هُدًى وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 54. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kitap, hidayet, mümin suresi 54. ayet, hz musa, israiloğulları, mümin 54, mümin suresi, akıl, zikir
-
53-54. "Andolsun biz Mûsaya hidayet vermiş; İsrailoğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık."
Andolsun biz Mûsa'ya hidâyet vermiştik. Hidayet kelimesi burada farklı mânalara gelebilir. Birincisi, biz ona Tevrat'ı verdik anlamına gelir, Tevrat'ta doğru yolu beyan etmek ve ona çağrı yapmak vardır. Allah'ın gönderdiği bütün kitaplarda hidâyet, nur ve rahmet vardır. İkincisi, Allah ona hidâyeti, yani tev- hidi ve İslâm'ı verdi mânasına gelir. Ona nübüvveti ve risâleti verdi yahut Allah ona hakkı olan her şeyi verdi anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık. Muhtemelen buradaki kitaptan maksat özellikle Tevrat'tır. Tevrat ve diğer ilâhî kitaplar da kastedilmiş olabilir, çünkü İsrâiloğulları'na Tevrat, Zebûr ve İncil gibi pek çok kitap gönderilmiştir. Dolayısıyla buradaki kitap kelimesi ile onlara gönderilen bütün bu kitaplar kastedilmiş olabilir, çünkü bu kelime "el-kitab" (الكتاب) diye elif lamlı olarak belirtilmiştir. Burada harf-i tarif olan elif lâm, cins ve ahid mânasına gelebilir. Harf-i tarifin ahid mânasına (daha önce nekra olarak geçen bir isme işaret anlamına) geldiğini düşünürsek Tevrata, cins mânasına (zikri geçen ismin bütün türlerine işaret anlamına) geldiğini düşündüğümüzde de bütün kitaplara işaret edilmiştir mânası çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerîme, Allah'ın onlara gönderdiği fakat aslı değiştirilen bütün kitaplara değil, sadece aslı değiştirilmeyen kitaplara işaret ettiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık buyurmaktadır.
Sonra burada geçen ve yol gösterici diye tercüme ettiğimiz hüden" (مدى) kelimesi, yukarıda da söylediğimiz gibi Allah'ın bütün kitapları sapkın yoldan dönüp doğru yolda gitmek için insanlara gönderip birbirlerine karşı sergileyecekleri davranışları hakkındaki emirlerini beyan etmek anlamına gelir. Hatırlatıcı diye tercüme ettiğimiz "zikrâ" (ذِكْرَىٰ) kelimesi, bazılarına göre öğüt mânasına, bazılarına göre de akıl izan sahipleri için düşündürücü anlamına gelir. Bu kelimenin, daha önceki halleri, yani onlara unuttukları doğru yolu hatırlatmak mânasına gelmesi de mümkündür. Burada özellikle Akıl ve izan sahipleri denilmektedir, çünkü kitapta olanları akıl ve izan sahipleri düşünürler, tefekkür ederler. Yahut yapılan hatırlatmalardan ve bahsedilen bilgilerden ancak akıl izan sahibi olanlar yararlanır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Huden (هُدًى)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "rehberlik etmek, yol göstermek, hedefe ulaştırmak, önden gitmek ve kılavuzluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hudâ kelimesinin, karanlıkta veya belirsizlikte kalan birine lütufla ve şefkatle çıkar yolu gösteren aydınlığı, doğru istikameti ve sarsılmaz kılavuzluğu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hudâ (hidayet) kavramının, Allah'ın lütfuyla insanı hakikate ve doğru yaşam biçimine bağlayan ontolojik bir yönlendirme olduğunu söyler. Bir önceki ayette İsrailoğullarına miras bırakıldığı söylenen "Kitab"ın (Tevrat'ın) temel işlevinin, salt yasal/hukuki bir metin olmak değil, pratik hayatta bireyleri ve toplumu karanlıktan aydınlığa ulaştıran aktif bir "kılavuz/rehber" (hudâ) olmak olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve epistemolojik sisteminde hidayet (hudâ) kavramını dalaletin (yoldan sapmanın ve şaşkınlığın) mutlak zıddı olarak inceler. Firavun'un o yıkıcı, kaba kuvvet ve zulme dayalı "dalalet" rejiminin hemen ardından, vahyin bir "hudâ" (hidayet) olarak nitelenmesinin; kâinatta yegâne yaşatıcı, onarıcı ve fıtrata uygun yönlendirici ilkenin sadece vahye dayalı ilahi rehberlik olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "doğru yolu göstermek" anlamındaki h-d-y kökünden masdar/isim olduğunu; İslami terminolojide aklı ve fıtratı gerçeğe ulaştıran, küfrün ve sapkınlığın zıddı olan ilahi hakikati, dini, imanı ve peygamberlere verilen vahyi ifade ettiğini aktarır.
Ve Zikrâ (وَذِكْرَى)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile "z-k-r" kökünden türeyen kelimenin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "bir şeyi hatırda tutmak, anmak, unutmanın (nisyan) zıddı olarak zihinde muhafaza etmek ve dile getirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zikrâ kelimesinin, sıradan bir hatırlamadan daha yoğun, sürekli ve derinlemesine bir "öğüt, uyanış ve kalıcı hatırlatma" eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zikrâ kavramının "zikr" kelimesinden daha mübalağalı (yoğun) bir yapıya sahip olduğunu söyler. Vahyin bir "zikrâ" (hatırlatma) olmasının, insana tamamen yabancı ve yeni bir bilgi dayatmak anlamına gelmediğini; aksine, insanın fıtratında (yaratılış kodlarında) zaten var olan ancak dünyanın geçici cazibesiyle (gafletle) üstü örtülen o ezeli tevhidi bilincin, ilahi bir dokunuşla yeniden şuura çıkarılması (hatırlatılması) olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir uyanış ve hafıza tazeleme olarak değerlendirir. Vahyin "zikrâ" (öğüt/hatırlatma) işlevinin, insanın varoluşsal amneziye (unutkanlığa) karşı en büyük kalkanı olduğunu; Firavunlar gibi dünyevi iktidar sahiplerinin kitleleri uyutmasına ve köleleştirmesine karşı, ilahi vahyin insanın kendi özgürlüğünü, Yaratıcısıyla olan ahdini ve ahlaki sorumluluğunu ona sürekli "hatırlatan" (zikrâ) sarsıcı bir alarm mekanizması olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki zikir/zikrâ kavramını felsefi bir mevcudiyet (varlık) meselesi olarak okur. "Hatırlamanın", varoluşun aslına dönmek, "unutmanın" ise hiçliğe (gaflete) sürüklenmek olduğunu; vahyin (kitabın) insana ontolojik köklerini hatırlatan (zikrâ) mutlak bir felsefi metin olduğunu ve insanın ancak bu hatırlayışla gerçek bir "şuur" ve "özne" mertebesine ulaşabileceğini belirtir.
Li Ulî (لِأُولِي)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li) harf-i ceri ile "sahipler, malikler, ehil olanlar" anlamına gelen ve tekili kendi lafzından olmayan çoğul bir isim olan "ulî/ulû" kelimesinin birleşimi olduğunu tespit eder. Eylemin, rehberliğin ve öğüdün kimin için fayda sağlayacağını, kime has kılındığını işaret ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ulû/ulî" (sahipleri) lafzının, sıradan bir eşyaya sahip olmayı değil, bir erdemi, manevi bir vasfı veya akli bir kapasiteyi kendinde barındıran asil kişileri nitelemek için tahsis edildiğini söyler.
el-Elbâb (الْأَلْبَابِ)
İbn Fâris, "l-b-b" kökünün sözlükte "bir şeyin özü, içi, kabuktan/kışrdan arınmış saf kısmı, yürek ve halis akıl" anlamlarına geldiğini tespit eder. Elbâb kelimesinin (lübb kelimesinin çoğulu), vehimlerden, hevalardan ve yüzeysel arzuların kabuğundan tamamen sıyrılmış, eşyanın hakikatine nüfuz eden o keskin, saf ve pürüzsüz "öz aklı / derin şuuru" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lübb" (öz/akıl) kavramının sıradan bir biyolojik veya pratik zekâ (akl-ı meâş) olmadığını söyler. Her lübbün bir akıl olduğunu, ancak her aklın lübb olmadığını; sadece ilahi nurla aydınlanan, kibrin ve nefsin esaretinden kurtulup hakikati idrak edebilecek seviyeye (kemâle) ulaşan o temiz aklın "lübb" (çoğulu elbâb) ismini hak ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) "Ulû'l-Elbâb" (Öz/Temiz akıl sahipleri) kavramını inceler. Vahyin (Kitabın) yeryüzündeki herkes için inse de, onun içindeki o derin manevi yönlendirmeyi (hudâ) ve ontolojik öğüdü (zikrâ) sadece "Ulû'l-Elbâb" seviyesindeki aydınlanmış zihinlerin alabileceğini; çünkü pagan aklının (Firavun meclisinin) yüzeysel ve maddeci (kabukta kalan) zihniyetine karşın, inanan aklın varlığın ve vahyin "özüne" (lübbüne) nüfuz edebilen sarsılmaz bir bilişsel elit (cognitive elite) kategorisi oluşturduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı tarihsel ve sosyolojik bir okumayla değerlendirir. "Temiz akıl sahipleri" (Ulû'l-Elbâb) vasfının; Firavun'un helakından, zorbaların tarih sahnesinden silinmesinden ve onlara miras kalan kitaptan "rasyonel ve teolojik bir tarih felsefesi" üretebilen, olayların sadece zahirini değil, arkasındaki ilahi sünnetullahı (yasaları) okuyabilen o şuurlu, entelektüel ve ahlaki derinliğe sahip kitleyi işaret ettiğini ifade eder. Tiranlara körü körüne itaat eden zayıfların (duafâ) zıddı, aklını kullanan hür irade sahipleridir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "öz, saf akıl" anlamındaki lübb kökünden çoğul olduğunu; İslami terminolojide hislerin, nefsani arzuların ve saplantıların etkisinden kurtulmuş, hakkı bâtıldan ayıran, ibret alan, hikmetle düşünen kâmil müminlerin o üstün idrak kapasitesini ve derin aklını (Ulû'l-Elbâb) ifade ettiğini aktarır. Kitabın asıl muhatabı ve mirasçısı bu kâmil akıllardır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla