وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِـاِذْنِ اللّٰهِۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 78. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümin 78, ilahi hüküm, kıssalar, mucize izni, peygamberler, mümin suresi 78. ayet, hüsran, mümin suresi, allah, hak, ayet, resul, emir, buyruk
-
"Senden önce de elçiler gönderdik; onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi mûcize getiremez. Allah'ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhi hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır."
Senden önce de elçiler gönderdik. Burada Allah şunu söylemektedir: İnsanlara ilk gönderilen peygamber sen değilsin! İnsanların ilk defa reddedip, inkâr ettikleri ve yalancılıkla itham ettikleri peygamber de sen değilsin! Aksine sen insanlara peygamber olarak gönderildiğin gibi senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderilmiştir.
Onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Bu ilâhî kelâm, bizim peygamberlerin bizzat kendilerini ve isimlerini bilmek ve tanımakla yükümlü olmadığımıza işaret etmektedir. Biz, onların şahıslarını ve isimlerini bilmekle değil, ancak hepsinin Allah'tan getirdikleri haberlerin doğru olduğunu bilip tasdik etmekle yükümlüyüz. Aynı şekilde biz, Cenâb-ı Hak'tan gelen vahiylerin her birine bütün tafsilatıyla ve tek tek isimlerini bilerek iman etmekle de yükümlü değiliz, ancak O'ndan gelen her şeye iman etmekle yükümlüyüz. Buna göre biz deriz ki: Diğer peygamberleri veya onlardan birini inkâr etmedikçe, peygamberlerden birine iman etmek hepsine iman etmek demektir. Aynı yaklaşıma göre Allah'a iman etmek de bütün peygamberlere iman etmek anlamına gelir. Çünkü Allah'a iman etmek, O'nun emir ve yasaklarına da iman etmeyi gerektirir, bu da O'nun emir ve yasağı elinde bulunan kişiye de iman etmek neticesini doğurur.
Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez. Sanki insanlar Hz. Peygamber'den, getirdiği bir âyetten sonra başka bir âyet daha getirmesini, onun arkasından da bir başkasını getirmesini istemişlerdi. İşte onların bu istekleri üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi mûcize getiremez. Yani hiçbir peygamber kendi arzusuna göre veya mûcize isteyen insanın arzusuna göre mûcize getiremez. Bu âyet-i keríme, Bâtınîler'in iddialarını da reddetmektedir, onlar diyorlar ki: Peygamberlerin nefislerinde ruhani cevherler vardır, buna dayanarak istedikleri zamanda ve istedikleri şekilde mûcize getirirler. Onlar, buna benzer sözler söylüyorlar. Onlara göre peygamberler, sahip oldukları ruhanî cevher vasıtasıyla, Allah'ın izni ve insanların talebi olmadan istedikleri âyeti getirme gücüne sahiptirler. Bu mesele eğer onların dedikleri gibi olsaydı, Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez ilâhî kelâmının mânası olmazdı. Bâtınîler'in iddiası bu âyete aykırıdır. Çünkü bu ilâhî beyan, peygamberlerin ancak Allah'ın izniyle mûcizeler getirebileceklerini haber vermektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Allah'ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhî hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır. Yani Allah'ın azap emri geldiği zaman yahut Allah tarafından uyarılan olayların emri geldiği zaman... Ayet-i kerîmede, Allah tarafından yapılan ikazlar için Allah'ın emri ifadesi kullanılmaktadır. Ayette geçen hüsran kelimesini daha önce açıklamıştık.
Yorumu Yorumla
-
Ve Lekad (وَلَقَدْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", tekit (pekiştirme) bildiren "lâm" (le) edatı ile geçmiş zamana mutlak bir kesinlik katan "kad" edatının birleşimi olduğunu belirtir. Cümleye "Andolsun ki, şüphesiz, muhakkak" anlamı katarak, bildirilecek olan o geniş tarihsel (ve kozmik) hakikatin üzerinde hiçbir tereddüt veya itirazın barınamayacağını ilan eden sarsılmaz bir başlangıç mühürüdür.
Erselnâ (أَرْسَلْنَا)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe ve belirli bir amaca mebni olarak göndermek, yollamak ve sevk etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki birinci çoğul şahıs mazi fiil olan "erselnâ" (Biz gönderdik) kelimesinin, sıradan bir elçilik ataması değil, kâinatın mutlak otoritesi tarafından planlanmış, ardışık ve sistematik bir ilahi müdahale/vazifelendirme eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, irsal (gönderme) eyleminin, gönderenin büyüklüğü ile orantılı bir kudret, sorumluluk ve ciddiyet taşıdığını söyler.
Rusulen (رُسُلًا)
İbn Fâris, "r-s-l" (göndermek) kökünden türeyen resûl kelimesinin çoğulu (elçiler) olduğunu kaydeder. Kelimenin sonundaki tenvinin (belirsizlik ekinin), bu elçilerin sayıca çokluğunu, çeşitliliğini ve insanlık tarihi boyunca kesintisiz bir akışla (peş peşe) geldiklerini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim felsefesinde "resul" kavramını inceler. İnsan aklının (veya toplumun) tek başına aşkın hakikate (vahye) ulaşmasının imkânsız olduğunu; Allah'ın bu ontolojik uçurumu (transcendence) kapatmak için tarih boyunca seçtiği "elçiler" (rusul) aracılığıyla insanlık ailesine müdahale ettiğini ve kelamını (sözünü) ilettiğini tespit eder.
Min Kablike (مِنْ قَبْلِكَ)
İbn Fâris, "den/dan" ayrılma edatı "min", "k-b-l" (bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelmek, önceki, geçmiş) kökü ve "ke" (sen) zamirinin birleşimidir. "Senden önce" (min kablike) zarfının, Hz. Muhammed'e hitap ederek, onun bu ilahi irsal (gönderme) zincirinin ilki olmadığını, devasa bir peygamberler tarihinin son halkası olduğunu işaret ettiğini belirtir.
Minhum (مِنْهُمْ)
İbn Fâris, "den/dan" edatı "min" ile "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlardan bir kısmı, içlerinden bazıları" anlamıyla, o devasa elçiler topluluğu (rusul) içinde bir tasnif (bölümleme) yapacağını kaydeder.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları nitelemek için kullanılan "kimse ki, o kişi ki" anlamındaki ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu belirtir.
Kasasnâ (قَصَصْنَا)
İbn Fâris, "k-s-s" kökünün sözlükte "birinin izini adım adım sürmek, peşinden gitmek, kesmek ve bir haberi/olayı ardışık olarak aktarmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci çoğul şahıs mazi fiil olan "kasasnâ" (Biz anlattık/kıssa ettik) kelimesinin, olayların rastgele değil, ibret verici en kritik noktalarının özenle seçilerek, izi sürülerek aktarılmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kısas (hikaye etme) kavramının sadece masal veya geçmişin dökümü olmadığını; bir olayın başından sonuna kadar felsefi ve teolojik bir bağlam içinde "izinin sürülerek" (tıpkı bir avcının ayak izlerini takip etmesi gibi) akla ve kalbe sunulması olduğunu söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili Kur'an'ın tarih felsefesi üzerinden değerlendirir. "Sana kıssalarını anlattıklarımız" (kasasnâ) eyleminin, Kur'an'ın bir kronoloji veya salt tarih kitabı olmadığını; elçilerin hayatlarındaki (Mûsâ, Nûh, İbrâhim gibi) o devasa tevhid-şirk mücadelelerinin sadece bugüne ışık tutan, sosyolojik yasaları (sünnetullahı) gösteren "ibretlik kısımlarının" seçilip (k-s-s) aktarıldığını ifade eder.
Aleyke (عَلَيْكَ)
İbn Fâris, "üzerine, sana" anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "ke" (sen) zamirinin birleşimidir. Kıssaların (vahyin) peygamberin kalbine dikey ve kuşatıcı bir şekilde indirildiğini işaret eder.
Ve Minhum (وَمِنْهُمْ)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı, "min" (den) edatı ve "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Ve yine onlardan bir kısmı (da vardır ki)" anlamıyla elçiler yığınının diğer görünmeyen kategorisine geçer.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları niteleyen ism-i mevsûl (kimseler) edatıdır.
Lem Naksus (لَمْ نَقْصُصْ)
İbn Fâris, geçmiş zaman olumsuzluk edatı "lem" ile "k-s-s" (izini sürmek, anlatmak) kökünden muzari fiilin meczum (cezimli) halinin birleşimidir. "Anlatmadık / Kıssa etmedik" (lem naksus) eyleminin, Kur'an'da adı geçmeyen o devasa, meçhul peygamberler ordusunu nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Sana anlatmadıklarımız da vardır" (lem naksus aleyke) vurgusunu ontolojik bir genişlik ve ilahi hikmet bağlamında okur. Bu ifadenin, yeryüzünün hiçbir coğrafyasının veya döneminin (Hindistan, Çin, Amerika kıtaları vs.) Allah'ın elçilerinden ve uyarılarından mahrum kalmadığını; ancak Kur'an'ın muhatabı olan Arap aklının kendi tarihsel ve coğrafi hafızasına (Ortadoğu'ya) uygun olanların seçilip anlatıldığını, geri kalan o binlerce elçinin ise ilahi bilginin sonsuz arşivinde (gaybda) saklı tutulduğunu ifade eder. Tevhidin tarihi, metne sığdırılamayacak kadar büyüktür.
Aleyke (عَلَيْكَ)
İbn Fâris, "sana" anlamındaki edat ve zamir birleşimidir.
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile mutlak olumsuzluk bildiren "mâ" (değildir / hiçbir şekilde olamaz) edatının birleşimi olduğunu belirtir. Şirkin veya müşrik aklın beklentilerini kökünden reddeden o sarsılmaz yargıyı (nefyi) başlatır.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen mazi fiildir. "Mâ kâne" (olamaz, olması düşünülemez, ontolojik olarak imkansızdır) kalıbının, bir eylemin failin yetki, mahiyet veya kudret sınırlarını tamamen aştığını, böyle bir şeyin asla varlık (k-v-n) sahasına çıkamayacağını nitelediğini kaydeder.
Li Resûlin (لِرَسُولٍ)
İbn Fâris, aidiyet/yönelim bildiren "lâm" (li) edatı ile "r-s-l" (elçi) kelimesinin birleşimidir. İfade belirsiz (nekre) geldiği için, "hiçbir elçinin, elçi statüsündeki hiçbir kimsenin" anlamını taşıyarak genelleme yapar.
En Ye'tiye (أَنْ يَأْتِيَ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "gelmek, ulaşmak, beraberinde getirmek ve ortaya koymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Masdar harfi "en" ile muzari fiil olan "ye'tiye" (getirmesi) kelimesinin birleşimi; failin kendi hür iradesiyle veya gücüyle olağanüstü bir durumu icat edip muhatapların önüne koyması eylemini niteler.
Râgıb el-İsfahânî, "Hiçbir elçinin kendi başına getirmesi mümkün olamaz" (mâ kâne li resûlin en ye'tiye) fermanının, elçilerin (peygamberlerin) ilahlaştırılmasını mutlak surette engelleyen tevhidi bir sınır olduğunu söyler. Peygamber, Allah'ın mesajını ileten bir postacıdır, kâinatın yasalarını kendi arzusuyla eğip büken bir büyücü veya yarı-tanrı değildir.
Bi Âyetin (بِآيَةٍ)
İbn Fâris, bağlantı "bi" (ile) edatı ile "e-y-y" kökünün birleşimidir. E-y-y kökünün sözlükte "açık alamet, iz, nişan, ibret ve mutlak kanıt" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âyet kelimesinin, bu bağlamda müşriklerin inatla peygamberden istedikleri o doğaüstü, göz kamaştırıcı ve sarsıcı mucizeleri (harikaları) nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice "Atha" (mucizevi işaret, harikulade kanıt) kelimesiyle akraba olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak elçinin doğruluğunu ispat eden o devasa ontolojik kırılmaları (mucizeleri) isimlendirdiğini tartışır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde mucize (ayet) beklentisini inceler. Müşrik aklın sürekli olarak "Gökten bir melek veya altın bir saray (ayet) getir" şeklindeki şımarıkça taleplerine karşı; Kur'an'ın "Bir ayet (mucize) getirmek elçinin elinde/yetkisinde değildir" diyerek, mucizenin peygamberin şahsi bir marifeti olmadığını, sadece ve sadece Allah'ın kâinata ontolojik müdahalesi olduğunu tespit eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna edatıdır. Baştaki olumsuzluk (mâ kâne) edatıyla birlikte kullanıldığında eylemin (mucize getirme yetkisinin) tek ve mutlak bir makama (Allah'ın iznine) hapsedildiğini (hasr) bildirir.
Bi İzni (بِإِذْنِ)
İbn Fâris, vasıta/durum bildiren "bi" edatı ile "e-z-n" kökünün birleşimidir. E-z-n kökünün sözlükte "işitmek, bilmek, kulak vermek, ruhsat, onay ve irade etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzn kelimesinin, mutlak otoritenin bir eylemin gerçekleşmesine mani olmayıp, kendi ilmi ve kudretiyle ona yol vermesini (olur vermesini) nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, izn (izin) kavramının, ilahi meşîet (irade) ve kudretin doğrudan tecellisi olduğunu söyler. Peygamberlerin gösterdiği tüm mucizelerin (ayetlerin) "Ancak Allah'ın izniyle" (illâ bi iznillâhi) olabilmesinin; kâinattaki kozmolojik veya biyolojik yasaların sadece ve sadece yasayı koyan (Hâlik) tarafından geçici olarak esnetilebileceğini, hiçbir beşerin bu yasalar üzerinde otonomisi bulunmadığını vurgular.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, kâinatın tek yaratıcısının ve yegâne izin (otorite) makamının has ismidir.
Fe İzâ (فَإِذَا)
İbn Fâris, nedensellik/ardışıklık bildiren "fa" bağlacı ile geleceğe yönelik kesinlik ifade eden zaman ve şart zarfı "izâ" (ne zaman ki, -dığı zaman, gelip çattığında) edatının birleşimidir. Elçilerden inatla o yok edici mucizeleri (ayetleri) isteyen müşriklere karşı, o emrin geldiğinde yaşanacak sarsıcı sonuca geçişi başlatır.
Câe (جَاءَ)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak, inmek ve ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil olan "câe" (geldi) kelimesinin, ilahi müdahalenin tereddütsüz, ağır ve sarsılmaz bir şekilde failin üzerine çökmesini nitelediğini belirtir.
Emru (أَمْرُ)
İbn Fâris, "e-m-r" kökünün sözlükte "buyurmak, talep etmek, iş, durum ve helak fermanı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emr kelimesinin, bu bağlamda sıradan bir sözlü buyruk değil; yalanlayan toplulukların (müşriklerin) varoluşlarını yeryüzünden silmek üzere kurgulanmış o mutlak "ontolojik yıkım ve infaz kararı" olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki emir (iş/buyruk) kavramını felsefi bir varoluşsal boyut olarak okur. "Allah'ın emri (infazı) geldiğinde" (izâ câe emrullâhi) formülündeki emrin; artık tartışılamayacak, ertelenemeyecek ve karşı konulamayacak olan o devasa ilahi kasırgayı, azabı veya eceli anlattığını ifade eder. İnkarcıların alay ederek istedikleri o "ayet", geldiği an onları yutacak olan bu "emir"dir.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, gelen o karşı konulamaz emrin (yıkımın/infazın) yegâne sahibinin ismidir.
Kudiye (قُضِيَ)
İbn Fâris, "k-d-y" kökünün sözlükte "bir şeyi tamamlamak, sağlamlaştırmak, kesin karara bağlamak, hüküm vermek, bitirmek ve icra etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) mazi fiil formundaki "kudiye" (hükmedildi / infaz bitirildi / iş sonuçlandırıldı) kelimesinin; hiçbir temyizi, geri dönüşü veya pazarlığı olmayan o son, mutlak ve kahredici ilahi mahkeme kararının uygulanmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kazâ kavramının, ilahi iradenin teorik aşamadan çıkıp kâinat planında mutlak bir zorunluluk (eylem) haline gelmesi olduğunu söyler. Eylemin meçhul gelmesinin (kudiye), bu infaz anında insanların tüm iradesinin sıfırlandığını, sadece mutlak failin kararına "mecburen" boyun eğdiklerini vurgular.
Bi'l Hakkı (بِالْحَقِّ)
İbn Fâris, durum bildiren "bi" edatı ile "h-k-k" kökünün birleşimidir. H-k-k kökünün sözlükte "sabit olmak, değişmemek, yerinden oynamamak, gerçeğe mutlak uygunluk, adalet ve bâtılın zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hak kelimesinin, o dehşetli infazın (kudiye) kör bir tesadüf veya zalimce bir öfke değil; milimi milimine hesaplanmış, rasyonel, sarsılmaz ve mutlak ilahi adaletin ta kendisi olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Hak ile hükmedildi" (kudiye bi'l-hakkı) tabirinin, yeryüzünde bâtılla (zulümle ve yalanla) iş gören o tiranların otonomisinin, evrenin o sarsılmaz ve matematiksel "adalet duvarına" (Hakka) çarparak paramparça olması olduğunu söyler.
Ve Hasira (وَخَسِرَ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "h-s-r" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. H-s-r kökünün sözlükte "sermayeyi kaybetmek, ziyana uğramak, iflas etmek, tükenmek ve kârın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Hasira" (ziyana uğradı / iflas etti) eyleminin, basit bir ticari zararı değil, failin kendi varoluşsal sermayesini (ömrünü, aklını, fıtratını) boşa harcayarak mutlak bir şekilde tükenmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hüsran (zarar/iflas) kavramının Kur'an'da insanın en feci ontolojik çöküşünü ifade ettiğini söyler. Dünyadayken kendilerini en kazançlı, en akıllı ve en iktidar sahibi sanan o elitlerin (müşriklerin); "Hak" ile hükmedildiğinde aslında koca bir "hiçlik" biriktirdiklerini anladıkları o trajik ve acı dolu varoluşsal "iflas" eylemidir.
Hunâlike (هُنَالِكَ)
İbn Fâris, uzak mekân veya uzak zaman işaret eden (işte orada, işte o anda, tam da o vakit) bir zarf olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "İşte tam orada/o anda" (hunâlike) vurgusunun; gerçeği inkâr edenlerin dünyadaki o alaycı gülüşlerinin ve şımarıklıklarının, Allah'ın helak emri gelip çattığı (kudiye) ve ateşle yüzleştikleri "o mutlak dehşet anında" donup kalmasını ve sahte iktidarlarının sıfırlanmasını resmeden çok vurucu bir zaman/mekân sabitlemesi olduğunu ifade eder.
el-Mubtılûne (الْمُبْطِلُونَ)
İbn Fâris, "b-t-l" kökünün sözlükte "boşa gitmek, anlamsızlaşmak, hükümsüz kalmak, yalan ve Hakk'ın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil çoğul formunda olan "el-mubtılûn" kelimesinin; hakkı yok etmek için yalan üretenleri, gerçeği çarpıtanları, hayatlarını ve iddialarını boş/anlamsız kurgular (bâtıl) üzerine inşa eden o inkarcı failleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mubtil kavramının sadece inançsız olan kişi değil; hakkın (gerçeğin) karşısına dikilip, kendi ürettiği ideolojik "yalanlarla ve polemiklerle" (cedelle) hakikati iptal etmeye (bâtıl kılmaya) çalışan o karanlık ve inatçı propagandist zihniyet olduğunu söyler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi felsefi bir çöküş olarak değerlendirir. Ayetin "Hak ile hükmedildi" dedikten sonra "Bâtıl üretenler/mübtilûn iflas etti" diyerek bitmesinin; evrenin zıtlar felsefesi üzerine kurulu o muazzam matematiği olduğunu; bâtılın (yalanın ve kibrin) doğası gereği fani olduğunu ve ilahi "Hakkın" (mutlak gerçekliğin) güneşi doğduğu anda, bâtılın tüm aktörlerinin karanlık gibi "ziyana uğrayıp silinmeye" (hasira ... el-mubtılûn) ontolojik olarak mahkûm edildiklerini ifade eder. Hak geldiğinde bâtıl iflas etmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla