Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 74. Ayet

    مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُوا مِنْ قَبْلُ شَيْـٔاًۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Min dûni(A)llâh(i)(s) kâlû dallû ‘annâ bel lem nekun ned’û min kablu şey-â(en)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu-lkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      73. "Sonra onlara, 'Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhî nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede?' denir. Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz' derler. İşte Allah inkârcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır."

      74. "Sonra onlara, 'Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhî nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede?' denir. Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz' derler. İşte Allah inkârcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır."

      Sonra onlara, 'Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhî nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede?' denir. Bu ilâhî kelâmın zâhiri, bu sözün onlara cehenneme girdikten sonra söyleneceğini göstermektedir. Çünkü bu âyet-i kerîme, "O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar" meâlindeki âyetin arkasından gelmektedir. Bunun zahiri, Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhî nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede? sözünün cehenneme girdikten sonra söylendiğini gösterir. Buna bağlı olarak gelen "İçinde ebedi kalmak üzere cehennem kapılarından girin içeri! Büyüklük taslayanların kalacakları yer ne kötü!" meâlindeki âyetin zâhiri de bu sözün onlara ancak cehenneme girmelerinden sonra söyleneceğini gösterir.

      Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz, derler. Onların bu sözü iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların dünyada iken taptıkları ve tanrılık nispet edip Allah'a ortak koştukları putlara ibadet ettiklerini inkâr ettiklerine işaret eder. Nitekim bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sonra onların mazeretleri 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık' demekten başka bir şey olmadı". Başka bir âyette de şöyle buyurur: "Onlar (dünyada) size yemin ettikleri gibi Allah'a da yemin edecekler". Bu şekilde onlar yaptıklarını inkâr edecekler ve bunu da yeminle teyit edecekler. Dolayısıyla bu durum, âyet-i kerîmenin onları, mûcizeleri kabul ve tasdike zorlamadığına işaret eder. Çünkü onlar, azabı gözleriyle gördüklerinde dünyada iken yaptıklarını inkâr ediyorlar. Hatalı ve bâtıl yolda oldukları onlar tarafından da anlaşılıyor, ama yine de bu durum, azabı gördüklerinde onları yalan söylemekten alıkoyamıyor.

      İkincisi, onların söyledikleri Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz sözünü de vaktiyle yaptıklarını ret ve inkâr ettikleri için değil, fakat putlara tapmanın o gün onlara hiç fayda vermeyeceğini, başlarına gelen bu felâketten kendilerini kurtaramayacağını anladıkları için söylemişlerdir. İşte bunu anladıklarında, Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz derler. Yani dünyada iken bizim taptıklarımız bâtılmış, hiçbir şey değilmiş, çünkü bugün bize hiçbir faydaları dokunmadı. Eğer âyetin doğru yorumu bu ise, o zaman Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhî nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede sözünün cehenneme girdikten sonra onlara söyleneceğine işaret eder. Eğer onların, putları ret ve inkâr ettikleri şeklindeki ilk yorum doğru ise, o zaman onlar henüz cehenneme girmeden, organları kendilerinin aleyhine şahitlik ettikleri zaman söyleneceğine işaret eder. "Cehennem kapılarından girin içeri!" meâlindeki âyet-i kerîme de bu yorumu desteklemektedir. En doğrusunu yüce Allah bilir.

      İşte Allah inkârcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. Yani Cenâb-ı Hak, isteyerek küfrü tercih edeceğini bildiği kişileri işte böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: "Sıvışıp giderler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir". Yani Allah, onların kendi iradeleriyle doğru yoldan sapacaklarını bildiği için kalplerini haktan çevirdi. "Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti" meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Min Dûni (مِنْ دُونِ)

        İbn Fâris, "den/dan" bildiren ayrılma edatı "min" ile "d-v-n" kökünün birleşimi olduğunu belirtir. D-v-n kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, dışında, gayrısında ve seviye olarak yetersiz olan" anlamlarına geldiğini tespit eder. Önceki ayetteki "Allah'a ortak koştuklarınız nerede?" sorusunu tamamlayarak; O mutlak yaratıcının "dışında ve O'nun çok aşağısında" (min dûni) kalan o sahte otoritelere işaret ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının sadece hiyerarşik bir "aşağılık" değil, güç, kudret, makam ve ontolojik mahiyet olarak Allah'ın (El-Hayy'ın) mutlak varlığı karşısındaki o "seviyesiz, fani ve yardıma muhtaç" varlık statüsünü kapsadığını söyler.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. Cümlede, bırakılıp da astlarına (dûn) gidilen o mutlak yüce makamı işaret eder.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi çoğul formundaki "dediler ki" (kâlû) fiilinin, cehennemdeki suçluların o sarsıcı soruya (Nerede o ortak koştuklarınız?) verdikleri çaresiz, ezik ve itiraf dolu cevabı başlattığını kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu söz söyleme (k-v-l) eylemini varoluşsal bir teslimiyet olarak okur. Dünyadayken Allah'ın ayetlerine karşı inatla, kaba kuvvetle ve gururla "cedel" (tartışma) üreten tiranların ve yandaşlarının; ahiretin o kahredici gerçekliği (azap) karşısında bütün o felsefi demagojilerinin çöküp, acınası bir "itiraf/kabul" (kâlû) evresine geçmelerindeki o felsefi iflası ifade eder.

        Dallû (ضَلُّوا)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru hedeften sapmak, boşa gitmek, yok olmak ve gözden yitip gitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul formundaki "dallû" (kayboldular / yitip gittiler) fiilinin; çağrılan kişilerin veya putların mekânı terk etmelerinden ziyade, mutlak bir şekilde "buharlaşmalarını ve hiçliğe karışmalarını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dalâl/dallû kavramının burada "sapıtmak" anlamında değil, "ontolojik olarak ortadan kaybolmak ve hiçbir fayda üretemeyecek şekilde iflas etmek" anlamında kullanıldığını söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "dallû" (kayboldular) kavramını inceler. Müşriklerin dünyadayken en çok güvendikleri, varlıklarını üzerine inşa ettikleri o sahte ilahların, ideolojilerin ve tiranların ahirette "dallû" (buharlaşıp yok olmaları) eyleminin; şirkin ve dünyevi iktidarların ne kadar kof, temelsiz ve illüzyondan ibaret bir "hiçlik" olduğunu gösteren muazzam bir ontolojik çöküş sahnesi olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi sosyo-politik bir terk ediş olarak değerlendirir. Yeryüzünde birbirlerini koruyacaklarına dair yeminler eden elitlerin, yöneticilerin ve dalkavukların (asabiyetin); o ateşin içinde herkesin kendi can derdine düştüğünü, tüm o dünyevi müttefiklerin (ortakların) onları yüzüstü bırakıp karanlıkta "kayıplara karıştığını" (dallû) ve zalimleri kendi başlarına yapayalnız bıraktığını ifade eder.

        Annâ (عَنَّا)

        İbn Fâris, "den/dan, bizden uzaklaşarak" anlamlarına gelen ayrılma edatı "an" ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. Kayboluşun ve terk edişin muhataplarını ("bizden" kaybolup gittiler) işaret eder.

        Bel (بَلْ)

        İbn Fâris, kendisinden önceki sözün veya düşüncenin yetersizliğini, yanlışlığını ya da eksikliğini bildirerek, ondan vazgeçip (idrâb) asıl gerçeğe, yeni ve daha vurucu bir yargıya geçişi sağlayan (aksine, hayır, doğrusu şu ki) geçiş edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Bel" (Aksine) edatının, müşriklerin kendi zihinlerindeki o muazzam ve sarsıcı aydınlanmayı (uyanışı) temsil ettiğini söyler. Onların "Ortaklarımız bizden kayboldu" dedikten hemen sonra "Hayır (bel)! Aslında biz..." diyerek, sorunun ortakların kaybolması değil, o ortakların en başından beri "birer hiç" olduğunu idrak ettikleri o trajik ve felsefi dönüşüm anını başlattığını vurgular.

        Lem Nekun (لَمْ نَكُنْ)

        İbn Fâris, geçmiş zaman olumsuzluk edatı "lem" ile "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden muzari fiilin meczum (sonu cezimli) halinin birleşimi olduğunu tespit eder. "Biz değildik / Biz yapmıyorduk" (lem nekun) formülünün, geçmişte yapılan eylemin mahiyetini kökünden reddeden ve sıfırlayan mutlak bir nefy (olumsuzlama) olduğunu belirtir.

        Ned'û (نَدْعُو)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, talep etmek, yalvarmak ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci çoğul şahıs muzari formundaki "ned'û" (çağırıyorduk / dua ediyorduk) fiilinin, failin ibadet kastıyla sığınma eylemini nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "dua/çağrı" eylemini bu bağlamda kulluk ifşası olarak okur. "Aksine, biz dua etmiyormuşuz/çağırmıyormuşuz" (bel lem nekun ned'û) itirafının; dünyadayken yaptıkları o kurbanların, yakarışların ve Firavunlara olan körü körüne itaatlerin tamamen anlamsız, boşlukta yankılanan ve hiçbir ilahi karşılığı (icabeti) olmayan hastalıklı birer eylemden ibaret olduğunu anladıklarını ifade eder.

        Min Kablu (مِنْ قَبْلُ)

        İbn Fâris, "den/dan" ayrılma edatı "min" ile "k-b-l" kökünün birleşimidir. K-b-l kökünün sözlükte "bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelmek, önceki, geçmiş" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Min kablu" (daha önce / dünyadayken) zarfının, bu anlamsız dua/çağrı eyleminin yaşandığı o fani varoluş sahnesini (dünya hayatını) nitelediğini belirtir.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün sözlükte "irade etmek, dilemek, var olan ve varlığı zihinde tasavvur edilebilen her bir mevcud, nesne" anlamlarına geldiğini tespit eder. Şey kelimesinin, kâinattaki herhangi bir varlığı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Şey" kavramının burada olumsuzluk edatıyla (lem ... şey'en) birlikte kullanıldığında mutlak "hiçlik" anlamına geldiğini söyler. "Aslında biz daha önce hiçbir şeye (şey'en) tapmıyormuşuz" itirafının, putların ve sahte ilahların ontolojik olarak "yok hükmünde" olduklarını feryatla ilan eden sarsıcı bir idrak olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu şey/hiçlik kavramını felsefi bir trajedi olarak değerlendirir. İnsanın dünyadayken koca heykellerin, devasa piramitlerin veya yenilmez sandığı Firavunların önünde eğilirken; ahiretin o mutlak hakikat aynası karşısında taptığı bütün o devasa yapıların aslında ontolojik bir yalan, bir "hiçlik" (la-şey) olduğunu; "Biz aslında hiçbir 'şeye' dua etmiyormuşuz" (lem nekun ned'û şey'en) sözünün, şirkin insanın kendi uydurduğu kocaman bir boşluğa/boşluğa tapınması olduğunu acı bir şekilde resmettiğini ifade eder.

        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, kıyas ve benzetme bildiren "ke" (gibi, tıpkı) edatı ile işaret zamiri "zâlike" (işte şu/bu) kelimesinin birleşimi olduğunu; "İşte tıpkı bunun gibi, tam da bu şekilde" anlamında mutlak bir nedensellik ve ilahi yasa bağı kurduğunu kaydeder. Surenin önceki ayetlerindeki (Kezâlike yu'feku) savrulma fiiliyle aynı sentaktik/felsefi mühürlemeyi yapar.

        Yudıllu (يُضِلُّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru hedeften sapmak, boşa gitmek, şaşkınlık ve yitip gitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki muzari fiil olan "yudıllu" (saptırır / kaybettirir / boşa çıkarır) kelimesinin; failin doğru istikametini kaybetmesine izin vermesini ve eylemlerinin (dünyadaki sahte ibadetlerinin) hiçbir sonuç vermeyerek iptal edilmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, idlâl (saptırma/boşa çıkarma) eyleminin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun insanı zorla yoldan çıkarması anlamına gelmediğini söyler. Aksine, "yudıllu" fiilinin; insanın kendi özgür iradesiyle ayetleri yalanlaması (tekzib) ve kibre kapılması (istikbar) sonucunda, Allah'ın o kimseden inayetini/hidayetini çekerek onu kendi karanlık seçimleriyle (sapmışlığıyla) baş başa bırakması ve dünyadaki tüm çabalarını "boşa çıkarması" (dalâl) olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "saptırmak, heder etmek" anlamındaki d-l-l kökünden türediğini; İslam akaidinde "idlâl" kavramının, ilahi mesajı kasten reddeden, peygamberlerle inatla savaşan kâfirlerin, bu cürümlerinin fıtrî ve ilahi bir cezası olarak akli/kalbi melekelerinin körelmesini (hatm/tab'), çabalarının ahirette hiçbir işe yaramayarak "yitip gitmesini" ifade eden çok temel bir teolojik terim olduğunu aktarır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O sahte ortakları (şeyleri) yok eden, saptıran ve eylemleri boşa çıkaran o sarsılmaz ve yegâne faili (adalet makamını) işaret eder.

        el-Kâfirîne (الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, tohumu toprağa gömmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul formundaki "kâfirîn" kelimesinin, Allah'ın varlığını, birliğini ve gönderdiği o apaçık kanıtları (beyyinâtı) kasten ve inatla "örten, yok sayan, üzerini kapatan" o inkarcı/nankör kitleleri nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "kâfir" kavramını bu ayetin bağlamında değerlendirir. "İşte Allah kâfirleri böyle şaşkınlıkta bırakır/boşa çıkarır" (kezâlike yudıllullâhu'l-kâfirîn) formülünün muazzam bir teolojik adalet (kısas) barındırdığını belirtir. Kâfirlerin dünyadayken hakikati kasten "örtmelerine" (küfr) karşılık; Allah'ın da onların bütün çabalarını, taptıkları nesneleri ve zihinlerini ahirette bir "hiçliğin/şaşkınlığın" (dalâl) içine "örterek gömdüğünü", böylece eylemin tam zıddıyla sahibine iade edildiğini tespit eder. Küfür kendi kendini yok eden bir karanlıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X