فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mümin suresi, günah bağışlanması, tesbih, ilahi vaad, mümin 55, mümin suresi 55. ayet, sabır, allah, rab, hak, hamd, mağfiret
-
"(Resûlüm!) Sen şimdi sabret, çünkü Allahın vadi mutlaka gerçekleşir; günahının bağışlanmasını iste ve sabah akşam Rabb'ini hamd ile tesbih et."
Sen şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir. Buradaki sabret anlamına gelen "fasbir" (فَاصْبِرْ) kelimesi farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, onların sana verdikleri eziyetlere sabret, karşılık verme anlamına gelir. Buradaki eziyetin de üç mânaya gelmesi mümkündür. Biri, insanların kendisini yalancılıkla itham etmesi mânasına gelir, şüphesiz onların yalancılıkla itham etmeleri Hz. Peygamber'i (s.a.) üzüyordu. Diğeri, onların kendisiyle alay etmelerinden üzülüyordu. Öbürü de, kendisini öldürmek, dövmek ve benzeri niyetlerinden dolayı üzülüyordu.
İkincisi, ilâhî risâleti onlara tebliğ konusunda sabırlı ol, onların seni inkâr etmeleri ve senin risâleti tebliğ etmene engel olmaya çalışmaları, canını sıkmasın!
Üçüncüsü, sabret, vakti gelmeden hemen Allah'ın azabının gelmesi için acele etme! Çünkü peygamberler, henüz kendilerine izin verilmeden azabın çabucak gelmesini istemezler. En doğrusunu Allah bilir.
Sen şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir. Burada geçen vâd kelimesi eğer bilinen anlamıyla vâd mânasına geliyorsa, âyet şöyle yorumlanır: Allahın vâdi hiç şüphesiz doğrudur, ondan dönülmesi ve yapılan vâdin yalan olması söz konusu değildir. Dünyada yapılan vådden dönmek, ancak şu iki sebepten biri yüzünden olur: Ya vâdini yerine getirmekten aciz kaldığı için yahut da şayet vâdini yerine getirecek olursa başına bir zarar geleceğinden korktuğu için insan vâdinden döner. Cenâb-ı Hak ise bu her iki mânadan da münezzehtir ve çok yücedir. Allah'ın vâdi haktır cümlesinde Allah tarafından vâdedilenler kastedilmiş ise o zaman âyet, Allahın vâdettiği şeyler mutlaka gerçekleşecektir diye yorumlanır. Allah'ın vâdi de, az önce söylediğimiz gibi iki mânaya gelir. Buna göre de Allah'ın emri zikredilir ve bizzat emrin kendisi murat edilir. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyuruyor: "Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur". Yine bir âyet-i kerimede ifade buyurulduğu üzere våd zikredilir, ancak yapılan şey murat edilir: "Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir". Yani Allah'ın emri mutlaka yerine getirilir, Allah'ın vådi yerine getirilecektir. En doğrusunu Allah bilir. "Namaz Allah'ın emridir" sözü, Allah'ın emriyle farzdır mânasına gelir. Yoksa namaz Allahın emri olmaz, O'nun emriyle namaz farz olur. "Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir" cümlesi de bu månadadır. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Peygamber'ine neyi vâdettiğini, onun gerçekleştiğini haber vermeden anlamıyoruz. Bundan maksadın, bazı müfessirlerin söylediği şu yorum olması mümkündür: Cenâb- Hak, Bedir günü Mekke kafirlerini öldürmek suretiyle onlara azap edeceğini Peygamber'ine vâdetmişti. Ancak Mekkeliler buna inanmamışlar, Hz. Peygamber'le alay ederek, eğer doğru söylüyorsanız o vâdettiğiniz fetih ne zaman, demişlerdi. Allah da, Şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir buyurmuştu. Bunun dışında başka ihtimaller de vardır.
Günahının bağışlanmasını iste. Burada kastedilen mâna muhtemelen, şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi Allah'tan mağfiret istemesidir. "Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allahın bağışlaması için". Bu âyette geçen "Allahın sana bağışlaması için" sözünün, Hz. Peygamber'in (s.a.) şefaatiyle ümmetini ona bağışlayacak mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar olanlar bağışlanır". Yani müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar olan bölgede yaşayanlara, onun için şefaat edilirler.
Rabb'ini hamd ile tesbih et. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık. Buradaki tesbih kelimesiyle bildiğimiz tesbih murat edilmiş olabilir. Eğer öyle ise o zaman âyetteki sabah ve akşam kelimeleri ile belli bir zaman dilimi değil, aksine bütün gece ve gündüz kastedilmiştir. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede Allah şöyle buyurur: "Rızasını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster". Bu ilâhî beyanda özel olarak sadece sabah ve akşam vakitleri değil, aksine bütün zamanlar kastedilmiştir, sabah ve akşam vakitleri de bütün zamanın bir parçasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Rızasını dileyerek bütün gece ve gündüz Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Açıklamaya çalıştığımız âyetin de bu mânaya gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer buradaki tesbih kelimesi ile namaz murat edilmiş ise, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sabah ve akşam Rabb'ine hamdederek namaz kıl! Bazı insanların söylediğine göre buradaki sabah kelimesi gündüz namazlarından yahut sabah namazından kinâyedir; akşam kelimesi de yatsı namazından kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fasbir (فَاصْبِرْ)
İbn Fâris, "s-b-r" kökünün sözlükte "bir şeyi hapsetmek, sıkıca tutmak, bağlamak ve acıya, zorluğa karşı direnmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nedensellik bildiren "fa" (öyleyse/şu halde) bağlacı ile emir kipindeki "ıbsir" (sabret) fiilinin birleşimi olan bu kelimenin; insanın nefsini şikayetten alıkoyup ilahi iradeye bağlamasını ve zorluklar karşısında dağılmadan sarsılmaz bir direnç göstermesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sabır kavramının, aklın ve dinin gerektirdiği şekilde nefsi zapt etmek ve sükûneti korumak olduğunu söyler. Önceki ayetlerde anlatılan Firavun'un helakı ve inananlara verilen nusret (zafer) vaadinin hemen ardından gelen "Öyleyse sabret" (fasbir) emrinin; peygamberin (ve müminlerin) ilahi adaletin tecelli etmesi sürecinde aceleci davranmamalarını, tarihsel yasaların (sünnetullahın) olgunlaşması için gereken o aktif, şuurlu ve direniş dolu bekleyişi kuşanmalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde sabır (sabr) kavramını inceler. Sabrın, müşriklerin baskıları karşısında sergilenen pasif bir tahammül, acizlik veya boyun eğiş olmadığını; aksine, bütün dünyevi güçleri elinde tutan bir tiranlığa karşı hakkı savunurken ahlaki, teolojik ve psikolojik olarak dimdik ayakta durmayı sağlayan en yüksek aktif (dinamik) varoluşsal eylem olduğunu tespit eder.
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi, tereddüdü ve inkarı ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı (şüphesiz, muhakkak ki) olduğunu belirtir.
Va'de (وَعْدَ)
İbn Fâris, "v-a-d" kökünün sözlükte "gelecekte gerçekleşecek bir eylemi, iyiliği veya kötülüğü haber vermek, söz vermek ve taahhüt etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Va'd kelimesinin, mutlak bir otoritenin kendi iradesiyle ortaya koyduğu bağlayıcı sözü nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin Kur'an'da genellikle iyilik, mükafat ve zafer taahhüdü için kullanıldığını (kötülük ve ceza için ise 'vaîd' kelimesinin kullanıldığını) söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi tarihsel determinizm bağlamında okur. "Şüphesiz Allah'ın vaadi..." (inne va'dallâhi) formülünün; zalimlerin ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler nihayetinde helak edilecekleri ve elçilerin zafere ulaştırılacağına dair o sarsılmaz ilahi sözleşmeyi (sünnetullahı) anlattığını; bu vaadin, müminin sabrını (fasbir) besleyen yegâne ontolojik yakıt olduğunu ifade eder.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kainatın tek yaratıcısının has ismi olduğunu kaydeder. Vaadin ve taahhüdün sahibini işaret eder.
Hakkun (حَقٌّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "sabit olmak, değişmemek, yerinden oynamamak, gerçeğe mutlak uygunluk ve bâtılın zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hak kelimesinin, şüphe barındırmayan, zamanın veya olayların aşındıramayacağı mutlak gerçekliği nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hak kavramının, bir şeyin olması gerektiği gibi en mükemmel ve sarsılmaz şekilde var olması olduğunu söyler. Allah'ın vaadinin "hak" (hakkun) olmasının, o sözün önünde durabilecek, onu iptal edebilecek veya geciktirebilecek hiçbir beşeri, siyasi veya şeytani gücün bulunmadığını ilan ettiğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "hak" (sabitlik/gerçeklik) kavramını ontolojik bir zemin olarak değerlendirir. Dünyevi iktidarların vaatlerinin yanılsamalara, yalanlara ve gücün konjonktürüne (bâtıla) dayalı uçucu fanteziler olduğuna karşılık; Allah'ın sözünün evrenin kendisinden bile daha somut, değiştirilemez ve sarsılmaz bir varoluşsal "Gerçek" (Hak) olduğunu, sabrın ancak bu mutlak zemin üzerinde yükselebileceğini ifade eder.
Vestağfir (وَاسْتَغْفِرْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "ğ-f-r" kökünden türeyen istif'al babındaki emir kipinin birleşimi olduğunu belirtir. Ğ-f-r kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, kirden korumak ve bağışlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "İstiğfar et" (vestağfir) emrinin, failin mutlak ve yüce bir makamdan, kendi hatalarını, eksiklerini veya günahlarını lütufla örtmesini ve korumasını talep etmesini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, istiğfar kavramının sadece dille söylenen bir af dileme değil; eylemle, kalple ve niyetle ilahi azaptan (veya düşüşten) korunmak için "Allah'ın örtüsünü/kalkanını" (mağfiretini) talep etmek olduğunu söyler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Sabret" (fasbir) emrinin hemen ardından "İstiğfar et" (vestağfir) emrinin gelmesini manevi bir diyalektik olarak okur. Dışarıdaki zalimlere karşı devasa bir direniş (sabır) sergileyen müminin; bu direniş sırasında kendi içinde oluşabilecek en ufak bir kibre, tahammülsüzlüğe, öfkeye veya "ben başarıyorum" egosuna karşı da kendi içine dönüp acziyetini hatırlaması (istiğfar etmesi) gerektiğini; zaferin ancak bu dışsal direniş ile içsel arınmanın birleşimiyle geleceğini ifade eder.
Li Zenbike (لِذَنْبِكَ)
İbn Fâris, aidiyet/sebep bildiren "lâm" (li) edatı, "z-n-b" kökü ve "ke" (senin) muhatap zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Z-n-b kökünün sözlükte "bir şeyin kuyruğu, arkası, sonradan gelen ve peşini bırakmayan kötü sonuç" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zenb kelimesinin, insana yapışan, fıtrata aykırı eylemin bıraktığı tortuyu, hatayı ve günahı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zenb kavramının, akıbeti zararlı olan her türlü eylem olduğunu söyler. Peygambere yönelik "Senin günahın/hatan için" (li zenbike) hitabının, peygamberlerin ahlaki bir çöküntü veya fısk (büyük günah) işlediği anlamına gelmediğini; onların makamlarının yüceliği sebebiyle, yaptıkları en ufak bir stratejik hatanın, tebliğdeki bir anlık daralmanın veya "evlâ/daha iyi" olanı terk etmelerinin (zelle) onlar için bir "zenb" olarak kabul edildiğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kur'an'ın risalet (elçilik) teolojisi bağlamında okur. "Günahın için istiğfar et" emrinin, Hz. Muhammed'in mutlak anlamda hatasız, insanüstü veya yarı-tanrısal bir varlık (mitolojik bir figür) olmadığını; onun da üzülen, daralan, beşeri sınırlılıklar taşıyan ve Rabbi karşısında sürekli arınmaya (istiğfara) muhtaç "kul-peygamber" modelini sarsılmaz bir şekilde inşa ettiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kuyruk, kötü akıbet" anlamındaki z-n-b kökünden isim olduğunu; İslami akaidde peygamberlerin "ismet" (korunmuşluk) sıfatına sahip olduğunu, dolayısıyla buradaki "zenb" ifadesinin ya vahiy öncesi dönemdeki eksiklikleri, ya peygamberin beşeri zellelerini, ya da ümmetinin günahlarının peygambere hissettirdiği o ağır manevi sorumluluk yükünü ifade ettiğini aktarır.
Ve Sebbih (وَسَبِّحْ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "s-b-h" kökünden türeyen tef'îl babındaki emir kipinin birleşimidir. S-b-h kökünün sözlükte "suda hızla yüzmek, uzayda yörüngesinde akmak, uzaklaşmak ve mesafe katetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Sebbih" (tesbih et) emrinin, Allah'ı yaratılmışlara ait her türlü noksan sıfattan, beşeri acziyetten ve acizlikten hızla "uzak tutmak, tenzih etmek ve yüceltmek" eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tesbih kavramının "Allah'a ibadette ve O'nu eksikliklerden tenzih etmede hızla yol almak" olduğunu söyler. Tiranların (Firavunların) ilahlık tasladığı bir dünyada; "Tesbih et" emrinin, mutlak kemalin (kusursuzluğun) sadece ve sadece Allah'a ait olduğunu, yeryüzündeki tüm beşeri otoritelerin aciz ve eksik olduğunu ilan eden muazzam bir teolojik itiraz (tenzih) devrimi olduğunu vurgular.
Bi Hamdi (بِحَمْدِ)
İbn Fâris, birliktelik/vasıta bildiren "bi" edatı ile "h-m-d" kökünün birleşimi olduğunu belirtir. H-m-d kökünün sözlükte "birini güzel vasıflarıyla övmek, yüceltmek ve iyiliği dile getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hamd kelimesinin, şükürden daha kapsamlı olduğunu; nimete karşılık beklemeden, sırf zatındaki yücelik sebebiyle yapılan mutlak övgüyü nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Hamd ile" (bi hamdi) zarfının tesbih emriyle birleşmesini inceler. Sadece "tesbih" etmenin (eksikliklerden uzaklaştırmanın) zihinde bir boşluk yaratabileceğini, bu yüzden o boşluğun derhal Allah'ın mutlak ve kusursuz lütuflarını "överek" (hamd ederek) doldurulması gerektiğini; "Överek tesbih et" (sebbih bi hamdi) tamlamasının tevhidin (tenzih ve ispatın) en kusursuz felsefi formu olduğunu söyler.
Rabbike (رَبِّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, bir şeyi kademe kademe kemale erdiren ve yöneten" anlamlarına geldiğini, "ke" (senin) zamiriyle "Senin Rabbin" tamlamasını oluşturduğunu belirtir.
Bi'l Aşiyyi (بِالْعَشِيِّ)
İbn Fâris, zaman zarfı/bağlaç olan "bi" edatı ile "a-ş-y" kökünün birleşimidir. A-ş-y kökünün sözlükte "akşam vakti, günün batması, karanlığın çökmesi ve görme zayıflığı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Aşiyy kelimesinin, güneşin zevalinden (öğleden) gecenin karanlığına kadar geçen o ağırlaşan ve kapanan zaman dilimini nitelediğini belirtir.
Ve'l İbkâri (وَالْإِبْكَارِ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "b-k-r" kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. B-k-r kökünün sözlükte "bir işe erken başlamak, sabahın ilk vakti, taze ve el değmemiş an" anlamlarına geldiğini tespit eder. İbkâr kelimesinin, karanlığın yarılıp güneşin doğuşuyla başlayan o taze, berrak ve aydınlık ilk vakti nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Akşam ve Sabah" (bi'l-aşiyyi ve'l-ibkâr) ikilemesinin, sadece günün iki belirli saati anlamına gelmediğini; aydınlıktan karanlığa ve karanlıktan aydınlığa geçiş yapan bütün bir zaman döngüsünü kuşatarak "sürekli, kesintisiz, her an" anlamı taşıyan derin bir zaman (istimrâr) kinayesi olduğunu söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman algısında (kozmik zaman) bu kavramları değerlendirir. "Sabah ve akşam Rabbi överek tesbih etmenin"; inanan aklı, dünyanın o boğucu, yatay ve dünyevi koşturmacasından kopararak, kâinatın makro ritmine (güneşin doğuşuna ve batışına) entegre ettiğini; bu sayede müminin bireysel varoluşunu, evrenin o devasa ve sonsuz "tesbih/zikir" döngüsüyle eşzamanlı kıldığını (kozmik harmoni) tespit eder. Siyasi zorluklara (sabretmeye) karşı en büyük ontolojik sığınak, zamanı ilahi bir ritmle okumaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla