Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 83. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 83. Ayet

    فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti ferihû bimâ ‘indehum mine-l’ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler. Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi!"

      Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler. Buradaki sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler sözü iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendilerinde bulunan bilgilerin gerçek olduğunu düşünerek böbürlendiler, hakikatte ise o ilim değildi, fakat ilmin kendilerinde olduğunu zannettiler. Nitekim Cenâb- Hak bir ayette meålen şöyle buyurur: "Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!" Yani senin gözünde tanrı olan şu ilâhına bir bak, biz onu ne hale getireceğiz! Bu beyanda sözü edilen varlığın ilâh olmadığını Hz. Músȧ şüphesiz biliyordu, ancak o kişiye tarif için böyle söylemektedir. Buna göre sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler cümlesi, hakikatte ilim olmasa da onlar kendilerinin benimsediği düşüncenin ilim olduğuna inanıyorlardı demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, bunun gerçek bilgi mânasına gelmesi de muhtemeldir, çünkü onlar Ehl-i Kitap'tan idiler. Kitap ehlinden olanlar, ellerindeki kitapta bulunanların hiç şüphesiz gerçek bilgi olduğuna iman ediyorlardı. Ancak onlar diğer kitapları ve bilgileri reddedip inkâr ettikleri zaman, kitaplarında olan bilgilere iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine, 'Allah'ın indirdiğine iman edin' denilince, 'Biz sadece bize indirilene inanırız' derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır". Onlara hak olarak indirilen kitaba iman etmeleri, fakat diğer kitapları inkâr etmeleri sebebiyle bu inkâr, onların kendilerine indirilen kitaba imanlarını da iptal etmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi! Yani onların peygamberlerle alay etmeleri, kendilerini azabın kuşatmasını gerekli kıldı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe Lemmâ (فَلَمَّا)

        İbn Fâris, nedensellik bildiren "fa" (öyleyse/bunun üzerine) bağlacı ile geçmiş zamana ait bir eylemin gerçekleşmesiyle sonucun tahakkuk ettiğini bildiren şart ve zaman edatı "lemmâ" (dığı zaman, ne zaman ki, -ınca) kelimesinin birleşimi olduğunu belirtir. Önceki ayetlerde anlatılan elçilerin gönderilme serüveninin, muhatap kitleye ulaştığı o kritik ve sarsıcı kırılma anını (karşılaşmayı) başlattığını kaydeder.

        Câethum (جَاءَتْهُمْ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak, inmek ve ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Dişil mazi fiil olan "câet" (geldi) ile "hum" (onlara) zamirinin birleşimi olan bu kelimenin; hakikatin, elçiler vasıtasıyla uzaktan bir çağrı olarak kalmayıp doğrudan o inkarcı toplumun merkezine, kapısına ve zihnine kadar "nüfuz etmesi" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mecî' (gelme) eyleminin, ilahi müdahalenin tereddütsüz ve ağır bir şekilde failin karşısına dikilmesi olduğunu söyler.

        Rusuluhum (رُسُلُهُمْ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir şeyi peş peşe ve belirli bir amaca mebni olarak göndermek, yollamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Resûl" kelimesinin çoğulu olan "rusul" ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. "Onların elçileri" (rusuluhum) tamlamasının, gönderilen o şahısların mutlak ilahi bir yetkiyle donatıldıklarını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "onların elçileri" (rusuluhum) aidiyetini sosyolojik bir sorumluluk bağlamında okur. Elçilerin gökten inen yabancı melekler değil; bizzat o toplumun içinden çıkan, onların dilini konuşan, sokaklarını bilen "kendi peygamberleri" (onların elçileri) olması hasebiyle; kitlelerin gerçeği anlamama, dilleri uyuşmama veya mesajı yabancılama gibi hiçbir mazeretlerinin (bahanelerinin) kalmadığını ifade eder.

        Bi'l-Beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, durum/vasıta bildiren "bi" (ile) edatı ile "b-y-n" kökünün birleşimidir. B-y-n kökünün sözlükte "ayrılık, açıklık, iki şeyin arasının açılması, gizliliğin kalkıp berraklığın ortaya çıkması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Beyyinât kelimesinin (beyyine'nin çoğulu), hakkı batıldan keskin bir sınırla ayıran o mutlak, şaşmaz ve apaçık kanıtları/mucizeleri nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde beyyine kavramını inceler. Elçilerin "apaçık delillerle" (bi'l-beyyinât) gelmesinin; tevhidi davetin kör bir inanca, dogmaya veya şahsi bir iddiaya değil; insan aklını ve vicdanını zorunlu olarak ikna eden, şüpheyi kökünden parçalayan o devasa rasyonel ve ontolojik "bilgi zeminine" (beyyineye) dayandığını tespit eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Süryanice ve Aramicedeki "Atha" (mucizevi işaret, harikulade kanıt) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi elçilerin getirdiği ilahi fermanları ve doğaüstü olayları monoteistik geleneğin o sarsılmaz "ilahi nişanı" (Ayet/Beyyine) olarak isimlendirmek için kullandığını tartışır.

        Ferihû (فَرِحُوا)

        İbn Fâris, "f-r-h" kökünün sözlükte "kalbin genişlemesi, sevinç, mutluluk, hafiflik, şımarıklık ve hüznün mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul formdaki "ferihû" (sevindiler / şımardılar / böbürlendiler) fiilinin; muhatapların elçiler karşısında gerçeği idrak etmek yerine, kibre kapılarak kendi sahip oldukları dünyevi birikimlerle sarhoş olup (kendilerinden geçip) o gelen hakikate karşı "hafifleşmesi/duyarsızlaşması" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fereh kavramının Kur'an'da çoğunlukla yerilen (mezmum) bir bağlamda kullanıldığını söyler. Bu sevincin, peygamberlerin uyarılarını hiçe sayan, insanı güç zehirlenmesine ve otonomi yanılsamasına sürükleyen o kör edici "dünyevi coşku ve böbürlenme" hali olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili politik ve psikolojik bir iktidar kibri olarak okur. Firavun gibi tiranların veya Mekke elitlerinin, peygamberlerin getirdiği o devasa ahlaki ve ontolojik uyarılara (beyyinâta) karşı aklî bir cevap vermek yerine; kendi kurdukları sömürü çarklarına, ordularına ve servetlerine güvenerek "şımarıkça bir sevinç/alay" (fereh) içine girmelerinin; güç zehirlenmesi yaşayan oligarşik aklın o sığ ve hastalıklı savunma mekanizmasını resmettiğini ifade eder.

        Bimâ (بِمَا)

        İbn Fâris, nedensellik ve vasıta bildiren "bi" (ile, yüzünden, sebebiyle) edatı ile "mâ" (şey/o ki) ism-i mevsûlünün birleşimidir. Kibirli sevincin ve böbürlenmenin (fereh) doğrudan neye dayandırıldığını, o kitleleri zehirleyen o sahte özgüvenin kaynağını (o sahip oldukları şeyler yüzünden) işaret ettiğini kaydeder.

        Indehum (عِنْدَهُمْ)

        İbn Fâris, "a-n-d" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, bir şeyin yanında olmak, huzurunda, katında ve mülkiyetinde" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Indehum" (onların yanlarında / ellerinde) zarfının, inkarcı kitlelerin kendi kontrollerinde, otoritelerinde ve inhisarlarında (tekellerinde) bulunduğunu zannettikleri o dünyevi/felsefi birikimi nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu mülkiyet ve aidiyet (ındehum) vurgusunu ontolojik bir haddi aşma olarak değerlendirir. "Kendi yanlarında/ellerinde olanla övünmeleri" tabirinin; insanın yeryüzünde biriktirdiği kısıtlı bir tecrübeyi ve bilgiyi mutlaklaştırarak, onu evrenin Yaratıcısına (ve O'nun beyyinâtına) karşı bağımsız ve yenilmez bir "kalkan" gibi konumlandırmasındaki o felsefi kibri ve varoluşsal komediyi ifade ettiğini belirtir.

        Mine'l-Ilmi (مِنَ الْعِلْمِ)

        İbn Fâris, "den/dan" edatı "min" ile "a-l-m" kökünün birleşimidir. A-l-m kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine, mahiyetine ve özüne ulaşmayı sağlayan kesin idrak, cehaletin zıddı, alamet ve nişan" anlamlarına geldiğini tespit eder. "İlim" kelimesinin burada gerçek bir ilahi bilgi değil; o kitlelerin kendi ürettikleri felsefeyi, siyasi mühendisliği, sihri veya dünyevi zekayı "mutlak bilgi/ilim" sanmalarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "ilm" (bilgi) kavramının ironik bir kullanım (istihza/tevbih) olduğunu söyler. Onların "kendi ilimleriyle" sevinmeleri; aslında salt bir cehalet, atalar geleneği (taklit) ve yeryüzüne dair sığ bir malumattan ibaret olan zihinsel kurgularını, peygamberin getirdiği o mutlak ve aşkın "İlahi İlim" (vahiy/beyyinât) ile kıyaslama cüretini göstermeleridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu kelimeyi "Cahiliye ile Vahiy" çatışması bağlamında inceler. Müşriklerin (veya Mısır medeniyetinin) kendilerini cahil olarak görmediklerini, aksine kendi tüccar zekalarına, mimari becerilerine ve siyasi "bilgilerine/ilimlerine" devasa bir güven duyduklarını; Kur'an'ın ise "kendi yanlarındaki bilgiyle (ilimle) şımardılar" diyerek, vahiyden kopuk her türlü seküler aklın (veya sihrin) nihayetinde insanı helake sürükleyen bir "güç zehirlenmesine/kibre" dönüştüğünü tespit ettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "bilmek" anlamındaki a-l-m kökünden türediğini; İslam akaidinde "kendi yanlarındaki ilimle şımarmak" ifadesinin, tarihteki Semûd veya Firavun gibi kavimlerin sahip oldukları maddi medeniyet, mimari ustalık, büyücülük (sihir) ve dünyevi felsefelerle gururlanarak, Allah'ın elçilerini ve ahiret uyarısını "bilimdışı veya efsane" diyerek reddetmelerini, aklı vahye karşı bir put haline getirmelerini anlatan merkezi bir sosyo-teolojik eleştiri olduğunu aktarır.

        Ve Hâka (وَحَاقَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "h-v-k" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. H-v-k kökünün sözlükte "bir şeyi her taraftan kuşatmak, etrafını sarmak, kötü bir akıbetin failin üzerine çökmesi, yutmak ve kuşatarak mahvetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Hâka" (kuşattı / sarıp mahvetti) eyleminin; tehlikenin veya azabın bir noktadan değil, kaçışı tamamen imkansız kılacak şekilde her yönden faili ontolojik olarak ablukaya almasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, havk (kuşatma) kavramının sıradan bir çevreleme değil, yapılan bir kötülüğün (veya alayın) bir bumerang gibi geri dönerek sahibinin varoluşunu içeriden ve dışarıdan imha etmesi olduğunu söyler. Kendi ilimleriyle şımaranları, inkar ettikleri o "azabın" devasa bir duvar gibi her yönden sarıp yutmasıdır.

        Bihim (بِهِمْ)

        İbn Fâris, temas ve yönelim bildiren "bi" edatı ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. O kuşatıcı ve mahvedici yıkımın (hâka) doğrudan o şımaran ve böbürlenen kitlelerin (onların) üzerine çöktüğünü işaret eder.

        Mâ Kânû (مَا كَانُوا)

        İbn Fâris, ism-i mevsûl "mâ" (o şey ki) ile "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden mazi çoğul fiil (kâne) birleşimidir. "Sürekli olarak yapa geldikleri o şey" anlamını taşıyarak, eylemin (alayın) anlık bir dil sürçmesi değil, onların fıtratına işlemiş sistemli, kararlı ve inatçı bir karakter/politika olduğunu nitelediğini kaydeder.

        Bihî (بِهِ)

        İbn Fâris, "bi" edatı ile "hî" (o, onunla, ona) zamirinin birleşimidir. Alay edilen o hakikate, peygamberin tehdidine veya Allah'ın beyyinâtına/ayetlerine kilitlenerek eylemin nesnesini (neyle alay ettiklerini) işaret eder.

        Yestehziûne (يَسْتَهْزِئُونَ)

        İbn Fâris, "h-z-e" kökünün sözlükte "birini küçük düşürmek için gizlice veya açıkça gülmek, hafife almak, değerini sıfırlamaya çalışmak, eğlence konusu yapmak ve maskaralık" anlamlarına geldiğini tespit eder. İstif'al babındaki muzari çoğul form olan "yestehziûne" (alay ediyorlardı / hafife alıyorlardı) fiilinin; failin hakikati yalanlarken (tekzib) rasyonel bir delil bulamadığında, o gerçeği toplum nezdinde itibarsızlaştırmak için başvurduğu en çirkin, en kibirli ve aşağılayıcı psikolojik saldırıyı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, istihza (alay) kavramının, hakikat karşısında ezilen (fakat kibirleri yüzünden boyun eğemeyen) kitlelerin ürettiği zehirli bir demagoji ve kaçış yöntemi olduğunu söyler. "Alay ettikleri şey onları kuşattı" (hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn) formülünün; dünyadayken peygamberin azap ve ahiret uyarısını "masal, komedi ve eğlence" (istihza) malzemesi yapanların; o komedi sandıkları şeyin ontolojik bir kıyamet/azap olarak bizzat kendi üzerlerine çökmesiyle yaşadıkları o sarsıcı ve kahredici teolojik "ironiyi" (kısası) resmettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili bir iktidar stratejisi olarak okur. "Sürekli alay ediyorlardı" (kânû yestehziûn) eyleminin, Firavunların veya Kureyş elitlerinin, elçilerin (Mûsâ'nın, Muhammed'in) getirdiği devasa adalet çağrısını kitlelerin gözünde "delilik veya büyücülük" diyerek komikleştirme ve değersizleştirme politikası olduğunu; ancak insanın kâinatın sahibinin yasalarıyla girdiği bu "maskaralık/alay" savaşının (istihzanın), her zaman yeryüzündeki o kibirli zihniyeti boğacak olan mutlak bir felsefi ve fiziksel helakla (hâka) sonuçlanacağını ifade eder. Kendisini evrenin en akıllısı (ilimlisi) sananlar, nihayetinde ilahi adaletin alay konusu (maskarası) olmuşlardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X