Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 81. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 81. Ayet

    وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ۗ فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yurîkum âyâtihi fe-eyye âyâti(A)llâhi tunkirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah size kanıtlarını gösteriyor. Allah'ın kanıtlarının hangisini inkâr edebilirsiniz?"

      Bu ilâhî beyanda Cenâb-ı Hak, insanlara vahdâniyetinin ve ulûhiyetinin delilleri yanında verdiği lütuf ve ihsanın kanıtlarını hatırlatıyor ve soruyor: Allah'ın size gösterdiği âyetlerin hangisini inkâr edebilirsiniz? Onlardan hangisinin yüce Allah'ın delili olmadığını söyleyebilirsiniz?​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Yurîkum (وَيُرِيكُمْ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "r-e-y" kökünden türeyen if'al babındaki muzari fiil ve "kum" (size) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. R-e-y kökünün sözlükte "gözle bakmak, görmek, müşahede etmek ve akılla/kalple idrak edip bir görüşe varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Yurîkum" (size gösteriyor / sürekli gösterir) eyleminin, gizli olan veya fark edilmeyen bir hakikatin, mutlak bir irade tarafından failin (insanın) hem gözlemine hem de zihinsel idrakine kesintisiz bir şekilde sunulmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irâet" (gösterme) eyleminin Kur'an'da sadece fizyolojik bir optik eylem (görme) olmadığını söyler. "Size gösteriyor" eyleminin, kâinatın her köşesine yerleştirilmiş olan ilahi sanatın, düzenin ve kudretin, inkarı mümkün olmayacak kadar berrak bir şekilde insanın aklına, vicdanına ve tecrübesine "arz edilmesi" (sunulması) olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiili ontolojik bir süreklilik bağlamında değerlendirir. Fiilin muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbında "yurîkum" (gösteriyor) olarak gelmesinin; ilahi işaretlerin geçmişte kalmış tarihi efsaneler olmadığını, bizzat şu an yağan yağmurda, insanın kendi biyolojisinde ve kâinatın her an yenilenen işleyişinde (sünnetullah) insanın gözünün içine sokulan sarsılmaz ve kesintisiz bir felsefi/bilimsel "gösterim" (tecelli) olduğunu ifade eder.

        Âyâtihi (آيَاتِهِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün sözlükte "açık alamet, iz, nişan, ibret ve bir şeyin varlığını gösteren kesin işaret" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul formdaki "âyât" kelimesi ile "hi" (O'nun) zamirinin birleşimi olan bu tamlamanın; kâinattaki tüm o harikulade olayların ve kanıtların sahipsiz/tesadüfi olmadığını, doğrudan yegâne Yaratıcıya ait "O'nun mutlak nişanları" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Süryanice ve Aramicedeki "Atha" (mucizevi işaret, ilahi alamet, harikulade kanıt) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak evrenin işleyişini, geceyle gündüzü ve binek hayvanlarını monoteistik geleneğin o sarsılmaz "ilahi nişanı" (Ayet) seviyesine çıkardığını tartışır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "ayet" kavramını ontolojik bir iletişim aracı olarak inceler. Allah'ın zatının (kendisinin) insan gözüyle görülemeyeceğini (gayb), ancak kendi varlığını ve kudretini evrendeki bu devasa "işaretler/ayetler" (âyâtihi) vasıtasıyla insana gösterdiğini; dolayısıyla ayetlerin sessiz kâinatın, insanla Allah adına konuşan o "şefkatli ve rasyonel dili" (non-verbal communication) olduğunu tespit eder.

        Fe Eyye (فَأَيَّ)

        İbn Fâris, nedensellik ve sonuç bildiren "fa" (öyleyse/madem durum bu) bağlacı ile "hangi, hangisi, neyi" anlamlarına gelen, içinden seçme veya bütünü sorgulama işlevi gören "eyy" soru edatının birleşimidir. İnkâr edilemeyecek o devasa kanıtlar silsilesi karşısında muhatabı köşeye sıkıştıran sarsılmaz bir takrir (sorgulama) ve kınama başlattığını kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu soru edatını (fe eyye) felsefi bir çıkmaz sokak (ironi) olarak okur. "Öyleyse hangisini?" sorusunun; bilgi almak için sorulmadığını, ortada bir tane değil milyonlarca (âyât) kanıt varken, müşrik aklın bu devasa hakikat okyanusunda tutunacak hiçbir inkar dalı bulamadığını ilan eden, faili kendi çelişkisiyle (absürdlüğüyle) baş başa bırakan muazzam ve kahredici bir teolojik sitem olduğunu ifade eder.

        Âyâti (آيَاتِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen "açık alametler, izler, kanıtlar" anlamındaki kelimenin tamlama formunda tekrarıdır. Sorgulamanın (hangi şeyin) doğrudan bu devasa hakikat delillerine kilitlendiğini belirtir.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O inkar edilen, burun kıvrılan veya görmezden gelinen işaretlerin yeryüzündeki sahte bir otoriteye veya sıradan bir doğa olayına değil, doğrudan "Allah'a" ait olduğunu işaret ederek inkarın boyutunu (suçun büyüklüğünü) mühürler.

        Tunkirûne (تُنْكِرُونَ)

        İbn Fâris, "n-k-r" kökünün sözlükte "bir şeyi bilmemek, tanımamak, cehalet, yabancılık çekmek, iyiliğin ve bilinenin (ma'ruf) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari çoğul form olan "tunkirûne" (inkar ediyorsunuz / tanımamazlıktan geliyorsunuz) fiilinin; failin aslında içten içe bildiği, gözüyle gördüğü ve fıtratının onayladığı bir gerçeği, sırf kibir veya inat yüzünden kasten "yabancılaştırması, reddetmesi ve örtbas etmesi" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, inkar (n-k-r) kavramının, kalbin tasdik ettiği bir şeyi dilin veya aklın suni bir şekilde reddetmesi olduğunu söyler. "Allah'ın hangi ayetlerini inkar ediyorsunuz?" sorusunun; onların aslında o ayetleri gördüklerini (yurîkum), ancak kalplerindeki o karanlık hastalık (kibir/haset) sebebiyle, apaçık ortada duran o sarsılmaz gerçeğe (hakka) karşı kendilerini zorla "kör" (münkir) taklidi yapmaya zorladıklarını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili politik ve sosyolojik bir bağlamda değerlendirir. "İnkar ediyorsunuz" (tunkirûn) eyleminin, Mekke aristokrasisinin veya Firavun elitlerinin pür bir felsefi şüphesi (agnostisizmi) olmadığını; bizzat bindikleri hayvanların (en'âm) ve denizde yüzdürdükleri gemilerin (fulk) Allah'ın lütfu olduğunu bildikleri halde, peygambere boyun eğmemek ve kendi kurdukları o sömürücü siyasi/ekonomik düzeni (statükoyu) kaybetmemek için gerçeği kasten "inkar ettiklerini" (politik bir direniş gösterdiklerini) ifade eder. İnkar, epistemolojik bir eksiklik değil, ahlaki bir çürümedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "tanımamak, reddetmek" anlamındaki n-k-r kökünden türediğini; İslam akaidinde "inkar" kavramının, kâinattaki onca ilahi esere (ayete) rağmen, insanın fıtratındaki tevhidi sözleşmeyi bozarak Yaratıcısını ve O'nun yasalarını kasten yok saymasını ifade eden, kibrin ve şirkin en temel eylemsel dışavurumu olduğunu aktarır. Soru formundaki (tunkirûn) bu kapanış, müşrik aklı kendi ürettiği o devasa ve anlamsız "nankörlükle" yüzleşmeye mahkûm eden şiddetli bir teolojik azarlamadır (tevbih).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X