Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 70. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَٓا اَرْسَلْنَا بِه۪ رُسُلَنَا۠ۛ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne keżżebû bilkitâbi vebimâ erselnâ bihi rusulenâ(s) fesevfe ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kitabın ve elçilerimize gönderdiklerimizin asılsız olduğunu savunanlar, evet onlar ileride gerçeği anlayacaklar!"

      Kitabın ve elçilerimize gönderdiklerimizin asılsız olduğunu savunanlar... Bu ilâhî kelâm, onların Allah'ın âyetlerini reddetmeye ilişkin tartışmalarının açıklaması olabilir. Ayet-i kerîme, peygamberlerin onlara getirdiği kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi, yani peygamberlerin onlara emrettiği kitapta bulunmayan vahyi inkâr edenler mânasına da gelebilir. Çünkü vahiy, metluv ve vahy-i gayr-i metluv olmak üzere iki türlüdür. Elçilerimize gönderdiklerimiz sözü, daha önce geçen "kitap" lafzının tefsiri değildir. Ancak Elçilerimize gönderdiklerimiz ifadesi, ilk yoruma göre kitap lafzının tefsiridir. En doğrusunu Allah bilir. İleride gerçeği anlayacaklar cümlesi tehdit anlamına gelir. Yani âyetlerde verilen haberin bilgisini aldıktan sonra, onu gözleriyle gördüklerinde anlayacaklar, demektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, eril çoğul varlıkları nitelemek, bir önceki ayette bahsedilen "ayetler hakkında mücadele edenlerin" (inkarcıların) kimliğini belirginleştirmek ve eylemi doğrudan bu spesifik failler grubuna bağlamak için kullanılan ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatı olduğunu belirtir.

        Kezzebû (كَذَّبُوا)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğruluğun ve gerçeğin (sıdk) mutlak zıddı olarak yalan söylemek, gerçeği asılsız saymak ve reddetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babındaki mazi çoğul form olan "kezzebû" (yalanladılar) fiilinin, sıradan bir inanmama durumunu değil, ortadaki hakikati kasten, ısrarla ve düşmanca bir tavırla "yalan/asılsız ilan etme" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tekzib (yalanlama) kavramının eylemsel bir karşı çıkış olduğunu söyler. Kur'an'da bu fiilin, kişinin hakikati bilmediği için değil, o hakikatin varlığını kendi dünyevi statüsüne tehdit olarak gördüğü için, gerçeği bir "yalan" gibi göstermeye çalışarak aktif bir karalama (propaganda) faaliyetine girişmesini anlattığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "tekzib" (yalanlama) eylemini inceler. Bu fiilin, küfrün (inkarın) epistemolojik (bilgisel) ve varoluşsal temelini oluşturduğunu; "yalanlama" eyleminin, ilahi vahye karşı insanın kendi aklını ve geleneğini merkeze koyarak başlattığı o en büyük ve en yıkıcı zihinsel isyan (rebellion) olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili sosyo-politik bir bağlamda değerlendirir. "Yalanladılar" (kezzebû) eyleminin, Firavun meclisinin veya Mekke aristokrasisinin, kendi kurdukları adaletsiz (ama kârlı) düzeni korumak adına, ilahi mesajı getiren elçiyi toplum nezdinde itibarsızlaştırmak için kasten ürettikleri o ideolojik "yok sayma ve iftira atma" politikası olduğunu ifade eder.

        Bi'l Kitâbi (بِالْكِتَابِ)

        İbn Fâris, yönelim/bağlantı bildiren "bi" edatı ile "k-t-b" kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. K-t-b kökünün sözlükte "iki şeyi birbirine dikmek, bağlamak ve harfleri/kelimeleri yan yana dizip yazmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. El-Kitab kelimesinin, söz uçup gitmesin diye onu derleyen, sabitleyen ve bağlayan o mutlak ilahi yasa/metin bütününü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kitap kavramının, Allah'ın farz kıldığı, cem ettiği (bir araya getirdiği) ve toplumun uyması zorunlu olan kesin hukuki ve teolojik hükümler bütünü olduğunu söyler. Yalanlanan şeyin sıradan bir felsefi metin değil, kâinatın sahibinin yeryüzündeki o sarsılmaz anayasası (el-Kitab) olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kültürel ve ontolojik devriminde "Kitap" mefhumunu inceler. Arapların o uçucu, kuralsız ve şifahi (sözlü) pagan kültürüne karşı; vahyin kendisini sınırları belli, bağlayıcı ve otoriter bir "Kitap" (yazılı kanun) olarak sunmasının, zihinlerde muazzam bir epistemolojik sarsıntı yarattığını; inkarcıların asıl yalanladıkları şeyin (kezzebû bi'l-kitâb), hayatlarını denetim altına alan bu mutlak ve nesnel (objective) "ilahi yasa otoritesi" olduğunu tespit eder.

        Ve Bimâ (وَبِمَا)

        İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı, bağlantı "bi" (ile) edatı ve "mâ" (şey/o ki) ism-i mevsûlünün birleşimidir. "Ve o şeylerle ki, o getirdikleriyle ki" anlamını vererek, yalanlama eyleminin (tekzibin) kapsamını tek bir kitaptan çıkarıp, tüm peygamberlerin ortak mesajını içine alacak şekilde genişlettiğini kaydeder.

        Erselnâ (أَرْسَلْنَا)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe ve belirli bir amaca mebni olarak göndermek, yollamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki birinci çoğul şahıs mazi fiil olan "erselnâ" (Biz gönderdik) kelimesinin, sıradan bir elçilik ataması değil, kâinatın mutlak otoritesi tarafından doğrudan yetkilendirilme ve ilahi bir fermanla vazifelendirilme eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, irsal (gönderme) eyleminin, gönderenin büyüklüğü ile orantılı bir kudret ve ciddiyet taşıdığını söyler.

        Bihî (بِهِ)

        İbn Fâris, birliktelik/vasıta bildiren "bi" (ile) edatı ile "hî" (onu / onunla) zamirinin birleşimidir. Gönderilen elçilerin ellerindeki o mutlak kanıtlara, vahiylere ve tevhidi hakikatlere (mesajın kendisine) işaret eder.

        Rusulenâ (رُسُلَنَا)

        İbn Fâris, "r-s-l" (göndermek) kökünden türeyen resûl kelimesinin çoğulu olan "rusul" ile "nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. "Elçilerimiz" (rusulenâ) tamlamasının, o kişilerin Allah'ın mutlak koruması ve yetkilendirmesi altında olduklarını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Bizim elçilerimiz" (rusulenâ) tamlamasını teolojik bir özdeşleşme (ittisal) olarak değerlendirir. Yalanlananların aslında sadece o peygamberlerin şahısları olmadığını; onlara atılan iftiranın ve tekzibin, bizzat kâinatın sahibine (Allah'a) yapılmış bir başkaldırı (savaş ilanı) olduğunu; "Bizim elçilerimiz" vurgusunun, bu ağır ontolojik suçun faturasının çok büyük olacağını zihinlere çivilediğini ifade eder.

        Fe Sevfe (فَسَوْفَ)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (öyleyse/bunun sonucunda) bağlacı ile gelecekte kesinlikle gerçekleşecek olan bir durumu bildiren zaman edatı "sevfe" kelimesinin birleşimidir. Bu edatın (sin harfine göre) daha geniş ama şaşmaz bir zaman dilimini nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sevfe" edatının Kur'an'da genellikle va'd (müjde) veya va'id (tehdit/uyarı) makamında kullanıldığını söyler. "Öyleyse ileride mutlaka..." (fe sevfe) formülünün, yalanlamanın (tekzibin) cezasız kalmayacağına dair, failin kaçış yollarını tamamen kapatan o dehşetli, kesin ve ilahi tehdidi başlattığını vurgular.

        Ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine, mahiyetine ve özüne ulaşmayı sağlayan kesin idrak, cehaletin ve şüphenin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "ya'lemûne" (bilecekler / anlayacaklar) fiilinin, failin bir gerçeği sarsılmaz ve inkar edilemez bir çıplaklıkla (yakîn ile) tecrübe edip kavramasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilm (bilme) kavramının burada felsefi veya teorik bir malumat edinme olmadığını söyler. "İleride bilecekler" (sevfe ya'lemûne) tehdidinin; dünyadayken inatla ve kibirle reddettikleri o eskatolojik gerçekliğin (azabın/kıyametin), bizzat bedenlerini ve ruhlarını yakmaya başladığı o korkunç an gelip çattığında yaşayacakları o mutlak, çaresiz ve acı dolu "idrak / yüzleşme" durumunu anlattığını vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu bilme/öğrenme (a-l-m) eylemini varoluşsal bir ironi ve trajik bir uyanış olarak okur. Yeryüzünde akıllarını kullanarak (tefekkürle) bilmeleri gereken gerçeği kasten yalanlayanların (kezzebû); ahirette o felsefi inkâr perdelerinin aniden yırtılmasıyla, cehennemin o yakıcı gerçekliği içinde mecburen "bilecek/öğrenecek" olmalarının (ya'lemûn), insanın ontolojik iflasının en sarsıcı tasviri olduğunu ifade eder. Bu, şuurun artık fayda vermediği o geç kalınmış, dehşetli ve kahredici bir bilme (aydınlanma) eylemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "bilmek, idrak etmek" anlamındaki a-l-m kökünden türediğini; İslam eskatolojisinde "ileride bilecekler" (fe sevfe ya'lemûn) tabirinin, ahiret inancını (ba's) ve ilahi adaleti reddedenlerin, ölüm anında veya cehennemde perdelerin kalkmasıyla birlikte (ilm-i yakîn veya ayn-el yakîn mertebesinde) ilahi azabın dehşetiyle yüzleşeceklerini bildiren çok sert bir uyarı/tehdit (va'îd) ifadesi olduğunu aktarır. Yalanlamanın (tekzib) bedeli, gerçeğin o ezici mutlaklığıyla (ilimle) çarpışmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X