Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 82. Ayet

    اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَاراً فِي الْاَرْضِ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efelem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne min kablihim(c) kânû ekśera minhum ve eşedde kuvveten ve âśâran fî-l-ardi femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi? Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi, yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı. Yine de kazandıkları onları kurtaramadı."

      Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi? Bu ilâhî kelâmın mânasını daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık. Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi. Yani onlar sayı itibariyle bunlardan daha çok oldukları gibi kuvvet ve atılganlık yönünden de daha güçlü idiler. Yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı. Yani sizden daha çok çalışmışlardı. Ama sonra onların akıbeti helâk ile ve köklerinin kurutulmasıyla son buldu. Yine de kazandıkları onları kurtaramadı. Yani sayılarının, ordularının, servetlerinin ve beden kuvvetlerinin çokluğu, onları Allah'ın azabından kurtaramadı. Öyleyse siz, ey Mekkeliler! Sizler sayı itibariyle daha az ve güç-kuvvet olarak da daha zayıf olduğunuza göre Allah'ın azabı geldiğinde kendinizi kurtarmanıza asla gücünüz yetmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Fe Lem (أَفَلَمْ)

        İbn Fâris, bu yapının üç ayrı edatın birleşimi olduğunu belirtir. Soru ve inkar bildiren "hemze" (e / mı/mi), nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (öyleyse/peki) bağlacı ve geçmiş zamanı olumsuzlayan "lem" (değil, yapmadı) edatının birleşimidir. "Peki onlar ... yapmadılar mı?" şeklindeki bu kalıbın, bilgi istemek için değil, muhatabın apaçık bir gerçeğe karşı olan kayıtsızlığını kınamak (tevbih) ve onu düşünmeye zorlamak için kurgulanan sarsıcı bir başlangıç olduğunu kaydeder.

        Yesîrû (يَسِيرُوا)

        İbn Fâris, "s-y-r" kökünün sözlükte "bir yerden bir yere gitmek, yürümek, hareket etmek, yol almak ve akıp gitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yesîrû" (gezip dolaşmadılar mı / seyretmediler mi) fiilinin, failin fiziksel olarak bir coğrafyayı adımlamasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, seyr (gezip dolaşma) kavramının Kur'an'da sadece ticari veya turistik bir yürüyüş olmadığını söyler. Bedenin yeryüzündeki fiziksel seyahatinin, aklın ve kalbin tarihsel hakikatler üzerinde yapması gereken o derin felsefi yolculukla (tefekkürle) birleşmesi gerektiğini; ayetin muhatapları sadece bedensel bir tura değil, ontolojik bir uyanış yürüyüşüne davet ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemi tarihsel bir laboratuvar okuması olarak değerlendirir. "Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?" (e fe lem yesîrû) sorusunun; Mekke müşriklerinin ticaret kervanlarıyla Şam'a veya Yemen'e giderken yol üstünde gördükleri Âd, Semûd ve Medyen gibi eski medeniyetlerin kalıntılarını işaret ettiğini; Kur'an'ın tarihi ve arkeolojiyi (kalıntıları) inatçı bir aklı ikna etmek için devasa bir "açık hava müzesi / ibret sahnesi" olarak kullandığını ifade eder.

        Fî'l-Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "içinde, üzerinde" anlamına gelen "fî" edatı ile "e-r-d" (aşağıda olan, ayak basılan yer) kökünden türeyen yeryüzü kelimesinin birleşimidir. Seyahatin ve gözlemin sahnesini işaret eder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki yeryüzü (arz) kavramını varoluşsal bir mezarlık olarak okur. İnsanın üzerinde kibirle yürüdüğü yeryüzünün, aslında kendisinden çok daha kudretli tiranları yutmuş devasa ve sessiz bir kabristan olduğunu; "yeryüzünde seyahat etmenin" (yesîrû fî'l-ardı), insanın o toprakta yatan ölü imparatorlukların sessizliğinden kendi faniliğine dair o sağır edici dersi (ibret) çıkarması eylemi olduğunu belirtir.

