Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 80. Ayet

    وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً ف۪ي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekum fîhâ menâfi’u ve litebluġû ‘aleyhâ hâceten fî sudûrikum ve ’aleyhâ ve ’alâ-lfulki tuhmelûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      79. "Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır."

      80. "Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız."

      Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın bu ve bundan önce geçen ilâhî beyanlarında insanlara hatırlatmış olduğu hususların iki mânası vardır. Birincisi, Allah insanlara lütfettiği nimetleri hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Allah, size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz ve lütfundan rızkınızı arayasınız", "Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır". Sonra burada da Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır buyurmaktadır. Cenâb- Hak insanlara önce ilk yaratılışlarını hatırlatmaktadır: "Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O'dur". Bu ilâhî kelâm, Cenâb-ı Hakkın vahdâniyetine, ilmine, tedbirine ve kudretine işaret etmektedir. Bundan sonra Allah, insanlara lütfettiği nimetleri sonuna kadar hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmayı da insanların verilen nimetlere hamd ve şükür görevini eda etmeleri için yapmaktadır. Bu, ilk yorumdur.

      İkincisi, Allah bu hatırlatma ile belirttiği ve saydığı bu nimetleri kendisi için değil, insanlar için yarattığını dile getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şunu söylemektedir: Bütün bu nimetler sizin için, sizin yararlanmanız ve istediğiniz gibi kullanmanız için yaratılmıştır. Öyle iken size ne oluyor da başka âlemlerde yaşayanlardan kimsenin yapmadığı kadar bu nimetleri şiddetle inkar ediyor ve nankörlük ediyorsunuz? Başka ålemlerde yaşayanlar, Allah'ın verdiği nimetlere ve bunlara şükretmeye sizden daha çok boyun eğip teslim oluyorlar.

      Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasını da reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Bir yavruya ve bir hayvana karşılığını vermeden acı çektirmeye Allah'ın hakkı yoktur. Halbuki binek hayvanlarının ve eti yenen hayvanların insanların emrine åmåde kılındığında, onları kullanma ve çeşitli yollarla onlardan yararlanma imkânı verildiğinde şüphe yoktur, bu ise onlara eziyet vermekte ve acı çektirmektedir. Bu durumda onların, karşılığını vermeden kimseye acı çektirmeye Allah'ın hakkı yoktur iddiasını, bunların razı olması kaydına da bağlamak gerekir. Çünkü bir karşılık vermekle konulan bir hüküm, sahibinin o karşılığa razı olması şartına bağlıdır. Bu varlıkların razı olmak gibi bir konumda olmadıklarına göre, karşılık vermeye de gerek yoktur. Bu söylediğimize göre âyet, Cenâb-ı Hakk'ın aslah (en uygun) olanı yaratmasının gerekli olmadığınına işaret etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Sonra sözü edilen bu hayvanların yararları farklı farklıdır, kimisinden binmek, kimisinden yemek için faydalanılır; bazıları yününden, bazıları da tüyünden yararlanılır. Gemileri de ihtiyaçlarını elde etmek gayesiyle uzak diyarlara gidebilmeleri için lütuf ve ihsan olarak binek aracı yapmıştır. Ayet-i kerîme de bunu ifade etmektedir: Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Lekum (وَلَكُمْ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", aidiyet/tahsis bildiren "lâm" (le) edatı ile muhatap çoğul zamiri "kum" (sizin) kelimesinin birleşimi olduğunu belirtir. "Ve sizin için vardır / size aittir" anlamını taşıyarak, yaratılan o biyolojik varlıkların (hayvanların) ontolojik olarak insanın menfaatine tahsis edildiğini, bu lütfun devam ettiğini kaydeder.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, "içinde, onlarda" anlamına gelen "fî" edatı ile dişil çoğul kabul edilen hayvanlara (en'âm) dönen "hâ" (onlar) zamirinin birleşimidir. Nimetlerin o canlıların bizzat bedenlerinin ve varlıklarının "içine" kodlandığını işaret eder.

        Menâfiu (مَنَافِعُ)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün sözlükte "zararın ve kötülüğün mutlak zıddı olarak iyilik, fayda sağlamak, yararlılık ve işe yaramak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Menfeat kelimesinin çoğulu olan "menâfiu" kelimesinin, yeme ve binme eylemlerinin (bir önceki ayette geçen) dışında kalan; yününden, derisinden, sütünden, gübresinden ve gücünden elde edilen o sayısız ve çeşitli "ekonomik/biyolojik faydaları" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, menfaat kavramının insanın fıtratına uygun düşen, onun yeryüzündeki hayatını kolaylaştıran, onu destekleyen ve idame ettiren nesneler ve eylemler bütünü olduğunu söyler. Allah'ın hayvanların bedenlerine "menfaatler" (menâfi') yerleştirmesinin, doğanın insana düşman değil, bilakis onun varoluşunu şefkatle besleyen bir ilahi hizmetkâr (musahhar) kılındığını vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi insanın ekolojik bağımlılığı üzerinden okur. "Onlarda sizin için nice faydalar (menâfi') vardır" vurgusunun; kibre kapılan insanın, aslında hayatını sürdürebilmek için etrafındaki o dilsiz hayvanların ürettiği "faydalara" ne kadar derin ve mutlak bir şekilde muhtaç olduğunu yüzüne vuran, insanın yeryüzündeki acziyetini deşifre eden sarsıcı bir tevhidi okuma sunduğunu ifade eder.

        Ve Li Tebluğû (وَلِتَبْلُغُوا)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı, gaye bildiren "lâm" (li) edatı ile "b-l-ğ" kökünden türeyen muzari çoğul fiilin birleşimidir. B-l-ğ kökünün sözlükte "bir hedefe, varış noktasına, en uç sınıra ulaşmak, vasıl olmak, bitirmek ve olgunlaşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ulaşasınız diye / Varasınız diye" (li tebluğû) eyleminin, insanın zihninde tasarladığı ve gitmek istediği o uzak menzile, o bineklerin gücü sayesinde başarıyla intikal etmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, büluğ (ulaşma) eyleminin, bir potansiyelin fiiliyata dökülerek nihayete ermesi olduğunu söyler.

        Aleyhâ (عَلَيْهَا)

        İbn Fâris, "üzerine, üstünde" anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "hâ" (onların) zamirinin birleşimidir. İnsanın o devasa hayvanların (en'âmın) sırtına kurarak, onları bir basamak ve araç olarak kullanarak menziline ilerlediğini işaret eder.

        Hâceten (حَاجَةً)

        İbn Fâris, "h-v-c" kökünün sözlükte "eksiklik duymak, yoksulluk, bir şeye şiddetle gereksinim duymak, talep edilen ve zaruri olan şey" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hâcet kelimesinin (nekre/belirsiz formda gelerek), insanın varlığını sürdürmesi, ticaret yapması veya güvende hissetmesi için gidermek zorunda olduğu o "derin ve acil ihtiyacı" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hâcet kavramının, insanın ontolojik veya bedensel olarak kendisinde eksikliğini hissettiği ve bu eksikliği tamamlamak için peşine düştüğü her türlü arzu, gereksinim ve darlık olduğunu söyler.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, "içinde, derinliklerinde" anlamına gelen, o ihtiyacın ve telaşın barındığı içsel/psikolojik mekânı işaret eden zarftır.

        Sudûrikum (صُدُورِكُمْ)

        İbn Fâris, "s-d-r" kökünün sözlükte "bir şeyin ön tarafı, başı, göğüs, dönmek ve kaynamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sadr kelimesinin çoğulu olan "sudûr" (göğüsler) kelimesi ile "kum" (sizin) zamirinin birleşimidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "göğüsler" (sudûr) kavramının Kur'an'da kalbin, niyetlerin, sırların ve telaşların mahfazası (kılıfı) olarak kullanıldığını söyler. İhtiyacın (hâcetin) sırf midede değil de "göğüslerinizin içinde" (fî sudûrikum) olmasının; o yolculukların ve hayvanların kullanımının sadece fiziksel bir açlığı doyurmak için olmadığını, insanın göğsünde (iç dünyasında) kaynayan ticaret tutkusunu, seyahat hevesini, meraka veya güvenceye dair o derin psikolojik "telaşları ve arzuları" anlattığını vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "göğüslerdeki ihtiyaç" (hâceten fî sudûrikum) tamlamasını varoluşsal bir hırs ve devinim olarak okur. İnsanın sadece olduğu yerde oturan bir canlı olmadığını; göğsünün içinde sürekli uzak diyarlara ulaşma, yeni pazarlar bulma, fethetme ve sınırlarını aşma yönünde dikey bir ihtiras (hâcet) barındırdığını; hayvanların (en'âm) bu derin ve bitmek bilmeyen felsefi "arayışa/ihtirasa" hizmet etmek üzere ilahi bir tasarımla insanın emrine amade kılındığını ifade eder.

        Ve Aleyhâ (وَعَلَيْهَا)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "onların üzerinde" (aleyhâ) edatının tekrarıdır. İnsanın karadaki o binek hayvanlarının sırtındaki o sarsılmaz tahakkümünü yeniden vurgulayarak cümleyi bir sonraki büyük vasıtaya bağlar.

        Ve Ale'l Fulki (وَعَلَى الْفُلْكِ)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı, "üzerinde" (alâ) edatı ve "f-l-k" kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. F-l-k kökünün sözlükte "yuvarlak olmak, yörünge (felek), dalgaları yararak ilerleyen, kabarmak ve suyun üzerinde giden tekne" anlamlarına geldiğini tespit eder. Fulk kelimesinin (hem tekil hem çoğul olarak kullanılır), denizin üzerinde rüzgârla veya kürekle hareket eden o devasa ahşap gemileri nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fulk (gemiler) kavramının, karadaki ulaşım araçlarının (hayvanların) denizdeki ontolojik karşılığı olduğunu söyler. Karadaki hayvanlar (en'âm) ile denizdeki gemilerin (fulk) aynı cümlede ve aynı "taşıma/binme" eyleminde birleşmesinin; kâinatın sahibinin insanın medeniyet kurması için yeryüzünün tamamını (karayı ve denizi) birbirini tamamlayan kusursuz bir lojistik (teshîr) ağına dönüştürdüğünü vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni üzerine yaptığı analizlerde; "Fulk" kelimesinin saf Arapça olmadığını, muhtemelen Akadcadaki "eleppu" (gemi) veya Süryanicedeki benzer denizcilik terminolojisiyle akraba eski bir Sami kökten türediğini; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak o dönemin ticaret ve seyahat ağlarındaki (Kızıldeniz/Hint Okyanusu) o bilindik devasa ahşap yapıları evrensel bir tevhid delili olarak sunduğunu tartışır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın doğa ve teknoloji felsefesinde bu yan yana gelişi (hayvanlar ve gemiler) inceler. Karadaki hayvanların (en'âm) doğrudan Allah'ın biyolojik "halk/yaratma" eyleminin sonucu olmasına karşılık; gemilerin (fulk) insanın kendi aklı, sanatı ve elleriyle inşa ettiği bir teknoloji (sun') olduğunu; ancak Kur'an'ın her ikisini de (aleyhâ ve ale'l-fulki) doğrudan "Allah'ın bir nimeti ve ayeti" olarak eşitlediğini tespit eder. Tevhidi aklın, kendi ürettiği teknolojiye (gemiye) de kibre kapılmadan, suyun kaldırma kuvvetini (ilahi yasayı) yaratan Allah'ın bir lütfu olarak bakması gerektiğini belirtir.

        Tuhmelûne (تُحْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "h-m-l" kökünün sözlükte "bir şeyi yerinden kaldırıp başka bir yere nakletmek, sırta veya vasıtaya yüklemek, taşıyıp götürmek ve yükün (hımil) ağırlığı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) muzari çoğul formdaki "tuhmelûne" (taşınıyorsunuz / yükleniyorsunuz) fiilinin, failin kendi ayakları üzerinde kendi gücüyle değil, tamamen dışsal bir vasıtanın (hayvanın veya geminin) kaldırma ve çekme gücüne "teslim olarak/yüklenerek" nakledilmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, haml (taşınma) eyleminin meçhul (tuhmelûn) gelmesinin, insanın mutlak acziyetini ve muhtaçlığını bildirdiğini söyler. İnsanın ovası ve denizi kendi bedensel kapasitesiyle geçmesinin imkânsız olduğunu, hayvanlar ve gemiler (ve nihayetinde Allah'ın yasaları) olmadan o ağır kütlesiyle (ve eşyalarıyla) olduğu yere saplanıp kalacak çaresiz bir varlık olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir minnettarlık (şükür) inşası olarak değerlendirir. Yeryüzünde "Ben yaparım, ben giderim, benim gücüm her şeye yeter" diyerek kibirlenen (müstekbir) aklın; aslında karada bir atın sırtında, denizde ise bir tahta parçasının üzerinde "taşınan/yük olan" (tuhmelûne) edilgen (mef'ul) ve zayıf bir nesneden ibaret olduğunu; bu devasa vasıtaları insanın hizmetine verenin "El-Hayy" olan Allah olduğunu idrak etmenin, kibri yıkıp yerine mutlak bir kulluk (hamd) bilinci yerleştireceğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X