غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümin suresi 3. ayet, mümin suresi, tevbe kabul edici, lütuf sahibi, mümin 3, çetin azap, bağışlayıcı, dönüş, tevhid, ilah, tevbe, mağfiret
-
"Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, hem cezalandırması şiddetli hem lütfu bol olan Allah'ın katındandır. O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş yalnız O'nadır."
Günahı bağışlayan. Bu beyan iki mánaya gelir. Birincisi, günahtan yüz çeviren anlamına gelir; bu, özellikle müminler hakkındadır. İkincisi, günahları örten mânasına gelir; bu da kâfir ve mümin herkes hakkında mümkün olan bir haldir. Çünkü Allah dünyada mümin ve kafir herkesin günahını örter ve onları rezil etmez. Fakat özellikle âhirette müminin günahlarından yüz çevirir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Tövbeyi kabul eden. Cenâb- Hak burada, günahlar çok ve büyük olsa da yapılan tövbeyi kabul edeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ebû Avsece şöyle dedi: Tevb (التَّوْب) kelimesi tevbenin çoğuludur. Cezalandırması şiddetli sözü de, tövbe etmeyenler hakkındadır. Lütfu bol meâlindeki "zit-tavl (ذِي الطَّوْلِ)" kelimesine Ebû Avsece, güç ve kudret sahibi anlamını verdi. İbn Kuteybe ise lütuf sahibi mânasını verdi. Lütfeyle anlamına gelmek üzere "tul aleyye bi-rahmetike (طُلْ عَلَىَّ بِرَحْمَتِكَ)" denilir. Bu kelimeye varlıklı ve zengin mânası da verilmiştir. Nimetler sahibi de denilmiştir. Bunların hepsi de birbirine yakın mânalardır.
O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş yalnız O'nadır. Cenâb-ı Hak bu ayette zatının yegâne ilâh olduğunu beyan etmekte ve yaratılmışların âhirette kendisine döneceklerini, onlara yaptıklarının karşılığını vereceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ğâfiri (غَافِرِ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve onu dış etkenlerden korumak" anlamlarına geldiğini belirtir. Savaşta başı koruyan miğfere (miğfer) bu kökten dolayı bu ismin verildiğini hatırlatan müellif, Allah'ın kulunun günahlarını örtüp onu azaptan korumasına "mağfiret" denildiğini; "Ğâfir" isminin ism-i fâil (etken sıfat) olarak bu örtme ve koruma eylemini sürekli yapan makamı nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ğufrân (bağışlama) eylemini salt bir görmezden gelme veya unutma değil, ilahi bir koruma kalkanı olarak tanımlar. Allah'ın "Ğâfir" olmasının, günahların ahiretteki yakıcı sonuçlarını iptal etmesi ve o günahları sahibini rezil etmeyecek şekilde ontolojik bir örtüyle kapatması olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Ğâfir ismini Kur'an'ın ilahi adalet ve rahmet teolojisinde inceler. İnsanın ontolojik olarak eksik ve günaha meyilli bir varlık olduğunu; ancak Ğâfir sıfatının, kulun tevbesine karşılık olarak onun varoluşsal "kirliliğini" (günahını) silen, onu arındıran aktif ve dönüştürücü bir ilahi müdahale olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek, korumak" anlamındaki ğ-f-r kökünden türeyen ism-i fâil olduğunu; Allah'ın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) biri olarak, kullarının günahlarını ne kadar çok olursa olsun bağışlayan ve onları cezalandırmaktan vazgeçen makamı ifade ettiğini aktarır.
ez-Zenbi (الذَّنْبِ)
İbn Fâris, "z-n-b" kökünün sözlükte "arka taraf, kuyruk, bir şeyin peşinden gelmek ve bir eylemin sonucu" anlamlarına geldiğini tespit eder. İnsanın işlediği kötü eyleme "zenb" (günah) denilmesinin sebebinin, o eylemin yakıcı sonucunun ve cezasının tıpkı bir kuyruk gibi kişinin peşinden ayrılmamasından ve onu izlemesinden kaynaklandığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zenb kavramını diğer günah isimlerinden ayırarak değerlendirir. Zenb kelimesinin, mutlak surette akıbeti (sonucu) kötü olan, faturası kişinin arkasından gelen ve ilahi cezayı gerektiren eylemleri nitelediğini söyler. Allah'ın "Ğâfiru'z-zenb" (günahı örten/bağışlayan) olmasının, insanın peşine takılan o yıkıcı "sonucu/kuyruğu" kesip atması ve kulu o ağır yükten kurtarması olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, zenb kelimesini insanın dünyadaki ahlaki yükü bağlamında inceler. Günahın (zenb) kişinin ruhuna asılı kalan, onun ontolojik özgürlüğünü kısıtlayan karanlık bir "kuyruk/yük" olduğunu; Allah'ın bu günahı bağışlamasının, insanı geçmişin prangalarından kurtaran varoluşsal bir özgürleştirme eylemi olduğunu ifade eder.
ve Kâbili (وَقَابِلِ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "yönelmek, ön taraf, yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve almak" anlamlarına geldiğini belirtir. Kabul kelimesinin, kişinin kendisine doğru gelen bir şeyi kendi rızasıyla, isteyerek ve hoşnutlukla "alması/karşılaması" olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Kâbil" (kabul eden) ism-i fâilinin, sıradan bir alma eylemi değil, bir teveccüh (yöneliş) olduğunu söyler. Kulun samimiyetle yaptığı dönüşü (tevbeyi), Allah'ın geri çevirmeyip lütfuyla, rahmetiyle ve bizzat kendi rızasıyla karşılayarak "kabul etmesini" (kâbili't-tevi) nitelediğini vurgular.
et-Tevbi (التَّوْبِ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, vazgeçmek ve eski (temiz) haline avdet etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tevbe kelimesinin, kişinin girdiği sapkın (günah) yoldan ayrılarak, pişmanlıkla asıl rotasına ve Yaratıcısına "dönüş" yapması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tevbe kavramının sadece dille yapılan bir pişmanlık veya anlık bir üzüntü olmadığını söyler. Tevbenin, yapılan kötülüğün çirkinliğini idrak edip ondan eylemsel olarak vazgeçmek ve bir daha dönmemek üzere hakikate yönelmek olduğunu; Allah'ın "tevbeyi kabul etmesinin" ise, O'nun da kuluna rahmetiyle ve lütfuyla "dönmesi" (tevvâb/kâbil) anlamına geldiğini vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Ortadoğu'nun monoteistik Sami dillerindeki dini literatürle derin bir akrabalığı olduğunu tartışır. Süryanicedeki "tyabutha" (pişmanlık, kiliseye/Tanrı'ya dönüş) kelimesiyle aynı işlevi gören bu terimin, Kur'an'da İslam ahlakının ve kurtuluş (necat) teolojisinin merkezi "dönüş" eylemi olarak yerleştiğini iddia eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "tevbe" kavramını dinamik ve iki yönlü bir ontolojik hareket olarak inceler. Kulun günahtan (zenb) Allah'a doğru "dönüş" yapmasına karşılık, Allah'ın da bağışlamasıyla (Kâbil/Ğâfir) kuluna "dönüş" yaptığını; bu eylemin, kopan teolojik bağın merhamet ekseninde yeniden kurulması ve varoluşun onarılması (restorasyon) olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "geri dönmek" anlamındaki t-v-b kökünden mastar olduğunu; dini terminolojide insanın işlediği günahın farkına vararak ondan pişmanlık duymasını, onu terk etmesini ve Allah'a yönelerek bağışlanma dilemesini ifade eden temel bir arınma terimi olduğunu aktarır.
Şedîdi (شَدِيدِ)
İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün sözlükte "bir düğümü sıkıca bağlamak, kuvvet, katılık, zorluk ve şiddet" anlamlarına geldiğini belirtir. Şedîd sıfatının, gevşekliğin ve zayıflığın zıddı olarak, nüfuz edilmesi zor, yoğun ve sarsılmaz bir gücü nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, şiddet kavramının gücün ve etkinin belirli bir noktada yoğunlaşmasını ifade ettiğini söyler. Ceza (ikab) bağlamında "Şedîd" sıfatının kullanılmasının; ilahi adaletin uygulamasında hiçbir zafiyetin, kayırmanın veya kaçış ihtimalinin bulunmadığını, cezanın hak edenler için son derece ağır, kesin ve kaçınılamaz bir kuvvette (şiddette) olacağını vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki zıtlıkların (cem-i ezdâd) oluşturduğu edebi ve teolojik estetiği bu kelimeler üzerinden inceler. Ayetin başında yer alan "Ğâfir" (günahı örten) ve "Kâbil" (tevbeyi kabul eden) gibi sonsuz merhamet bildiren yumuşak sıfatların hemen ardına "Şedîd" (şiddetli) sıfatının getirilmesinin; ilahi otoritenin sadece tek boyutlu bir hoşgörüden ibaret olmadığını, O'nun aynı zamanda sınırları ihlal edenlere karşı mutlak ve sarsıcı bir "heybet/celâl" sahibi olduğunu gösteren muazzam bir varoluşsal denge (korku ve ümit) inşası olduğunu ifade eder.
el-İkâbi (الْعِقَابِ)
İbn Fâris, "a-k-b" kökünün temel anlamının "ökçe, topuk, birinin hemen ardından gelmek ve izlemek" olduğunu tespit eder. Ceza anlamına gelen "ikab" kelimesinin, işlenen bir suçun/günahın peşini bırakmayıp kişinin peşine takılması (ökçesinden izlemesi) ve varacağı mutlak mantıksal sonucun tahakkuk etmesi sebebiyle bu kökten türetildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ikab kelimesinin rastgele veya keyfi bir işkence olmadığını söyler. İkabın, kötülüğün ve inkarın ardından gelen, bizzat failin kendi eylemiyle hak ettiği (adalete dayalı) yasal ve ontolojik karşılık (ceza) olduğunu; "ikabı şiddetli olan" (şedîdi'l-ikab) nitelemesinin, bu ilahi karşılığın yıkıcı gerçekliğini ifade ettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ardından gelmek" anlamındaki a-k-b kökünden türediğini; dini terminolojide isyan ve günahların tam karşılığı olarak dünyada veya ahirette verilen ilahi ceza, yaptırım ve adalet uygulamasını ifade ettiğini aktarır.
Zî (ذِي)
İbn Fâris, bu kelimenin "sahip, mâlik, ehl" anlamına geldiğini ve her zaman bir isimle tamlama (izafet) oluşturarak kullanıldığını belirtir. Eklendiği özelliğin (tavl), kişinin (veya Allah'ın) ayrılmaz bir parçası, zatî bir niteliği olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "zî/zû" edatının sıradan veya geçici bir mülkiyetten ziyade, varoluşsal ve mutlak bir bütünleşmeyi ifade ettiğini; Allah'ın bu vasfa ezelden ebede mutlak "sahip" olduğunu söyler.
et-Tavli (الطَّوْلِ)
İbn Fâris, "t-v-l" kökünün sözlükte "uzunluk, bir şeyin uzaması, fazlalık, üstünlük, kudret, zenginlik ve ihsan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tavil (uzun) kelimesiyle aynı kökten gelen "tavl" sözcüğünün, lütfun ve nimetin muhataba genişçe yayılması, uzanması ve bitmek bilmeyen mutlak bir bolluk olması anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tavl" kavramının sıradan bir ihsan olmadığını, muhatabı bütünüyle kuşatan devasa bir lütuf, zenginlik ve tükenmez bir cömertlik olduğunu söyler. Allah'ın "Zü't-tavl" (lütuf/kudret sahibi) olmasının; O'nun hem ceza vermeye mutlak gücü yettiği halde sabretmesini (mühleti uzatmasını) hem de nimetlerini kullarının üzerine kesintisiz bir şekilde sermesini ifade ettiğini vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir kapasite ve denge unsuru olarak değerlendirir. İkabın (cezanın) şiddetinden hemen sonra "Tavl" (sınırsız ihsan/kudret) sıfatının gelmesinin; ilahi azametin sadece kahredici (celâl) bir güce değil, aynı zamanda evreni ayakta tutan o bitimsiz, genişletici ve kuşatıcı lütuf/ikram (cemâl) enerjisine sahip olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "bolluk, nimet, kudret ve üstünlük" anlamındaki kökten geldiğini; Kur'an'da Allah'ın sınırsız lütuf, ihsan, kerem ve zenginlik sahibi olduğunu belirten bir sıfat-isim tamlaması (Zü't-tavl) olarak yer aldığını aktarır.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, cümleye mutlak olumsuzluk (nefy) anlamı katan edat olduğunu belirtir.
