Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 66. Ayet

    قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَٓاءَنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبّ۪ي وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul innî nuhîtu en a’bude-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâhi lemmâ câeniye-lbeyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime lirabbi-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "De ki: Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince, sizin Allah'ın dışında dua ettiğiniz şeylere tapmam bana yasaklanmış oldu ve kendimi âlemlerin Rabb'ine teslim etmem emredildi."

      De ki: Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince, sizin Allah'ın dışında dua ettiğiniz şeylere tapmam bana yasaklanmış oldu. Sanki kâfirler Resûlullah'ı (s.a.) kendilerinin tapmakta oldukları putlara tapmaya davet etmişlerdi de Hz. Peygamber, ben bundan menedildim, demişti. Nitekim bu mânada başka âyetler Kur'ân-ı Kerim'de yer almaktadır: "De ki: Kuşkusuz ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allaha ibadet etmekle yükümlü kılındım", "Sakın müşriklerden olma". Aynı anlamı içeren başka âyetler de vardır.

      Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer buradaki "beyyinât" (الْبَيِّنَات) kelimesinden maksat Kur'ân veya müfessirlerin söylediği gibi Resûlullah'a (s.a.) mûcize olarak inen âyetler ise, tekit ve tebliğ mânasına gelir. Şayet maksat Allah'tan gayrısına ibadet etmenin ve Allah'a şirk koşmanın yasaklanması ise daha önce de geçtiği gibi peygamberlerin gelmesinden ve söz konusu açık kanıtların (beyyinât) verilmesinden önce olması lazımdı. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince cümlesinde akıl ve onun vasıtasıyla bilinen bilgiler ve hükümler kastedilmiş de olabilir. Bu durumda bana geldi ifadesi de, bana göründü mânasına gelir. Nitekim "Hak geldi" meâlindeki âyet, hak ortaya çıktı anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendimi âlemlerin Rabb'ine teslim etmem emredildi. Yani yaratılanları ve her şeyi özellikle ve sadece Allah'a teslim etmem, O'na başka birini ortak koşmamam emredildi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek, beyan etmek ve iddia etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipindeki "kul" (de ki / söyle) fiilinin, failin kendi iradesiyle değil, yüce bir makamdan aldığı buyruğu muhataplara ilan etmesi eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "De ki" (kul) emrinin sıradan bir söz aktarımı olmadığını; elçinin (ve inanan aklın) kitlelerin baskısına, alaylarına ve tehditlerine aldırmadan hakikati korkusuzca, yüksek sesle ve sarsılmaz bir özgüvenle "deklare etmesi" (ilan etmesi) eylemi olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini Kur'an'ın risalet (elçilik) teolojisi üzerinden değerlendirir. Ayetin "De ki" (kul) diye başlamasının, Mûsâ'nın Firavun'a karşı duruşunu anlatan önceki ayetlerden sonra sözün doğrudan Hz. Muhammed'e ve Mekke müşriklerine (veya tiranlara) çevrildiğini; bu hitabın, peygamberin kendi felsefesini değil, bizzat kâinatın sahibinin "kapanış fermanını" topluma deklare ettiğini, otonominin sadece Allah'a ait olduğunu ifade eder.

        İnnî (إِنِّي)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, muhatabın şüphesini, itirazını ve alayını ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz, muhakkak ki) ile birinci tekil şahıs "y/nî" (ben) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir.

        Nuhîtu (نُهِيتُ)

        İbn Fâris, "n-h-y" kökünün sözlükte "bir şeyi engellemek, men etmek, durdurmak, bir şeyin sonuna/sınırına varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Akıl anlamına gelen "nühâ" kelimesinin de insanı çirkinliklerden "alıkoyduğu" için bu kökten türediğini belirtir. Birinci tekil şahıs meçhul (edilgen) mazi fiil olan "nuhîtu" (ben menedildim / bana yasaklandı) kelimesinin, failin mutlak ve sarsılmaz bir otorite tarafından eylemden kesin olarak "alıkonulmasını" nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, nehy (yasaklama/men etme) kavramının, şeriatın ve fıtratın bir eylemi zararlı, yıkıcı ve çirkin olduğu için kesin çizgilerle durdurması olduğunu söyler. "Ben menedildim" (nuhîtu) itirafının, elçinin kendi hevasıyla hareket etmediğini, üzerinde boyun eğdiği aşkın bir yasa (şeriat) bulunduğunu vurgular.

        En (أَنْ)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen muzari fiili masdar (isim) formuna dönüştüren ve eyleme bağlanmasını sağlayan "masdar harfi" olduğunu belirtir.

        A'bude (أَعْبُدَ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek, ram olmak ve yolun pürüzsüzleşmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci tekil şahıs muzari formundaki "a'bude" (ibadet etmem / kulluk yapmam) fiilinin, failin varlığını ve iradesini bir başka otoriteye kasten ve mutlak bir teslimiyetle sunmasını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde ibadet kavramını inceler. Müşrik zihnindeki paganist "korku veya rüşvet" temelli tapınma ayinlerine karşılık; tevhidi akılda "ibadet/kulluk" (a'bud) eyleminin, insanın kendi varoluşsal acziyetini kabul ederek yegâne yaratıcıya duyduğu o en derin "ontolojik sadakat ve teslimiyet" olduğunu tespit eder. Menedilen şeyin bu sadakatin sahte hedeflere yöneltilmesi olduğunu belirtir.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, eril çoğul varlıkları nitelemek ve eylemi o failler grubuna bağlamak için kullanılan ism-i mevsûl (o kimseler ki) edatı olduğunu belirtir. İbadetin yöneltilmesinin yasaklandığı o sahte nesneleri/otoriteleri işaret eder.

        Ted'ûne (تَدْعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, talep etmek, yalvarmak ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "ted'ûne" (çağırıyorsunuz / yalvarıyorsunuz) fiilinin, muhatapların tehlike veya ihtiyaç anında o nesnelere/kişilere sığınma eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an dilinde sahte ilahlara yönelik "çağrı/dua" (ted'ûn) eyleminin doğrudan "ibadet etmek" ile eşanlamlı kullanıldığını söyler. İnsanın kimden medet umuyorsa, kimi yardıma çağırıyorsa aslında zihnen ona "kulluk" ettiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki dua (çağrı) eylemini varoluşsal bir diyalektik olarak okur. Müşrik aklın cansız putlara, gök cisimlerine veya Firavun gibi tiranlara "çağrıda bulunmasının" (ted'ûne), aslında ontolojik bir sağırlığa, boşluğa ve mutlak bir "hiçliğe" seslenmek olduğunu; tevhidi aklın (peygamberin) ise tam da bu anlamsız, aklı aşağılayan ve fıtrata aykırı olan eylemden (şirkten) şiddetle "menedildiğini" (nuhîtu) ifade eder.

        Min Dûni (مِنْ دُونِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün sözlükte "bir şeyin aşağısı, berisinde, yakınında, dışında ve gayrısında" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Min dûni" (dışında, bırakıp da, astı olarak) edatının, yegâne mutlak otoritenin seviyesine asla ulaşamayan o aşağı/fani varlıkları nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının sadece mekânsal bir "aşağılık" değil, güç, kudret, makam ve ontolojik mahiyet olarak Allah'tan çok daha "seviyesiz, aciz ve değersiz" (ednâ) olan her türlü varlığı kapsadığını söyler.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. Cümlede, bırakılmaması ve astlarına/sahtelerine (min dûnillâh) gidilmemesi gereken o mutlak sınırı, yegâne ilahı işaret eder.

        Lemmâ (لَمَّا)

        İbn Fâris, geçmiş zamana ait bir eylemin gerçekleşmesiyle birlikte (şart ve zaman zarfı olarak) "dığı zaman, -ınca, ne zaman ki" anlamı katan ve ardındaki fiilin tahakkuk ettiğini bildiren edat olduğunu kaydeder.

        Câeniye (جَاءَنِيَ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak, yaklaşmak ve ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi fiil olan "câe" (geldi) ile "nî" (bana) zamiri ve okunuş kolaylığı (vasıl) sağlayan üstünlü "y" (ye) harfinin birleşimi olduğunu; eylemin, delillerin elçiye doğrudan ve mutlak bir şekilde ulaştığını nitelediğini belirtir.

        el-Beyyinâtu (الْبَيِّنَاتُ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün sözlükte "ayrılık, açıklık, iki şeyin arasının açılması, gizliliğin kalkıp berraklığın ortaya çıkması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Beyyinât kelimesinin (beyyine'nin çoğulu), hakkı batıldan, tevhidi şirkten keskin bir sınırla ayıran o mutlak, şaşmaz ve apaçık kanıtları nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, beyyine kavramının, aklın ve kalbin hiçbir şekilde reddedemeyeceği, şüpheleri paramparça eden o devasa rasyonel, ontolojik ve teolojik deliller yumağı olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi epistemolojik bir zemin olarak değerlendirir. "Bana apaçık deliller gelince" (lemmâ câeniye'l-beyyinât) vurgusunun; peygamberin (ve müminin) şirkten yüz çevirmesinin körü körüne dogmatik bir inat olmadığını; müşriklerin inançlarının zanlara ve ataların batıl geleneklerine dayanmasına karşılık, tevhidi aklın otonomisini "apaçık, rasyonel ve felsefi bir bilgiye/kanıta" (beyyinâta) dayandırdığını, imanın aslında en yüksek "bilme" eylemi olduğunu ifade eder.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ayrılma ve kaynak bildiren (den/dan) edat (harf-i cer) olduğunu; o apaçık delillerin menşeinin dünyevi felsefeler değil, mutlak yüce makam olduğunu işaret ettiğini kaydeder.

        Rabbî (رَبِّي)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, bir şeyi kademe kademe kemale erdiren ve yöneten" anlamlarına geldiğini, "î/y" (benim) zamiriyle "Benim Rabbim" (Rabbî) tamlamasını oluşturduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "Rab" kelimesini bu bağlamda inceler. Delillerin (beyyinâtın) soyut ve kör bir evrenden/doğadan değil, bizzat elçiyi terbiye eden, onunla doğrudan iletişim kuran, onu gözeten o şefkatli ve içkin Yaratıcıdan (Rab'den) gelmesinin; tevhid eylemini sadece felsefi bir zorunluluk olmaktan çıkarıp, kul ile Allah arasındaki o derin, kişisel (personal) ve sevgi dolu "ontolojik sözleşmeye" dönüştürdüğünü tespit eder.

        Ve Umirtu (وَأُمِرْتُ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "e-m-r" kökünden türeyen meçhul (edilgen) mazi fiilin birleşimidir. E-m-r kökünün sözlükte "buyurmak, talep etmek, iş, durum ve yasaklamanın (nehy) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci tekil şahıs formundaki "umirtu" (ben emrolundum) fiilinin, failin kendi keyfiyetine göre değil, üzerindeki o mutlak, bağlayıcı ve sarsılmaz iradenin talimatına boyun eğdiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, emr (buyruk) kavramının, itaati zorunlu kılan, itaatsizlikte ise ontolojik bir yıkım barındıran o mutlak ilahi yasa olduğunu söyler. "Menedildim" (nuhîtu) eylemiyle şirkin temizlenmesinin (tahliye) ardından, "Emrolundum" (umirtu) eylemiyle o temizlenen kalbe tevhidin inşasının (tahliye) gerçekleştiğini vurgular.

        En (أَنْ)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen muzari fiili masdar formuna dönüştüren "masdar harfi" olduğunu kaydeder.

        Uslime (أُسْلِمَ)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün sözlükte "barış, esenlik, güvende olmak, her türlü afetten ve hastalıktan (noksanlıktan) kurtulmak, boyun eğmek ve teslim olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki birinci tekil şahıs muzari fiil olan "uslime" (teslim olayım) kelimesinin, kişinin iradesini ve tüm varlığını, kendisini güvende tutacak olan mutlak ve kusursuz makama tereddütsüz bırakmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, İslam/teslim olma (s-l-m) kavramının; insanın kibre, arzulara ve sahte ilahlara kulluk etmekten sıyrılarak aklını ve bedenini sadece kâinatın sahibine bağlaması, bu sayede içsel bir huzura, ontolojik bir sükûnete ve "barışa" (selamete) girmesi olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili özgürlük felsefesi üzerinden değerlendirir. "Teslim olayım" (uslime) eyleminin, sanıldığının aksine körü körüne ve kölece bir boyun eğiş olmadığını; bilakis yeryüzündeki tüm tiranlara, Firavunlara, putlara ve insanın kendi karanlık ihtiraslarına isyan ederek, sadece ama sadece Allah'a "teslim olması", insanın evrendeki en büyük "özgürleşme ve haysiyet" (selamet) eylemi olduğunu ifade eder.

        Li Rabbi (لِرَبِّ)

        İbn Fâris, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" (li) edatı ile "r-b-b" (sahip, terbiye eden, yöneten) kökünden türeyen kelimenin birleşimi olduğunu; o mutlak teslimiyetin ve özgürleşmenin "kime / hangi makama" yöneltildiğini işaret ettiğini kaydeder.

        el-Âlemîne (الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine ulaşmayı sağlayan bilgi, alamet, nişan, iz ve cehaletin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âlem kelimesinin (çoğulu âlemîn), kendi varlığıyla doğrudan asıl Yaratıcısının varlığına işaret eden, O'nun kudretine "alamet" (delil) olan yaratılmışların tamamını, varlık sistemlerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, âlemîn (âlemler) kavramının, Allah'ın dışındaki her şey (mâsivâ) olduğunu söyler.

        Dücane Cündioğlu, "Âlemlerin Rabbine teslim olayım" (uslime li rabbi'l-âlemîn) kapanışını muazzam bir ontolojik evrensellik olarak okur. Peygamberin (ve müminin) sadece kendi kabilesinin (Kureyş'in), kendi şehrinin veya bölgesel bir varlığın değil; sınırları, galaksileri, bilinen ve bilinmeyen tüm boyutları (âlemîni) içine alan o devasa makro-kozmosun "Rabbine" teslim olmasının; insanın varoluşsal sınırlarını yırttığını, onu evrensel bir vatandaş kıldığını ve aklını o devasa kozmik ahengin (itaatin) bir parçası haline getirdiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "bilgi/alamet" kökünden türediğini; İslam akaidinde Allah dışındaki bütün varlık kategorilerini kapsayan en geniş kavram olduğunu aktarır. Ayetin, müşriklerin dar, parçalı, putperest evren algısına karşı; "Âlemlerin Rabbi" sıfatıyla, şirkle uzlaşmayı mutlak surette sıfırlayan ve sadece tek bir güce boyun eğmeyi emreden o evrensel ve ihtişamlı tevhid manifestosuyla sonlandığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X