        Fe Yenzurû (فَيَنْظُرُوا)

        İbn Fâris, atıf/sonuç bildiren "fa" bağlacı ile "n-z-r" kökünden türeyen muzari çoğul fiilin meczum (sonu düşmüş) halinin birleşimidir. N-z-r kökünün sözlükte "gözle bakmak, bir şeyi beklemek, araştırmak ve incelemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Yenzurû" (baksınlar / görsünler) fiilinin, sıradan bir optik algıyı değil, dikkat kesilerek, odaklanarak ve bir çıkarım (sonuç) elde etmek kastıyla derinlemesine müşahede etmeyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nazar (bakış) kavramının "basar" (görme) kavramından daha derin olduğunu söyler. Görmek sadece nesnenin şeklini idrak etmekken; "nazar", nesnenin veya olayın arkasındaki nedeni, nasılı ve varoluşsal yasayı kavramak için akıl gözüyle bakmaktır. Kalıntıların yanından geçerken onlara "nazar etmemek", bedeni yürürken aklı felç olmuş bir zihnin körlüğüdür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde "nazar" (bakıp inceleme) eylemini inceler. Müşrik aklın doğaya ve tarihe sadece yüzeysel, yatay ve faydacı bir açıdan baktığını; Kur'an'ın ise "Gezip de bakmadılar mı?" (fe yenzurû) emriyle gözlemi (observation) teolojik bir aygıta dönüştürdüğünü, insanın geçmişin yıkıntılarına bakarak ilahi adaletin o değişmez ve sarsılmaz "tarih felsefesini/yasasını" kavramasını talep ettiğini tespit eder.

        Keyfe (كَيْفَ)

        İbn Fâris, bir durumun niteliğini, halini ve şeklini sorgulayan "nasıl, ne şekilde" anlamlarındaki soru edatıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Nasıl?" (keyfe) sorusunun burada bilmezlikten gelme değil; bir olayın gerçekleşme biçimindeki o sarsıcı, ibret verici ve dehşetli tablonun büyüklüğüne (nasıllığına) dikkat çekmek için kurgulandığını söyler.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak, gerçekleşmek) kökünden türeyen mazi fiildir. Olayın geçmişte kesin ve mutlak bir şekilde vücut bulduğunu kaydeder.

        Âkıbetu (عَاقِبَةُ)

        İbn Fâris, "a-k-b" kökünün sözlükte "bir şeyin ardı, ökçe/topuk, peşinden gelmek, izlemek ve son" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âkıbet kelimesinin, bir sürecin, eylemin veya medeniyetin nihayetinde ulaştığı o değiştirilemez, kesin ve mutlak bitiş/sonuç noktasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, âkıbet kavramının Kur'an'da her zaman insan eylemlerinin (özellikle de kötülüğün veya kibrin) kaçınılmaz ontolojik faturası olarak kullanıldığını söyler. İnkarcıların göz kamaştıran medeniyet başlangıçları veya yükselişleri değil; "Nasıl oldu onların sonu?" (keyfe kâne âkıbetu) sorusuyla o şatafatlı sürecin nasıl trajik bir çöküşle (helakla) "noktalandığının" tefekküre sunulduğunu vurgular.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, eril çoğul varlıkları niteleyen ve incelemenin yöneltileceği o geçmişteki sömürücü, kibirli kitleleri işaret eden ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatı olduğunu belirtir.

        Min Kablihim (مِنْ قَبْلِهِمْ)

        İbn Fâris, "den/dan" ayrılma edatı "min", "k-b-l" (bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelmek, önceki, geçmiş) kökü ve "him" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlardan öncekiler" (min kablihim) tamlamasının, zaman ekseninde Mekke müşriklerinden (veya her dönemin tiranından) çok daha evvel yaşamış, tarih sahnesini doldurup boşaltmış o eski kavimleri nitelediğini belirtir.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi çoğul fiildir. Geçmişteki o kavimlerin niteliklerini ve sahip oldukları gücü peş peşe sıralamaya başlayan "onlar şöyleydiler" kalıbıdır.

        Eksera (أَكْثَرَ)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte "azlığın zıddı olarak çok olmak, sayıca veya miktar olarak fazlalık, yığın" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük) veznindeki "ekser" kelimesinin, nüfus, asker, taraftar ve sayısal çokluk bakımından "daha fazla, daha kalabalık" anlamını taşıdığını belirtir.

        Minhum (مِنْهُمْ)

        İbn Fâris, "den/dan" edatı "min" ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlardan (daha çoktular)" diyerek, şimdiki muhataplar (Kureyş elitleri) ile geçmişteki helak olmuş kitleler arasında mutlak bir kıyaslama (mukayese) yaptığını kaydeder.

        Ve Eşedde (وَأَشَدَّ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "ş-d-d" kökünden türeyen ism-i tafdil vezninde kelimenin birleşimidir. Ş-d-d kökünün sözlükte "bir şeyi sıkıca bağlamak, katı olmak, sertlik, yoğunluk ve zorluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Eşedd kelimesinin, yumuşaklığın veya zayıflığın zıddı olarak "çok daha çetin, çok daha şiddetli, sarsılmaz ve daha dayanıklı" vasfını nitelediğini belirtir.

        Kuvveten (قُوَّةً)

        İbn Fâris, "k-v-y" kökünün sözlükte "zayıflığın (za'f) mutlak zıddı olarak sağlamlık, güç, mukavemet ve iktidar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kuvvet kelimesinin; bedensel, askeri, ekonomik ve politik açıdan direnişi kırılamaz o devasa maddi egemenliği nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kıyası ontolojik bir iktidar eleştirisi olarak okur. "Onlar (geçmiştekiler), sayıca bunlardan (şimdikilerden) daha çok ve kuvvetçe daha şiddetliydiler" formülünün; dünyevi güce, kılıca veya paraya güvenerek otonomi (kibir) ilan eden elitlerin elindeki o sığ güvenceyi parçaladığını; "Sizden çok daha devasa imparatorlukları (Firavunları, Âd'ı) helak eden bir sistem, sizin o cılız Kureyş kibrinize mi boyun eğecek?" şeklindeki o devasa sosyo-politik meydan okumayı ifade ettiğini belirtir.

        Ve Âsâran (وَآثَارًا)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "e-s-r" kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. E-s-r kökünün sözlükte "bir şeyin ardında bıraktığı iz, belirti, ayak izi, eser, damga ve miras" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âsâr kelimesinin (eser kelimesinin çoğulu); yeryüzünde medeniyetlerin inşa ettiği devasa binaları, kaleleri, su kanallarını, piramitleri ve taşa kazınmış o kalıcı mimari kalıntıları nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, âsâr (eserler/izler) kavramının, insanın yeryüzündeki beka (ölümsüzlük) arzusunun somutlaşmış hali olduğunu söyler. Geçmiş kavimlerin dağları yontarak (Semûd gibi) veya devasa kuleler dikerek kendilerini yenilmez sandıklarını; ancak geriye sadece rüzgârın aşındırdığı bu "eserlerin/kalıntıların" (âsâr) kaldığını vurgular.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ ve Ortadoğu kültürü üzerinden bu kelimeyi analiz eder. Kur'an'ın "yeryüzündeki eserler/izler" (âsâran fî'l-ardı) atfının, o dönem Arap yarımadasının kuzeyinde ve güneyinde uzanan o terk edilmiş antik Yakın Doğu harabelerine (Petra, Medâin Sâlih vb.) çok canlı bir gönderme (antiquity context) yaptığını; bu heybetli mimari yıkıntıların, gücün kalıcılığına inanan pagan aklını sarsmak ve tarihin geçiciliğini kanıtlamak için güçlü bir edebi ve teolojik uyarı nesnesine (ayete) dönüştürüldüğünü tartışır.

        Fî'l-Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "yeryüzünde, dünyanın üzerinde" anlamına gelen mekân zarfıdır. Bırakılan o devasa eserlerin ve medeniyet izlerinin kazındığı yatay ve maddi zemini işaret eder.

        Fe Mâ (فَمَا)

        İbn Fâris, nedensellik ve sonuç bildiren "fa" (fakat, sonucunda, ne var ki) bağlacı ile mutlak olumsuzluk bildiren "mâ" (değil, etmedi, yaramadı) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Sayılan o devasa gücün, kalabalığın ve mimari eserlerin nihai ve trajik bir işlevsizliğe tosladığını bildiren o sert kırılma (iptal) anını başlatır.

        Ağnâ (أَغْنَىٰ)

        İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün sözlükte "bir şeye ihtiyaç duymamak, fakirliğin zıddı, kendi kendine yetmek, doyurmak ve savuşturmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki mazi fiil olan "ağnâ" (fayda verdi / savuşturdu / ihtiyaçtan kurtardı) kelimesinin baştaki "mâ" edatıyla birleşerek (mâ ağnâ / fayda vermedi / hiçbir şeyi savuşturamadı); failin elindeki tüm maddi birikimin, üzerine gelen o ilahi yıkım karşısında mutlak bir şekilde etkisiz, korumasız ve "yetersiz" kalmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, iğnâ (fayda verme/kurtarma) kavramının, kişiyi her türlü eksiklikten ve tehlikeden koruyacak bir zenginlik kalkanı olduğunu söyler. "Onlara fayda sağlamadı / onları kurtaramadı" (mâ ağnâ anhum) formülünün, dünyevi servetin, silahların veya müttefiklerin (asabiyetin) Allah'ın helak emri geldiğinde sahibini koruyacak hiçbir ontolojik güce (iğnâya) sahip olmadığını, sistemin tamamen çöktüğünü vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir çöküş ve hiçlik beyanı olarak değerlendirir. Yeryüzünde devasa "kuvvet ve eserler" inşa eden o tiranların (Firavunların), azap karşısında o eserlerinin hiçbir "iğnâ" (kurtarıcılık) işlevi görememesinin; kâinatta El-Hayy (Diri) olan Yaratıcının iradesine karşı, insanın ürettiği tüm medeniyet kalkanlarının felsefi olarak koca bir kağıt kaplandan, bir hiçlikten (mâ ağnâ) ibaret olduğunu ifade eder. Eşya, ilahi iradeyi durduramaz.

        Anhum (عَنْهُمْ)

        İbn Fâris, "den/dan, onlardan savuşturarak" anlamındaki ayrılma/uzaklaştırma edatı "an" ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. Kurtarılamayan, azabın ve yıkımın kendi üzerlerinden savuşturulamadığı o kitleleri (suçluları) işaret eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, "şey, o ki, her ne" anlamlarına gelen, birikimin ve elde edilen tüm sonuçların tamamını kapsayan ism-i mevsûl (ilgi zamiri) edatı olduğunu kaydeder.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi çoğul fiildir. Eylemin geçmişte süreklilik arz ettiğini ve bir yaşam tarzı/gelenek haline geldiğini bildirir.

        Yeksibûne (يَكْسِبُونَ)

        İbn Fâris, "k-s-b" kökünün sözlükte "bir şeyi arayıp bulmak, toplamak, kazanmak, elde etmek için çalışmak ve çaba sarf ederek mal/güç yığmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yeksibûne" (kazanıyorlardı / elde ediyorlardı) fiilinin, failin kendi iradesi, kibri ve hırsıyla yeryüzünde biriktirdiği o devasa servet, iktidar ve günah portföyünü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kesb (kazanç) kavramının insanın bilerek ve isteyerek (kendi eylemiyle) elde ettiği her türlü maddi, siyasi veya ahlaki birikim olduğunu söyler. "Kazanmakta oldukları şeyler onlara fayda vermedi" (mâ ağnâ anhum mâ kânû yeksibûn) finalinin; o kitlelerin gece gündüz çalışarak (k-s-b) yığdıkları orduların, hazinelerin ve mimari eserlerin; ölüm veya ilahi azap anında nasıl tek bir hamleyle sıfırlandığını, insanın kendi elleriyle kazandığının (kesbin) kendi aleyhine işleyen bir tuzağa dönüştüğünü vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kazanım (kesb) mefhumunu trajik bir varoluşsal iflas olarak okur. İnsanın bütün ömrünü otonomi ilan etmek, diğer insanları ezmek ve güç "kazanmak" (yeksibûn) için harcamasına karşılık; kâinatın sahibinin adaleti tecelli ettiğinde bütün o dünyevi kariyerlerin, sarayların ve zaferlerin bir anda buharlaşıp hiçbir işe yaramamasının (mâ ağnâ); yeryüzündeki o kibirli varoluşun aslında bir "kazanç" (kesb) değil, devasa ve acı bir ontolojik "israf/tükeniş" olduğunu resmettiğini ifade eder. İnsan yeryüzünde kibriyle kazandığını sanırken, aslında kendi cehennemini inşa etmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X