هُوَ الْحَيُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 65. Ayet
Daralt
X
-
"O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla O'na dua edin. Hamd, alemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur."
Hay Kelimesinin Anlamı
O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Müfessirler şöyle derler: Burada diri anlamına gelen hay (الْحَىّ) kelimesi, ebediyen ölmeyecek olan canlı demektir. Ancak bu, herkesin bildiği bir husustur. Hay kelimesinin aslı, övülmekte ve methedilmekte son hadde varan mânasına gelir. Kendisinden yararlanmakta son hadde varan her şeye hay denilir. Meselâ yeryüzünden, ağaçlardan ve her şeyden sonuna kadar yararlanılır. En doğrusunu Allah bilir.
O'ndan başka tanrı yoktur. Arapçada ilâh kelimesi mâbut için kullanılır. Arap, her mâbuda (kendisine ibadet edilene ve kulluk yapılana) ilâh der. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Allah'tan başka ibadet ve kulluk yapılmaya lâyık hiçbir ilâh ve mâbut yoktur.
Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla O'na dua edin. Yani samimi bir dindarlıkla O'na dua edin. Samimiyetle O'na dua edin cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, samimi bir şekilde sadece O'na ibadet edin, müşriklerin şefaat ve Allaha yaklaşmak ümidiyle putlara taptıkları gibi hiçbir şeyi O'na ortak tanımayın! Dini ve ibadeti sadece Allah'a has kılın! İhlas, Allah için kalbi her şeyden tasfiye etmek demektir. İkincisi, gerçek anlamda Allah'a dua edin ve O'nun adını kullanın! En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O şöyle demektedir: Allah'a dua edin ve ilâh olarak O'nun ismini söyleyin, O'ndan başka birine ilâh ismini vermeyin ve ona dua etmeyin. Çünkü müşrikler ilâh olarak putlara isim veriyor ve onlara dua ediyorlardı.
Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Bu cümle ile Allah, insanlara "el-hamdu lillâh" (الْحَمْدُ لِلَّهِ) demelerini öğretmektedir. "el-Hamdu lillâh" sözü, yarattığı varlıklara nimetler veren ve onlara lütuflarda bulunan âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun, mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (O) ispat zamiri olduğunu kaydeder. Cümlenin başında müpteda olarak yer almasının, zihni doğrudan o mutlak, tek ve görünmez (gayb) olan yüce faile kilitlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "huve" zamirinin, zatı itibarıyla ihata edilemeyen (kavranamayan), ancak sıfatları ve evrendeki ayetleriyle bilinen o yegâne yaratıcıya (Allah'a) işaret eden, mevcudiyeti her türlü şüpheden arınmış en temel ispat ve varlık zamiri olduğunu söyler.
el-Hayyu (الْحَيُّ)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün sözlükte "ölümün zıddı, dirilik, yaşamak, nefes almak, hareketlilik ve canlılık" anlamlarına geldiğini tespit eder. El-Hayy isminin, başı ve sonu olmayan, varlığını başka hiçbir şeye borçlu olmayan mutlak diriliği nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramının Allah'a nispet edildiğinde mecazi veya biyolojik bir anlama gelmediğini; ezeli ve ebedi olan, hiçbir zaman yokluk veya eksiklik (uyku/uyuklama) kabul etmeyen, kâinattaki tüm canlılara hayat veren (Muhyî) o mutlak "diri" makamını anlattığını söyler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismi ontolojik bir beka (kalıcılık) ilanı olarak okur. Firavunlar gibi yeryüzünde tanrılık iddia edip eninde sonunda ölüme (ve çürümeye) mahkûm olan tüm sahte diktatörlere karşı; "O, mutlak Diridir" (huve'l-hayyu) fermanının, kâinatta ölümsüz olan, çürümeyen ve iradesi asla kesintiye uğramayan yegâne otoritenin sadece Allah olduğunu ilan eden sarsılmaz bir tevhidi manifesto olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "diri olmak" anlamındaki h-y-y kökünden sıfat (esmâ-i hüsnâ) olduğunu; İslami akaidde Allah'ın zati sıfatlarından biri olarak O'nun mutlak varlığını, ezeli ve ebedi diriliğini, evrendeki tüm hayat belirtilerinin asıl kaynağı olmasını ifade ettiğini aktarır.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, kendisinden sonra gelen cins ismin (ilahın) varlığını kökünden reddeden, "hiçbir şekilde yoktur, barınamaz" anlamındaki mutlak olumsuzluk (nefy-i cins) edatı olduğunu belirtir.
İlâhe (إِلَٰهَ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün sözlükte "sığınmak, ibadet etmek, şaşkınlık ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İlah kelimesinin, mutlak otorite sahibi, kendisine boyun eğilen ve tapınılan en yüce makamı nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde "Lâ ilâhe" (Hiçbir ilah yoktur) formülünün yıkıcı gücünü inceler. "Mutlak Diri" (Hayy) olan Allah'ın zikredilmesinin hemen ardından bu formülün gelmesinin; Arap müşrik zihnindeki o ölü, cansız, aciz putları veya Mısır/Mezopotamya inançlarındaki o fani kral-tanrıları (Firavunları) bir balyoz gibi yıkarak sıfırlayan mutlak felsefi bir "temizleme" eylemi olduğunu tespit eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna bildiren edattır. Baştaki "lâ" (yoktur) edatıyla birlikte kullanıldığında yargıyı mutlak ve sarsılmaz bir kesinlikle tek bir makama hapseder (hasr).
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (O) zamiridir. "O'ndan başka ilah yoktur" (lâ ilâhe illâ huve) tevhid formülünün, uluhiyeti sadece "El-Hayy" olan o mutlak makama tahsis ettiğini kaydeder.
Fed'ûhu (فَادْعُوهُ)
İbn Fâris, nedensellik/sonuç bildiren "fa" (öyleyse/mademki durum bu) bağlacı ile "d-a-v" kökünden türeyen çoğul emir kipi ve "hu" (ona) zamirinin birleşimidir. D-a-v kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, talep etmek, yalvarmak ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Öyleyse O'na yalvarın / O'nu çağırın" (fed'ûhu) emrinin, sadece dua etmeyi değil, mutlak itaati ve ibadeti nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin insanın kendi acziyetini bilerek mutlak güce sığınması olduğunu söyler. "Öyleyse sadece O'na dua edin" emrinin, tevhidin mantıksal bir sonucu olduğunu; madem hayatı veren ve yegâne ilah O'dur, o halde tehlikede veya darlıkta sahte putları/güçleri çağırmanın aklın iflası olduğunu vurgular.
Muhlisîne (مُخْلِصِينَ)
İbn Fâris, "h-l-s" kökünün sözlükte "bir şeyin saf olması, bulanıklıktan, kirden ve karışıklıktan arınması, halis ve tortusuz olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki ism-i fâil çoğul (hâl/durum bildiren) formunda olan "muhlisîn" kelimesinin; niyetini, inancını ve eylemini her türlü şirkten, riyadan (gösterişten) ve dünyevi menfaatten tamamen temizleyen, arı duru hale getirenleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ihlas kavramının, dinin ve amelin içine karışan "yabancı maddeleri" (sahte ilahları, nefsani arzuları, toplum baskısını) ayıklayıp, ibadeti sadece kâinatın sahibine has kılmak olduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde ihlas kavramını, müşrik (ortak koşan) aklın mutlak zıddı olarak "saf/katışıksız monoteizm" inşası bağlamında inceler. Müşriklerin inançlarının pragmatist ve parçalı (çok tanrılı/menfaatçi) olduğunu; Kur'an'ın "ihlas" (muhlisîne) kavramıyla, imanın parçalanmasını reddeden, insanın tüm varoluşsal sadakatini tek ve mutlak bir merkeze (Allah'a) yönelten o keskin, pürüzsüz ve dürüst zihin durumunu (pure devotion) talep ettiğini tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi sosyolojik ve ahlaki bir arınma olarak değerlendirir. İhlasın, dindarlığın politik bir araca, sosyal bir statüye veya Firavunî bir gösteriş mekanizmasına dönüştürülmesine karşı mutlak bir itiraz olduğunu; dinin (inancın) sadece ve sadece vicdan ile Allah arasında kalan o "tertemiz, menfaatsiz ve aracısız" (halis) özüne dönme fermanı olduğunu ifade eder.
Lehu (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" (li/le) edatı ile "hu" (O'na) zamirinin birleşimi olduğunu; ihlasın ve dinin muhatabının sadece Allah'a "ait" kılınarak mühürlendiğini belirtir.
ed-Dîne (الدِّينَ)
İbn Fâris, "d-y-n" kökünün sözlükte "itaat etmek, boyun eğmek, borçlu olmak, ceza, karşılık ve bir yasa etrafında toplanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Din kelimesinin, mutlak otoriteye (El-Hayy olan Allah'a) sarsılmaz bir teslimiyeti ve bu itaatin sistemleşmiş yaşam biçimini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, din kavramının sadece kalpteki bir inanç değil, amele yansıyan o kuşatıcı ilahi kanunlar ve kulluk sözleşmesi olduğunu söyler. "Dini sadece O'na halis kılarak" (muhlisîne lehu'd-dîn) tamlamasının, yaşamın hiçbir alanını (hukuku, ahlakı, ticareti) sahte ilahların kurallarına bırakmamayı, mutlak kanun koyucu olarak sadece Allah'ı tanımayı ilan ettiğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki din (borçluluk/d-y-n) kavramını ontolojik bir felsefe olarak okur. Evrenin yaratılışını, insanın kendi varlığını (suretini ve rızkını) mutlak ve karşılıksız bir ihsan olarak sunan yaratıcıya karşı, insanın hissetmesi gereken o varoluşsal "borçluluk ve şükür" (dindarlık) bilincini ifade ettiğini; insanın ancak bu asil borcu (dini) kibre kapılmadan ödemeye (ihlasa) çalıştığında gerçek bir özneye dönüştüğünü belirtir.
el-Hamdu (الْحَمْدُ)
İbn Fâris, "h-m-d" kökünün sözlükte "birini güzel vasıflarıyla övmek, yüceltmek ve iyiliği dile getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla (el-hamdu) gelen bu kelimenin, evrendeki tüm eksiksiz, mutlak ve mükemmel övgü formlarını kapsadığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, hamd kavramının şükürden daha kapsamlı olduğunu söyler. Şükür, insana verilen bir nimete karşılık yapılırken; "Hamd", nimet verse de vermese de, sırf zatındaki yücelik, kudret ve mükemmellik (El-Hayy olması) sebebiyle kâinatın Yaratıcısına yöneltilen mutlak ontolojik övgü ve hayranlık beyanıdır.
Lillâhi (لِلَّهِ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis (öznelleştirme) bildiren "lâm" (li) edatı ile "Allah" lafzının birleşimidir. Tüm övgülerin nihai olarak sadece mutlak yaratıcıya "ait" olduğunu işaret eder.
Rabbi (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, bir şeyi kademe kademe kemale erdiren ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin hamd ile bağını eskatolojik ve teolojik bir sistem olarak okur. Bütün övgülerin (hamdin) Allah'a ait olmasının gerekçesinin, O'nun evreni yaratıp kenara çekilmemesi, her an müdahil, besleyen ve terbiye eden (mürebbi/rab) vasfına sahip olması olduğunu; Firavun'un veya statükonun değil, asıl "Rab"bin övgüyü hak ettiğini ifade eder.
el-Âlemîne (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatine ulaşmayı sağlayan bilgi, alamet, nişan, iz ve cehaletin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âlem kelimesinin (çoğulu âlemîn), kendi varlığıyla doğrudan asıl Yaratıcısının varlığına işaret eden, O'nun kudretine ve tasarımına "alamet" (delil) olan yaratılmışların tamamını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, âlemîn (âlemler) kavramının, Allah'ın dışındaki her şey (mâsivâ) olduğunu söyler. Melekler, cinler, insanlar, galaksiler ve bilinmeyen tüm boyutlar bu kelimenin içindedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "bilgi, nişan" anlamındaki kökten çoğul olduğunu; İslam kozmolojisinde Allah dışındaki bütün varlık kategorilerini (âlemleri) kapsayan en geniş çerçeve olduğunu aktarır. "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" (el-hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn) kapanışının; surenin başından beri kibre kapılan, tartışan (cedel) ve kendini büyük sanan insana, evrenin o devasa, sayısız boyutları (âlemîn) karşısındaki küçüklüğünü hatırlatan ve aklı mutlak tevhide bağlayan sarsılmaz bir final (kapanış) duası olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla