اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kibirliler, kötü menzil, mümin suresi, mümin 76, mümin suresi 76. ayet, cehennem kapıları, cehennem
-
Udhulû (ادْخُلُوا)
İbn Fâris, "d-h-l" kökünün sözlükte "bir şeyin içine girmek, dâhil olmak ve dışarının (haric) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipindeki "udhulû" (girin) çoğul fiilinin, failin kendi hür iradesiyle veya bir davetle değil, o andaki ilahi fermanın kahredici ve reddedilemez (zorunlu) sevkiyatıyla o dehşetli mekânın tam merkezine dâhil olmasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, duhûl (girmek) eyleminin, cehennem bağlamında kullanıldığında sıradan bir geçiş olmadığını söyler. Dünyadayken hakikatin kapılarından (hidayetten) girmeyi kibirle reddedenlerin, şimdi ebedi bir ceza olarak, meleklerin (zebanilerin) tahakkümü ve sürüklemesi altında o mutlak azabın içine "itilmelerini / tıkılmalarını" anlattığını vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini ontolojik bir rüsvalık ve otorite kaybı olarak değerlendirir. Yeryüzünde sarayların, meclislerin kapılarından o büyük bir kibir ve ihtişamla giren tiranlara; ilahi mahkemenin sonunda mutlak bir aşağılamayla "Girin bakalım" (udhulû) fermanının verilmesinin, tiranların o yapay otonomilerinin tamamen çöktüğünü ve iradelerinin sıfırlanarak cezaya "mecbur bırakıldıklarını" ifade eder.
Ebvâbe (أَبْوَابَ)
İbn Fâris, "b-v-b" kökünün sözlükte "bir mekana veya bir duruma geçit veren yer, kapı, giriş, bölüm ve sınıf" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bâb kelimesinin çoğulu olan "ebvâb" (kapılar) isminin, sadece fiziksel bir ahşap/demir geçidi değil, varoluşsal bir ayrışma ve tasnif (sınıflandırma) noktasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kapı (bâb) kavramının insanın bir menzilden diğerine geçişini sağlayan eşik olduğunu söyler. Cehennemin "kapıları" (ebvâbe cehennem) olmasının; cehennemin tek düze bir çukur olmadığını, her bir suçun, şirkin ve kibrin kendi derecesine ve felsefi ağırlığına göre özel olarak tasnif edildiği o sarsılmaz hiyerarşik azap tabakalarını temsil ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, eskatolojik (ahiret) tasvirlerdeki bu kapılar (ebvâb) kavramını ahlaki bir semantik üzerinden okur. Dünyadayken işlenen her bir "tekzib" (yalanlama) ve "kibir" (istikbar) eyleminin aslında kendi cehennem kapısını inşa ettiğini; insanların rastgele değil, yeryüzünde tercih ettikleri o spesifik şirkin ve zulmün karakterine uygun olan "kapılardan" geçerek kendi ontolojik çöküşlerine mühürlendiklerini tespit eder.
Cehenneme (جَهَنَّمَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında ihtilaf olduğunu, Arapça "c-h-m" (derin kuyu, dibi görünmeyen uçurum) kökünden türediğini veya yabancı menşeli bir özel isim olduğunu kaydeder.
El-Cevâlîkî, Cehennem kelimesinin saf Arapça olmadığını, Farsça veya İbranice üzerinden Arapçaya geçmiş mu'arreb (Arapçalaştırılmış) bir isim olduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin İbranice "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) tabirine dayandığını tartışır. Geç dönem monoteistik eskatolojide bu kelimenin ateşin, yakıcılığın ve ebedi azap yurdunun özel ismi haline geldiğini; Kur'an'ın bu terimi, yeryüzünde ilahlık taslayan müşrik aklın hapsolacağı o mutlak kozmik yıkım ve infaz mekânını isimlendirmek için kullandığını iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslami terminolojide ahiret gününde kâfirlerin, zalimlerin ve kibirlenenlerin gireceği, derinliği ve dehşeti insan aklıyla tam olarak kavranamayacak olan o mutlak ateş, azap ve ceza yurdunu ifade eden temel bir kavram olduğunu aktarır.
Hâlidîne (خَالِدِينَ)
İbn Fâris, "h-l-d" kökünün sözlükte "bir şeyin bozulmadan, değişime uğramadan uzun süre kalması, devamlılık, yerleşip kalmak ve beka" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul (hâl/durum bildiren) formunda olan "hâlidîn" kelimesinin; failin o mekânda geçici bir süre için konaklamadığını, ebedi veya süresi mutlak iradeye bağlı çok uzun bir zaman dilimi boyunca o azabın içinde "kalıcı" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hulûd (ebedilik/kalıcılık) kavramının fani (geçici) olmanın mutlak zıddı olduğunu söyler. Cehenneme "kalıcılar olarak" (hâlidîne) girmelerinin, o cezanın hiçbir zaman kesintiye uğramayacağı, merhametle hafifletilmeyeceği ve oradan çıkış (ihraç) umudunun ontolojik olarak tamamen yok edildiği o dehşet verici zaman algısını (sonsuzluğu) vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu ebedilik (hulûd) mefhumunu varoluşsal bir ironi ve zaman felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünün o kısacık, uçucu ve fani zamanında (dünya hayatında) ebediyen yaşayacakmış gibi davranan, servet yığan ve kibre kapılan tiranların; aslında o sahte ebediyet (hulûd) arayışlarının faturasını, cehennemde asla bitmek bilmeyen gerçek bir "hâlidîn" (kalıcılık/ebediyet) azabına çarptırılarak ödemelerindeki o muazzam ve trajik ilahi adaleti (kısası) ifade eder.
Fîhâ (فِيهَا)
İbn Fâris, "içinde, zarfında, kuşatmasında" anlamlarına gelen "fî" edatı ile "cehennem" (dişil isim kabul edilir) kelimesine dönen "hâ" (onda/onun) zamirinin birleşimidir. Hapsolmanın, ateşin ve kalıcılığın o mutlak, kapalı mekânsal derinliğini işaret eder.
Fe Bi'se (فَبِئْسَ)
İbn Fâris, nedensellik/sonuç bildiren "fa" (öyleyse/şu halde) bağlacı ile "b-e-s" kökünden türeyen yerme (zem) fiilinin birleşimidir. B-e-s kökünün sözlükte "zorluk, sıkıntı, çetinlik, çirkinlik ve zaruret" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi'se" (ne kötüdür / ne çirkindir) fiilinin, övgünün (ni'me/ne güzeldir) mutlak zıddı olarak, bir durumun, mekânın veya akıbetin tiksindirici, korkunç ve akıl almaz derecede kötü olduğunu bildiren bir şok ve kınama eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bi'se (ne fena/ne kötü) kavramının, fıtratın şiddetle reddettiği, insanın içini daraltan o mutlak sefalet ve iğrençlik halini ifade ettiğini söyler. Cehenneme girişin hemen ardından gelen bu yerme fiilinin; oranın sadece can yakan bir yer olmadığını, aynı zamanda insanın onurunu, haysiyetini ve estetiğini tamamen parçalayan o mutlak çirkinliğin merkezi olduğunu vurgular.
Mesvâ (مَثْوَى)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte "bir yerde ikamet etmek, uzun süre kalmak, yerleşmek ve konaklamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân formundaki "mesvâ" (barınak / kalınacak yer / ikametgâh) kelimesinin; geçici bir misafirhane veya han olmadığını, failin kalıcı olarak yuva edindiği, varoluşunu demirlediği o nihai ve mutlak durağı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mesvâ (ikametgâh) kavramının, insanın sükûnet bulup yerleştiği mekân olduğunu söyler. "Ne kötü bir barınaktır" (bi'se mesvâ) tamlamasının; insanın fıtratındaki o güvenli, huzurlu bir ev (mesken/karargâh) arayışının, ahirette nasıl tam tersi bir şekilde, her tarafı ateşle ve zincirlerle kaplı o dehşetli çukura (cehenneme) dönüşmesini anlatan sarsıcı bir eskatolojik trajedi olduğunu vurgular.
el-Mutekebbirîne (الْمُتَكَبِّرِينَ)
İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki ism-i fâil çoğul formunda olan "mutekebbirîn" kelimesinin; özünde, fıtratında ve kapasitesinde hiçbir mutlak büyüklük bulunmadığı halde, zorlama bir şekilde büyüklük taslayan, kendini devasa gören ve ilahi hakikate boyun eğmeyi reddeden o sahte/kibirli failleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mütekebbir kavramının, insanın kendini olduğundan çok daha üstün görmesi ve Allah'ın ayetlerine karşı küstahça bir itiraz (cedel) mekanizması geliştirmesi olduğunu söyler. Bu kelimenin, sıradan günahkârları değil; peygamberin mesajını kibirle ezen, zayıfları aşağılayan ve otonomi (ilahlık) ilan eden o şımarık elitist/tiran zihniyeti anlattığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde mütekebbir (kibirli) kavramını, "abd" (kul) kavramının mutlak ve felsefi zıddı olarak inceler. İnsanın aslî varoluş biçimi olan kulluğu (acziyeti) reddederek "Benliğine (Ego)" tapınmasının; şirkin ve küfrün psikolojik kökenini oluşturduğunu tespit eder. Kötü barınağın (mesva) sakinleri olarak "mutekebbirîn"in seçilmesi, cehennemin asıl işlevinin o yeryüzünde şişen egoları ontolojik olarak ezmek olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki bu "Kibirlenenlerin barınağı ne kötüdür!" (fe bi'se mesve'l-mutekebbirîn) fermanını teolojik bir adalet okuması olarak değerlendirir. Yeryüzünde "şık saraylarda, yüksek kulelerde ve devasa piramitlerde" (gösterişli mesvalarda) oturarak insanlara tepeden bakan o zorbaların (mütekebbirlerin); ahirette en iğrenç, en dar ve en onur kırıcı "barınağa" (cehenneme) tıkılmalarındaki o sarsılmaz ilahi kısası ifade ettiğini; kibrin sonunun mutlaka ve zorunlu olarak o mutlak ateş çukuru (zillet) olacağını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla