvrak yakalamak) kökünün birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu eylemin, ayetin başındaki müşriklerin peygamberi yakalama girişimine (li ye'huzûhu) cevap olarak aynı kökten getirildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Derken Ben de onları yakaladım" fiilinin, ilahi adaletin ve ilahi müdahalenin aniliğini gösterdiğini söyler. Onlar peygamberi zayıf görüp yakalamak isterken, mutlak gücün (Allah'ın) onları ansızın azapla ve helakla kıskıvrak "yakaladığını" (ehaztuhum); ilahi cezanın kaçılamaz bir kilitlenme hali olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir misilleme ve adaletin tecellisi olarak değerlendirir. İnkarcıların zorbalığına (hemm ve ahz) karşı Allah'ın aynı dilden (ahz) cevap vermesinin; insanın yeryüzündeki kibrinin ve ektiği şiddet tohumunun, ilahi adalet terazisinde anında kendi boynuna dolanan bir helak (yakalanma) faturasına dönüştüğünü ifade eder.

        Fe Keyfe (فَكَيْفَ)

        İbn Fâris, "fa" bağlacı ile durum ve nasıllık bildiren soru edatı "keyfe"nin (nasıl) birleşimi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Nasıl oldu?" (fe keyfe) sorusunun muhataptan bir cevap beklemek için değil; ilahi cezanın şiddetine dikkat çekmek, o kavimlerin yıkıntılarından ibret alınmasını sağlamak ve mevcut inkarcıları (Mekkelileri) ürpertmek amacıyla sorulmuş sarsıcı bir retorik (istifham-ı takrirî) soru olduğunu söyler.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek, oluşmak ve olmak" anlamlarına geldiğini, eylemin (cezanın) fiilen ve mutlak şekilde gerçekleştiğini bildirdiğini kaydeder.

        Ikâbi (عِقَابِ)

        İbn Fâris, "a-k-b" kökünün temel anlamının "ökçe, topuk, birinin hemen ardından gelmek ve izlemek" olduğunu tespit eder. Ceza anlamına gelen "ikab" kelimesinin, işlenen bir suçun/günahın peşini bırakmayıp kişinin ardına düşmesi ve onun mutlak mantıksal sonucunun tahakkuk etmesi sebebiyle bu kökten türetildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ikab kelimesinin rastgele veya intikamcı bir işkence olmadığını söyler. İkabın, kötülüğün (peygamberi yakalamaya yeltenmenin ve bâtılla cedelleşmenin) ardından gelen, bizzat failin kendi eylemiyle hak ettiği yasal ve ontolojik karşılık (ceza) olduğunu; "Benim cezam (ikabım) nasılmış!" sorusunun bu adaletin yıkıcı gerçekliğini ifade ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ikab kavramını tarihsel uyarı bağlamında inceler. Ayetin sonundaki bu vurucu kelimenin (ikab/cezam), Hz. Peygamber'e karşı tıpkı geçmiş kavimler gibi muhalefet eden, cedel yapan ve ona suikast planlayan (Darunnedve) Kureyşlilere yönelik doğrudan ve çok şiddetli bir ilahi ihtar olduğunu; Nuh, Ad ve Semud'un peşine takılan o yıkıcı "ikabın" onların da kapısında beklediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ardından gelmek" anlamındaki a-k-b kökünden türediğini; dini terminolojide isyan, inkar ve günahların tam karşılığı olarak dünyada toplumların helak edilmesi veya ahirette verilen ilahi yaptırımı, adalet uygulamasını ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X