İلâhe (إِلَٰهَ)
İbn Fâris, bu kelimenin etimolojisinde "e-l-h" kökünün yattığını, sözlükte "ibadet etmek, sığınmak, birine yönelmek ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İlâh kelimesinin, tapınılmaya, sığınılmaya ve itaat edilmeye layık görülen her türlü mutlak otorite makamını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ilah kavramının sadece göksel bir yaratıcı değil, insanın kendi hayatında mutlak yasa koyucu ve gaye olarak belirlediği her nesneyi (putu veya hevayı) kapsadığını söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla doğrudan akraba olduğunu tartışır. Kur'an'ın bu köklü terimi alıp, onu "Lâ İlâhe" (Hiçbir ilah yoktur) formülüyle mutlak bir reddiyeye (tevhidi temizliğe) dönüştürdüğünü iddia eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna bildiren bir edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Lâ" ve "İllâ" (yoktur... ancak/hariç) edatlarının bir arada kullanılmasının dildeki en güçlü hasr (sınırlandırma/tekel) yapısını kurduğunu; zihindeki tüm sahte otoriteleri yıkıp sıfırladıktan sonra, geriye tek ve mutlak bir varlığı (Allah'ı) sarsılmaz bir şekilde inşa etme işlevi gördüğünü söyler.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (O) zamiri olduğunu ve doğrudan Allah'ın zatına (özüne) işaret ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, "Lâ ilâhe illâ Huve" (O'ndan başka ilah yoktur) formülünü Kur'an'ın anlambilimsel (semantik) sisteminin ve tevhidin yegane ontolojik merkezi olarak inceler. Bu formülün, Arap yarımadasındaki parçalanmış ve çok tanrılı (pagan) gerçeklik algısını bir anda çökerterek, varlığın tüm anlamını, otoritesini ve sığınağını "Huve" (O/Allah) zamirinde birleştiren devasa bir epistemolojik devrim olduğunu tespit eder.
İleyhi (إِلَيْهِ)
İbn Fâris, yönelme ve son durak bildiren "ilâ" edatı ile "O" (hu/hi) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "O'na" (ileyhi) edatının cümlenin başına alınmasının (tahsis), mutlak bir sınırlama ifade ettiğini söyler. Her şeyin gidişinin, varışının ve hesap vermesinin doğa kanunlarına, putlara veya tesadüflere değil, "yalnızca ve sadece O'na" olacağını vurgular.
el-Masîru (الْمَصِيرُ)
İbn Fâris, "s-y-r" kökünün sözlükte "yürümek, seyretmek, bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek ve bir hedefe varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masîr kelimesinin (ism-i mekân veya masdar mîmî olarak), insanın ve evrenin nihayetinde ulaşacağı "son durak, nihai varış yeri ve mutlak dönüşüm noktası" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, masîr kavramının sadece fiziksel bir mekansal intikal (gidiş) olmadığını, varoluşsal bir sonuçlanma olduğunu söyler. Dünyadaki tüm eylemlerin, günahların (zenb) ve tevbelerin nihayetinde ilahi huzurda çıplak bir şekilde toplanmasını, her varlığın aslına (yaratıcısına) dönüp hesaba çekileceği o kaçınılmaz ontolojik "dönüşü" (kıyameti) nitelediğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi Mekke döneminin eskatolojik (ahirete dair) uyarısı bağlamında okur. Müşriklerin dünyadaki zenginliklerine, güçlerine veya putlarına güvenerek gösterdikleri kibre karşı; cümlenin sonundaki "Dönüş ancak O'nadır" (ileyhi'l-masîru) fermanının, dünyevi otoritelerin geçiciliğini suratlarına çarpan ve "istediğinizi yapın, sonunda hesap vermek için aynı noktada (O'nun huzurunda) toplanacaksınız" diyen sarsıcı bir teolojik tehdit ve ihtar olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "yürümek, varmak" anlamındaki s-y-r kökünden geldiğini; İslam inancında dünya hayatı bittikten sonra tüm mahlukatın hesap, ceza (ikab) veya mükafat (mağfiret) görmek üzere Allah'ın huzurunda toplanmasını, ahiretteki nihai dönüş ve toplanma yerini ifade eden temel bir akaid terimi olduğunu aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla